Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
USUL-İ FIKHIN TEMEL BİLGİLERİ-3 PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 01 Temmuz 2009
M. Ali KAYA
İslam bilginleri demişlerdir ki; “Şeriatın membaı deniz gibidir. Hangi taraftan alırsan birdir.” Yine demişlerdir ki; “Şeriatın bütün delillerini kavramadan, şeriatı muhafaza için gerekli olan Arap dilini ve inceliklerini tam olarak bilmeden müçtehitlerin delillerini ve kavillerini inkâra ve onların hata ettiklerini söylemeye cür’et etmemelidir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır; ittifakı ise hüccet sayılır” buyurmuştur.  Şeriatın bütün zamanları ve bütün insanları bütün şartları ile kapsamı alanına aldığını da “Kur’an yedi lehçe üzere nâzil olmuştur” ve “Şeriatım üç yüz altmış yol üzere geldi. Bu yollardan birinde giden kurtulur” ve “Sahabelerim yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız ve kimin arkasından giderseniz kurtulursunuz” sözleri ile ifade etmişlerdir.

İnsan dünyaya hiçbir şey bilmeden gönderildiği ve “taallümle tekemmül ettiği,” eğitimle maddi ve manevi terakki ettiği bir gerçektir. Bu sebeple öndersiz ve rehbersiz yola çıkan öğretmensiz öğrenmeye çalışan gibidir. Mutasavvıflar “Şeyhsiz tarikata süluk eden, haramlardan kaçmayan Marifetullah sırlarına eremez” demişlerdir. Zaman tarikat zamanı değildir; ama şurası bir gerçektir ki “Şeriatın sahibinin temsilcisi olan zamanın âlimlerinden istifade etmeyen ve onların bulundukları zamanın şartlarına göre ortaya koydukları şeriat ölçülerini bilmeyen gerçeği görerek “istikameti” muhafaza edemez. Bunun içindir ki her zamanın bir imamı vardır ve bu imam, müceddit ve müçtehittir. Bunların ölçülerine ve koydukları sınırlara riayet etmeyen “Hak ve hakikate” eremez ve “Sırat-ı müstakimi” bulamaz. Sonuçta ehl-i dalaletin oyuncağı olur.


İslam bilginlerine göre şeriatın bizlere bildirdiği iki nevi ilim vardır. Birincisi şeriatın zahirini öğreten aklımıza ve anlayışımıza hitap eden aklî ilimler. Diğeri ise hissiyatımıza ve kalbimize hitap eden “Ledünnî İlimler”dir. Bu ikinci ilme tarikat ve tasavvuf ilmi veya “Marifetullah” ilmi de denilmektedir. Ledünni ilimler araştırma ve fikir yoluyla değil, keşif yolu ile elde edilir. Buna da “mükâşefe ” denir. Her iki ilme vakıf olanlar bu ilimlerin aralarında uyumun bulunduğunu göreceklerdir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “O meseleyi peygambere ve emir sahiplerine iletmiş olsalar elbette bunların içinden hüküm çıkaracak olanlardan o meselenin doğrusunu öğrenirlerdi. Allah’ın fazlı ve rahmeti üzerinizde olmasaydı şeytana uyup giderdiniz” (Nisa, 4:83) buyurarak Kur’andan ve hadisten hüküm çıkarmayı Allah’ın rahmeti ve fazlı olarak ulemanın işi olduğunu bize haber vermektedir.

Müçtehit âlimlerin teşrii, yani ayetlerden hüküm istinbat etmeleri şeriat sahibinin muradı ve rızasını çıkarmaları vazifeleridir ve bu konuda ihlâslı olanlar hatalarından dolayı da masumdurlar. İsabet ettikleri zaman iki, isabet etmedikleri zaman bir sevap alırlar. Hata ettikleri zaman zaten sevapları olmaz, sadece samimi oldukları için günaha girmezler.
**
Mükaşefe ehli demişlerdir ki, “Müçtehitler içtihatları ile Allah’a ibadet ederler. Müçtehitlerin önünde ancak peygamberimiz (sav) vardır. Ahrette peygamberimizden (sav) önde kimse yoktur; ancak peygamberin arkasında şeriat imamları ve müçtehitler vardır. Bu ümmetin âlimleri ve şeriat-ı mutahharanın koruyucuları, müçtehitler, mücedditler ve müfessirler peygamberimizin (sav) arkasında yer alırlar. Kıyamete yakın gelecek olan Mehdi’ye (ra) kadar mücedditler, müçtehitler, şeriatın sahibi olan yüce Allah’ın ahkâmını ve peygamberimizin (sav) sünnetini ihya etmeye ve şeriatı korumaya devam ederler. Mehdi (ra) geldiği zaman artık şeriatı koruma görevini o üstlenir. Mehdi son müceddit olduğu için ondan sonra müceddit ve müçtehit gelmez. Mehdi’den sonra Allah’ın vaat ettiği kıyamet kopar.

Din âlimlerinin görevi dini meseleleri, Kur’ân ve Sünnetteki mücmel emirleri mufassal olarak, tafsilatla açıklamaları ve uygulamaya hazır hale getirmeleridir. Peygamberimizin (sav) hadisleri Kur’ân ayetlerinin açıklamasıdır. Aynı şekilde müçtehitlerin ve mücedditlerin açıklamaları da dinin ve şeriatın hükümlerinin yaşanması ve hayata geçmesini sağlaması açısından önemlidir. Şayet ulemanın bu açıklamaları olmasaydı dinin hükümleri hayata geçmez ve tatbik imkânı bulamazdı. Pratik hayata ve uygulamaya dönük içtihatlar dinin amelî kısmını teşkil ederler ve şeriatın uygulamasını sağlarlar. Şeriatın emirlerini terk ettirmek ve uygulanamayacağını söylemek fetva ve hüküm değildir.

Dinin esas hükümleri yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerimde kesin bir ifade ile yani lafız ve mana bakımından net ve açık ifadelerle emrettiği ve yasakladığı hususlardır. Bunlar tevil ve tefsir kaldırmayan “Muhkemât” denilen kısımdır ki emredileni yapmak farz ve yasakları çiğnemek haramdır. Sünnetler bunların uygulamasını gösterir. Ulemanın içtihatları da bu hükümlerin gelişen ve değişen dünya şartları ve bireyin durumu ve şartlarına göre nasıl uygulanacağını gösteren, uygulamayı sağlayan ve kolaylık gösteren hükümleridir. Nasıl ki tefsirler, bunlara yapılan şerh ve haşiyeler ilmin anlaşılmasını ve uygulamasını göstermesi açısından gereklidir; aynı şekilde müçtehitlerin hükümleri de gereklidir.

Müçtehitlerin hükümleri arasında farklılıklar ve çelişki gibi görünen hususların bulunması, uygulama alanlarının ve şartların farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Şehir şartları ile kırsal kesimin şartları bir değildir. Çöl şartları ile medeniyet şartları farklıdır ve zaman içinde değişen ve gelişen şartlar farklıdır. Mevsimlere göre elbiseler ve hayat şartları değiştiği gibi, mizaçlara ve hastalıklara göre de ilaçlar değişir. Bütün ilaçlar ve hükümler bireyin faydasına hizmet ettiği gibi ve müçtehitlerin hükümleri de şeriat sahibinin maksadını gerçekleştirmesine yöneliktir. Müçtehitler “makasıd-ı şeriatı” ve Allah’ın hükümlerini bilen kimselerdir. Amaçları şeriatın, yani Allah’ın emir ve yasaklarının uygulamasını sağlamaktır.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Bir konuda çelişkiye düşer ve çekişirseniz onu hemen Allah’a ve Resulüne havale edin” (Nisa, 4:59) buyurur. Bu ayet-i kerime çekiştiğimiz konularda Allah’ın rızasına ve Resulünün tatbikatına yönelmemiz konusunda bizleri ikaz etmektedir. Sonra durumumuza uygun olan ile amel etmemiz istenmektedir. “Gücünüz yettiği ölçüde Allah’tan korkun” (Tegabün, 64:16) ayetinin anlamı da budur.

Büyük üstatlardan Aliyyu’l-Havvas (ra) demiştir ki: “Bir insan bütün müçtehitlerin ve mukallitlerin kavillerini kitap ve sünnetle karşılaştırarak her bir kavlin menşeini bilmeyince kâmil bir ilim adamı sayılmaz. Bunu bildiği zaman avam olmaktan çıkar ve âlim ismini hak eder. İlmin ilk basamağı budur. Zamanla öyle bir mertebeye çıkar ki “Fatiha” suresi içinde Kur’ânın bütün hükümlerini çıkaracak dereceye yükselir. Bu dereceye yükselen bir âlim de namazda Fatiha’yı okumakla bütün Kur’anı okumuş gibi sevaba mazhar olur. İşte kâmil bir âlim odur.”


Etiketler:  Şeriat İhtilaf İttifak İcma Hüccet Delil Mükâşefe Müçtehit Muhkemat Sünnet
 
< Önceki   Sonraki >
SüNNET
ŞERIAT
İHTILAF
İCMA
İTTIFAK
DELIL
MüçTEHIT
HüCCET