| TAHRİC VE DİNİN KORUNMASI |
|
|
|
| Pazar, 16 Ağustos 2009 | |
M. Ali KAYALügat anlamı “çıkarmak” olan bu terim fıkıh ıstılahında ise, bir mezhep imamının nasslardan ve mezhebin kaide ve usullerinden hüküm çıkarmasıdır. İçtihat sahibine müctehid, dendiği gibi, tahric sahibine de “muhric” denir. İctihadın usul ve kaidelerine göre bu işi yapar. Ancak şu farkı vardır ki, müçtehit nasslardan hüküm çıkarır, muhric ise mezhep kaidelerinden ve nasslardan hüküm istihrac eder. Hadis ıstılahında “tahric” ise hadisin senet bakımından kaynağını göstermek ve ravilerini tespit etmek anlamındadır. “Buhari bu hadisi falan ve filandan tahric etmiştir” şeklinde ifade edilir. Daha sonra ise araştırmacının hadis kitaplarından araştırıp kaynaklarını tespit ederek çıkarmasında da “Tahric” denilmiştir. Hadisin asıl kaynaklarını göstermek için bu terim kullanılmıştır. Mesela, Zeynüddin-i Irâkî, İmam-ı Gazali’nin “İhya” isimli hacimli eserinde bulunan hadislerin kaynaklarını araştırarak bir kitap telif etmiş ve adına da “Tahricu’l-Ehâdis’'l-İhya” adını vermiştir. Fıkıhta tahric ehline “müçtehidun fi’l-mezhep” denir. Bu nedenle müçtehid denmez, yaptığı da içtihat değil, istihracdır. Muharric mensup olduğu mezhebin kavillerinden ve fiillerinden, kaide ve nasslarından ve mezhepte tasrih edilmemiş bulunan hadiselerden hükümler çıkarır. Usulü ise yine içtihad usulleridir. Bu sebeple muharriclere, mensup oldukları mezhep sahibinin mukallitleri de denilmiştir. Doğrudan içtihad yolu varken neden tahric yoluna gidilmesinin iki önemli sebebi vardır: Birincisi: Şeriatın nasslarından hüküm çıkarmanın zorluğu ve bunu yapabilecek kabiliyet, liyakat ve ehliyette ilim adamının bulunmamasıdır. Tahric müessesesi Tebe-i tabiin devrinden sonradır. Mezhepler teşekkül etmiş ve Nasslarda içtihat konusu da bir noktada tamamlanmıştır. Dört mezhep imamına tabii olan Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, Debûsî ve Serahsî, Pezdevî gibi ulemadan sonra bu kudrette fakihlerin yetişmemesi de mezhepte içtihad ve hüküm çıkarmayı gerekli kılmıştır. İkincisi: İçtihad tecezzi kabul etmediği için içtihad terk edilerek mezhepte tahric tercih edilmiştir. İçtihadın tecezzi kabul edip etmediği tartışmalı olmakla beraber Osmanlı ulemasından Molla Hüsrev kesin bir ifade ile “İçtihad tecezzi kaldırmaz. Müçtehidin her nevi ahkâmı Nasslardan istinbata kadir olması gerekir. Bunun için gereken istinbat melekesine sahip olmalıdır. Yani müçtehid, müçtehid-i mutlak ve kâmil olmalıdır. Müçtehid-i mukayyet olmamalıdır” demiş ve bu kapıyı kapamıştır. Her ne kadar İmam-ı Gazali “İçtihat tecezzi kaldırır. İçtihat için müçtehid-i mutlak olmak ve fıkhın bütün meselelerini halledebilecek ilmî yeterliliğe sahip olması gerekmez” demiş ise de bu zamana ve şartlara göredir. Gazali H. 500 yıllarında yaşamıştır. Bu dönem mezheplerin teşekkül edip sistemleştiği ve yerleştiği, insanların Allah rızasını aramak için “Tasavvufa” ve “Zühde” yöneldiği dönemdir. Zamanın ve şartların gereği kendisini ilme ve dini hayata verdiği bir dönem olup insanlar nefsin değil yüce duyguların, aklın ve ruhun tekâmülü için çalıştığı bir dönemdir. Firak-ı dâlle dahi yanlış yola girmiş olmakla beraber amacı Allah'ın rızasını kazanmaktı. Ama yolu bilmiyordu veya yanılıyordu. Daha sonra gittikçe ahlak bozuldu ve insanlar artık nefsanî ve süflî arzularına uymak için dini kullanmaya başladılar. Amaçları Allah rızası değil, nefsanî arzularına uymak için dinden taviz verme bir tarafa nefsânî, arzî fetvalara sığınmaya başladılar. Bu durum ilmî seviyeyi de düşürdü. Âlimler arasında rekabet, kıskançlı başladı. Halifelerin ve devlet adamlarının gözüne girerek makam ve mansıp kazanmak için ilimlerini ve dini kullanmaya başladılar. Artık umera ulemaya gitmiyordu, ulema umeranın arkasında koşuyordu. Bu durum da bir birlerinin içtihatlarını tenkit etme, cerh ve iptaline gitme gibi yollara girilmesine sebep oldu. Bu sebepten dolayı dini korumak için mezhebi korumak gerekti. Zira mezhepler dini korumak için yapılan birer kale gibi olmuşlardı. Bunu koruyan da “Tasavvuf ve Tarikatlar” olmuştur. Gazali’nin tasavvufu öne çıkarması ve halkı tasavvufa yönelmeye teşvik etmesi bu nedenle olmuştur. Tasavvuf ahlakı koruyor, bu da mezhebi koruyor, mezhepler de dini koruyordu. Böylece din her nevi hücumdan ve tahripten mahfuz kalıyordu. Molla Hüsrev, İmam-ı Gazali’den takriben 400 sene sonra 1450’li yıllarda yaşamıştır. Onun zamanında ise dinin kaynağında biraz daha uzaklaşılmış ve ahlak bir nebze daha bozulmuştur. Önceleri kadıların ve müftülerin tamamı müçtehit seviyesinde idi. Zira bu makama geçmek için “müçtehit” seviyesinde ilim ve fazilet aranıyordu. Daha sonra hem çoğaldı, hem de ilmî seviye gittikçe düştü. Ahlakın da bozulması, yani dini ve ilmi makam ve mansıp, idareciye ve halifeye yaklaşmak ve daha yüksek makamlarda görünmek için araç haline getirme işi çoğaldı. Bu da ilmi ve dini su-i istimale götürdü. Halife Harun Reşid davasını reddeden kadıya boyun büktü. O zaman kadıların itibarı halifelerden yüce idi ve halk arasında itibarı da bu seviyede bulunuyordu. Kadılar da bunu korumak için dinden asla taviz vermiyorlardı. Ebu Yusuf “Kadıu’l Kudat” olmuştu; ayni kadılar kadısıydı. Bu bir şeref unvanı değil, liyakat unvanı idi. Daha sonra mansıplar “şeref unvanı” olmaya âlimler de ilim arama yerine unvan aramaya koştular. İdareciler bozuldu, hak ve hakikati söyleyenleri değil, kendilerine fetva verenleri üstün tutmaya ve makam ve mansıpları onlara vermeye başladılar. Bu da iltimas ve kayırmacılığın doğmasına sebep oldu. Riya ve rüşvet araya girdi, dini ve ilmi temsil edenlerin cahillerden meydana gelmesine sebep oldu. Her ne kadar Sultan Fatih zamanında “Kadı Hızır” gibi padişahı mahkûm eden ve haksız çıkaran karar veren kadılar vardı ama artık bunlar nadirattandı. Bu sebeple Fatih döneminde yaşayan ve Fatih Sultan Mehmed’in de hocası olan Molla Hüsrev kesinlikle “Müçtehit ancak müçtehid-i mutlaktır. İçtihat da tecezzi kaldırmaz” diyerek içtihat kapısını kapamış ve dini korumak için ancak mezhepte içtihat edilebileceğine hükmetmiştir. Bundan böyle “Dört mezhepten birine mensup olmayan ve hükümlerini mezheplerine göre vermeyen” kadılara itibar kalmamıştır. Hükümetler de mezhebe göre kadı tayin etmek durumunda kalmıştır. Böyle olunca hiçbir kadı ve müftü mezhep dışına çıkarak dini tahrip edecek bir fetva verme yetkisine sahip olmamıştır. Böylece “Tahric ve Taklid Dönemi” başlamıştır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu hususu “İçtihat Risalesi”nde şöyle açıklar: “Nasıl ki çarşıda mevsimlere göre birer meta mergup oluyor, vakit-bevakit birer mal revaç buluyor. Öyle de âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında her asırda, birer meta, mergup olup revaç buluyor. Rağbetler ona celb olur ve nazarlar ona müteveccih oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup meta, Halık-ı Semâvât ve Arzın marziyatını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan ahret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi. İşte o zamanda zihinler, kalpler ve ruhlar bütün kuvvetleriyle Yerler ve Gökler Rabbinin marziyatını anlamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Kimin güzel bir istidadı bulunsa onun kalbi ve fıtratı şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alırdır ve o zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya her bir şey ona muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına içtihada bir istidad-i ihzârî teşkil ediyordu ki yakın idi ki, kisbsiz içtihada kabiliyeti ola; ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alam müstait, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nurun alâ nur sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehit olurdu. Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiyenin tasallutuyla şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulüp dağılmış himmet ve inayet inkısam etmiştir; zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir. İşte şunun içindir ki bu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ânı hıfzedip âlimlerle mübahese eden Süfyan ibn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nispeten on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Onun için “ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.” (Sözler, 2005, s.779-781) Etiketler: Tahric Dinin Korunması Müçtehit Mezhep İçtihat Molla Hüsrev İmam-ı Gazali Süfyan Uyeyne İçtihat Risalesi Zeynüddin-i Irakî |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|