Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Fıkhî Meseleler arrow TEVHİD DERSLERİ-3
Advertisement
TEVHİD DERSLERİ-3 PDF Yazdır E-posta
Pazar, 12 Temmuz 2009
M. Ali KAYA
1. Kur’ân-ı Kerim arş-ı azamdan, ism-i azamdan ve her ismin mertebe-i azamından inzal edilmiş olan Allah kelamıdır.

2. Kur’ân-ı Kerim Allah kelamı olup Cebrail (as) peygamberimizin (sav) kalbine inzal etmiştir, peygamberimiz (sav) tarafından tebliğ edilmiştir, sahifelerde yazılıdır, kalplerde mahfuzdur, lisanlarda okunmaktadır.

3. Kur’ân-ı Kerimin lafızları, bizim yazdığımız kelimeleri ve kelamları, okumamız ve ezberlememiz mahlûktur, yaratılmıştır; ancak Kur’ân-ı Kerimin kendisi yaratılmamıştır, mahlûk değildir, Allah'ın ezeli olan Kelamının gereğidir. Mütekellim-i Ezelî olan Allah'ın Kelam isminin gereğidir. Allah'ın kelam sıfatı nasıl zatı ile beraber ezelidir, ezeli kelamı olan Kur’ân da öyledir. Mahlûk değildir.

4. Yüce Allah Kur’ân-ı kerimde Musa (as) ve Firavunun sözlerini zikretmiştir. Peygamberlerden ve şeytandan bahsetmiştir. Onların sözlerini de zikretmiştir. Bütün bunlar Allah'ın kelamıdır. Musa’nın (as) sözü ve Firavunun sözleri, şeytan konuşmaları onların ağızlarından çıkanlar mahlûktur, Allah tarafından yaratılmıştır; ancak onların konuşmaları mahlûktur, Kur’ân-ı Kerimdeki ifadeler Allah'ın kadîm kelamı olup, onların kelamı değildir ve mahlûk değildir.


5. Musa (as) Allah'ın kelamını kulağı ile işitmiştir. Tur dağında Allah ile konuşmuştur. “Musa (as) kelimelerle Allah ile konuştu” (Nisa, 4:164) ayeti buna delildir. Yüce Allah mütekellimdir, konuşur ancak konuşması Musa (as) gibi değildir. Allah mahlûkatı yaratmadan önce de hâlık, konuşmadan önce de mütekellim idi. Allah Musa (as) ile ezeli kelamı ile konuşmuştur. “Onun misli yoktur.” Böyle olunca sıfatları mahlûkatın sıfatlarına benzemez.
 
6. Allah bilir, bilgisi bizim bilgimiz gibi değildir. Takdir eder, takdiri ve kudreti bizim kudretimize benzemez. İşitir ve görür, görmesi ve işitmesi bizim gibi değildir. Bizim görmemiz, işitmemiz sınırlıdır, organlara ve aletlere muhtaçtır. Allah'ın görmesi ve işitmesi sınırsızdır, geçmişi, geleceği ve tüm zamanları kapsar, ezeli ve ebedi hazır olarak görür ve işitir, alete, organa ve sebeplere muhtaç değildir, zatının gereğidir. Bu sebeple mahlûkata asla benzemez. Kelamı da ezeli ve ebedi olup tüm zamanları kapsar ve hiçbir şeye muhtaç olmadan konuşur, bu sebeple “Ağaçlar ve otlar kalem olsa denizler de mürekkep olsa Allah'ın kelamını yazmakla bitiremezler.” (Kehf, 18:109)

7. Allah'a “Şey” denir; ancak bu eşya cinsinden değildir. “Şey”in manası varlığını ispat anlamında olup cisimden, cevherden ve arazdan; hadden, sınırlamadan, benzerden ve zıddan farklı keyfiyetsiz ve benzersiz olup “mevcud-u meçhul” demektir. Allah'a “mevcud-u meçhul” unvanı verilir ki maruf olsun. Aksi takdirde meçhul olur.
 
8. Kur’ân-ı Kerimde yüce Allah kendi sıfatları olarak “yed” “vech” ve “nefs” kelimeleri ile ifade ettiği hakikatleri vardır. Bunlar Allah'ın sıfatları olup varlığına keyfiyetsiz olarak iman ederiz. İslam bilginleri “yed” kelimesini kudret eli ve nimeti” olarak tevil etmişlerse de İmam-ı Azam bunları tevil etmeden “Allah'ın keyfiyetsiz sıfatları” olarak kabul eder. Aynı şekilde Allah'ın “gadabını ve rızasını” da keyfiyetsiz sıfatlar olarak kabul eder. Mahiyetini insanların öfkesine ve memnuniyetine benzetmenin doğru olmadığını belirtir. Bizim de aynı şekilde inanmamız gerekir. Çünkü Allah'ın bu nevi sıfatları ve şuunatı asla mahlûkata benzemez. 

9. Allah yoktan ve hiçten yaratandır. Allah-u Teâlâ mahlûkatını “âdem-i sırf” dediğimiz hiç yoktan yaratmıştır. Allah eşyayı ezelde yaratmadan önce de biliyordu. Her şey Allah'ın ilminde mevcuttu. Allah önce iradesi ile her şeyin kaderini takdir etti, sonra kudreti ile zamanı gelince kaza etmektedir. Ancak takdirini yine meşieti ve “atası” ile kaza etmeyerek değiştirebilir. Allah'ı kaderin mahkûmu olarak görmek iradesini kabul etmemek demektir. Bu Allah'ın iradesini inkâr, kudretini hafife almak anlamına gelir ki “dalalettir.” Dalalet ise Allah'ın sıfatları konusunda yanılmak demektir.

10. Allah'ın hazinesi kelamıdır. “Bir şeyin olmasını dilerse “Kün!” (Ol!) der, o da “Feyekûn” oluverir.” (Yasin, 36:82) Her şeyi kelamı ile yaratmıştır. Her şey Allah'ın ilmi, iradesi iledir. Allah iradesini “Levh-i Mahfuza” yazmış ve buna “Kader” demiştir. Bu sebeple dünyada ve ahrette her şey Allah'ın iradesi, kaderi ve kudreti ile kaza etmesi iledir. Ancak Allah'ın levh-i mahfuza mahlûkatın kaderini yazması “hüküm” değil “vasıf” şeklindedir. Allah kabiliyetleri, mahiyetleri, hayrı ve şerri netice verecek şekilde takdir etmiş, bunların kullanımını insan iradesine tevdi etmiştir. Her şey hayrı ve şerri netice verecek şekildedir. Buna “mümkinat” denir. İmkân dairesi dediğimiz bu dünyada insan niyeti, iradesi ve imanı ile her şeyi ya hayra veya şerre çevirebilir. Allah insanı bu konuda hür yaratarak iradesini istediği şekilde kullanma imkânı vermiş ve sonucundan insanı sorumlu tutmuştur. Gayr-i iradi ve şuursuz fiillerinden sorumlu değildir. İnsan iradesi ile tercihinden sorumludur, ama fiilleri yaratan yine Allah’tır. Çünkü her fiil ancak Allah'ın ilim, irade ve kudreti ile yaratılabilir. İnsanın bunları yaratma gücü yoktur. Çünkü en küçük bir fiil bütün kâinat ile alakadardır, bir zerreyi ve hareketi yaratmak ancak tüm kâinatı yaratan kudretin eseridir. Bunun için dileyen ve isteyen kul, yaratan Allah’tır.    

11. Allah ilk olarak kalemi yaratmış ve ilmindeki takdirini “Levh-i Mahfuza” yazmıştır. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin “Fıkh-ı Ekber” de ifade ettiği gibi, Allah'ın kazası, kaderi ve meşieti keyfiyetsiz ezeli sıfatlarıdır.

12. Allah yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı da varlığı halinde var olarak bilir. Ayakta olanı ayaktaki hali ile oturduğu zaman da oturduğu hali ile bilir. Allah'ın ilmi değişmez; ama değişim varlıkların hallerinde ve durumlarında olur. Allah bütün varlıkları mahiyetleri ve vasıfları ile bildiği için ilminde bir değişim söz konusu olmaz.

13. Allah insanları iman ve küfürden hâli olarak yaratmış ve ona peygamberler arcılığı ile emretmiş ve nehyetmiştir. İnsan fıtratında iman ve küfür hali mümkinattan olup, iman ve küfür kulların kesbi sonucu verilen hükümdür. Dolayısıyla iman eden kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah'ın muvaffak kılması ve yardımı ile iman etmiştir. Küfre giren de kendi fiili, hakkı inkâr etmesi ve peygamberi reddetmesi sonucu Allah'ın yardımını kesmesi ile küfre sapmıştır. İman hükmünü kesbetmiş ve küfür hükmünü kendi irade ve fiilleri ile iktisab etmişlerdir. İman ve hayır kulun kesbi, küfür ve şer ise kulun kendi iktisabıdır.

14. Allah Âdem'in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, îmanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların îmanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.

15. Allah, kullarının hiç birini îman veya küfre zorlamamış, onları mü'min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü'min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever. İman ve küfür hali kulların irade ve fiilleri ile kazandıkları hükümdür.

16. Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kespleri, yani kazanımlarıdır. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah'tır. Onların hepsi Allah'ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur. Taatların hepsi, Allah'ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah'ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir. Allah razı olduğu kullarını fazlı ve keremi ile affederek cennetine alır. Razı olmadığı fiilleri işleyenleri de adaleti gereği hak ettikleri cehenneme idhal eder. İmanı olanları ebedi olarak cehenneme mahkûm etmez; ama imanı olmayanları ebediyen cehenneme mahkûm eder. 

17. Biz, Yüce Allah'ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiçbir kimse Allah'a, O'nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibâdet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah'ın kitabında, Resulünün bildirdiği ölçüde Allah'a ibâdet eder. Allah'ın emrettiklerini yapan ve haramlarından kaçan kimse sahih bir iman ile kabre girdiği taktirde kurtulur ve ebedi saadete ulaşır. Bu Allah’ın kullarına vadidir. Allah vadinden asla hulfetmez.

18. Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hak ettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendisinden bir lütuf olarak bağışlar da.

19. Kim Allah’ı Kur’ân-ı Kerimde yüce Allah'ın vasfettiği ve peygamberimizin (sav) bize anlattığının dışında insanî ve beşerî vasıflarla vasıflandırırsa küfre girer. 

20. İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların îmanı, îman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakın ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü'minler, îman ve tevhit hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar. İslâm, Allah'ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız îman, imansız da islâm kişiyi kurtarıcı olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, islâm ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir.

21. Bütün mü'minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar.

22. Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah'ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah'ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah'ın adaleti gereğidir. Keza, Allah'ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.

23. Şeytan, mü'min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terk ederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz. Kişi iradesi ile imanı terk etmediği sürece onu kimse imandan mahrum edemez.

24. Cennette Allah'ın görülmesi haktır ve gerçektir. Bu görme hadisesi kayıtsız ve keyfiyetsiz bir şekilde vaki olacaktır. Kur’an-ı Kerimde yüce Allah “O gün yüzler vardır Rablerine bakar” (Kıyame, 75:22-23) ayeti rü’yeti ispat eder.

25. Kâinatın Sanie olan delaleti kendi nefsine olan delaletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir. (Mesnevi-i Nuriye, 67)

26. Rabbimizi bize tarif eden üç büyük külli muarrif var. Birisi, şu kitab-ı kâinattır. Birisi şu kitab-ı kebirin ayet-i kübrası olan Hatemu’l-Enbiya Aleyhissalatü Vesselamdır. Birisi de Kur’ân-ı Azimüşşandır. (Sözler, 243)

27. Basar masnuatı görüp basiret Sânii görmezse, çok garip ve pek çirkin düşer. (Mesnevi, 198)

28. Her bir şey doğrudan doğruya bir bürhân-ı vahdaniyettir ve marifet-i ilâhiyenin bir penceresidir. (Mektubat, 363)

29. Bütün yıldızları elinde tutamayan bir zerreye Rab olamaz. (Asay-ı Musa, 142)

30. Vahid ancak vâhidden sudur eder. (Mesnevi, 136)

31. İntizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder. (Asay-ı Musa, 183)

32. Hâkimiyetin şe’ni müdahaleyi reddetmektir. (Lem’alar, 180)

33. Allah'ın isim ve sıfatları kâinatı muhittir. İhâta etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz. (Şualar, 148)  


Etiketler:  Allah birdir Allahın görümesi İsm-i Azam Allah Kelamı Kuran-ı Kerim Allahın Sıfatları İman ve Küfür
 
< Önceki   Sonraki >