| USUL-İ FIKHIN TEMEL BİLGİLERİ-5 |
|
|
|
| Perşembe, 02 Temmuz 2009 | |
M. Ali KAYAİmam tabiri idareci ve önder anlamındadır. Din dilinde imam iki anlam ifade etmektedir. Devlet başkanına imam dendiği gibi, din önderlerine de imam denilmektedir. Din ve dünya işleri birbirinden ayrı olmayan dinin iki yönünü temsil eder. Din iki esastan meydana gelir. Birincisi iman, ikincisi amel-i sâlihtir. İman dinin inanç yönünü, amel-i sâlih ise sosyal hayatı tanzim eden ibadet, ahlak, hukuk ve muamelât kısmını meydana getirir. Din önderleri olan imamlar dünya cihetinde de insanların liderleri ve idarecileridirler. İlk dört halife dinin her iki yönünü tam temsil ederek gerçek halife olmuşlardır. Ancak seçkin sahabelerin azalması ile toplumun bozulması üzerine din ve devleti temsil eden kurumlar da birbirinden ister istemez ayrılmıştır. Bu durumda din önderleri manevi önderler olarak insanlığa istikamet vermeye devam etmişlerdir. Hilafet de manevi hilafet olarak mücedditler ve müçtehitlerle devam etmiştir. Peygamberimiz (sav) “İmamlar Kureyş’tendir” hadisi ile ilk halifelerin Kureyş’ten olması gerektiğini belirtmiş ve ümmetine yol göstermiştir. Bunun için sahabeler halifeleri Kureyş’ten seçmişler ve Arapların birliğini böyle sağlamışlardır. Bu hadisi İslam bilginleri öncelikli olarak halifeler için söylendiğini kabul ederler. Daha sonra gelen müçtehit imamların çoğu Arap olmayanlardan ve “Mevâlî” denen hürriyete kavuşmuş köle çocukları oldukları sabittir. Bu durumda manevi hilafeti temsil eden halifeler her asırda gelen müceddit ve müçtehitlerin Kureyş’e ve Ehl-i Beyte mensup imamlar oldukları görülür. Yine bu anlamda peygamberimiz (sav) “Hepsi Kureyş’ten olan on iki imam gelmeyince kıyamet kopmaz” hadisi ile ifade etmiştir. On üçüncüsü de yine “Ehl-i Beytten” olan son müçtehit ve müceddit olarak manevi liderliğin devamlı olarak peygamberimizin (sav) neslinde olduğunu ispat edecektir. ** Dinin temsilcileri ve önderleri olan mücedditler devlet adamlarını istikamete, hak ve adalete davet etme görevini de devamlı yapmışlardır. Dünya saltanatını muhafaza ve farklı düşünce ve inanç sahibi toplumu idare etmede adaleti tam olarak sağlayamazlar ve adaleti istemeyen ve devlet adamlarını zulme ve haksızlığa zorlayan halktan bir kısım insanlar yüzünden ister istemez pek çok zulme ve haksızlıklara sebep olurlar. Bunun için din adamları ve müçtehit imamlar devlet adamlarından uzak durmayı ve siyasetlerine bulaşmamayı prensip edinmişlerdir. İslam müçtehitleri dinin safiyetini ve asliyetini korumak için çok dikkat ve itina göstermişlerdir. Celaleddin-i Suyutî (ra) “Ben Resulullah’ın (sav) hadislerine hizmet eden biriyim. Resulullah (sav) ile uyanık ve karşı karşıya olarak yetmiş beş defa bir arada bulundum. Devlet adamlarının ayağına gitmekle Resulullah’ı görmeyeceğimden korkarım. Muhaddislerin zayıf söyledikleri hadislerin tashihi için ona muhtacım” demiştir. Aynı şekilde Ebu’l-Hasen Şâzelî’nin talebesi Ebû Abbas Mürsî “Eğer Resulullah (sav) gözümden bir an kaybolsa kendimizi Müslüman saymayız” demiştir. Evliya böyle olursa müçtehit imamlar buna daha layıktırlar. ** Bazı ham sofilerin “Müçtehitler Resulullah’ın (sav) sadece ilmine varis olmuşlardır. Bütün müçtehitlerin bildikleri bize göre tarikattaki bir kâmil zatın bildiğinin dörtte biridir. Bize göre bir kimse velâyet makamında Allah-u teâlanın “Evvel-Âhir-Zâhir ve Bâtın” dört ismi ile tam olarak hâllenmeyince kâmil olmaz. Müçtehitler ise ancak “Zâhir” ismi ile hâllenmişlerdir. Evvel, Âhir ve Bâtın ilimlerinden haberleri yoktur” demeleri müçtehit imamların hallerini bilmeyenlerin câhilâne sözleridir. Şeriatın sahibi bize “insanların hallerine ve durumlarına göre davranmamızı” emir buyurmuşlardır. Mezhep imamlarından her biri mezhebini sahih keşiflerle kuvvetlendirmiş hakikat temelleri üzerine bina etmişlerdir. Sözlerinin senedi Resululallah’a oradan Cebrail (as) ile yüce Allah'a varır. Şeriat demek Allah'ın hükmü demektir ki, bu hükmü bizim hallerimize göre çıkaran müçtehitlerdir. Yüce Allah “Rahmetim gadabımı geçmiştir” buyurur. Bu sözün şümulü dâhilinde dinin hükümleri de vardır. Bu insanların taatten ve doğruluktan ziyade günaha ve yalana batmasından dolayıdır. Yine şeriatın zahire göre hükmetmesi sonucu hâkimlerin ve müftülerin verdiği fetvalarda hakka mutabık olmayan hükümlerinden dolayı Allah'ın affına ermeleri sonucunu doğurur. Zira müftüler ve hâkimler şahitlere ve anlatılanlara göre hüküm verirler. Yalan beyan ve yalancı şahitlere göre verilen hüküm doğru olmakla beraber hakikate mutabık değildir. Bu hükümlerinden dolayı hâkimler günaha girmezler ve Allah'ın affına mazhardırlar. Ancak yalan söyleyen ve hâkimi de yanıltanlar büyük günaha girerler. Yüce Allah bize şeriatın zahirine uymamızı ferman buyurmuşlardır. Şeriatın zahiri batını ve hakikatı ile mutabıktır. Biz zahirine uyduğumuz zaman batınına da hakikatine de uygun davranmış ve amel etmiş oluruz. Ancak şeriatın zahiri hakikatine uygun olmayabilir. Bu da hâkimin yanıltılması ve müftünün aldatılması ile verdikleri hükümlerin hakikate uygun olmamasından kaynaklanır ki bu husus yukarıda geçmiştir. Allah'ın affı ve rahmeti gadabından çok olduğu için günahkârlar affolunur ve mağdur olanlara bol bol ihsan ve mükâfat verilir. Bunun sebebi de Allah'ın ihsan ve merhameti ile kulların ayıplarını birbirlerinden gizlemeleri içindir. Nitekim buna delil olması için şu olayı anlatmakta yarar vardır. Peygamberimiz (sav) zamanında bir adam öldü. Bütün sahabeler onun kötü ve yaramaz bir insan olduğuna şahitlik ettiler. Yalnız Hz. Ebubekir (ra) “iyidir” diye şahitlik yaptı. Bunun üzerine yüce Allah peygamberimize (sav) vahyederek buyurdu: “Filan kulum hakkında kötü kişidir diye şahitlik edenler doğru söylüyorlar. Lâkin Ebubekir’e ikram olarak onun şahitliğini kabul ettim ve o kulumu affettim” buyurdu. Bu tabii ki “Sıddıkıyet makamıdır.” İslam bilginlerinin yaptıkları içtihatlar ve verdikleri hükümler yüce Allah’ın “Biz bu kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık” hitabına mutabık amel etmektir. Zira Kur’ânın bu ifadesi ve hükümleri mücmeldir. Mufassal değildir. Âlimler ve müçtehitler mücmel olan ahkâm-ı ilâhiyi mufassal şekilde izah ederek uygulanmasını sağlamak için ahkâm istinbat ederler. Bu konuda ilk olarak tafsil eden peygamberimiz (sav) efendimizdir. Çünkü o abdestin, namazı, haccın, zekâtın ve orucun ahkâmını sünneti ile ortaya koymamış olsaydı bizler bu ibadetleri yapamaz, Allah'ın emrine uygun davranamazdık. Kıyamete yakın gelecek olan son müçtehit ve müceddit Mehdi’ye kadar âlimler kitapların şerhleri ve izahları sadedinde icmalî ve tafsilî hükümleri beyan etmeye devam edeceklerdir. Etiketler: Usul Fıkıh Usulü İmam İmamlar Müçtehitler Mehdi İmamlar Kureyştendir Amel-i Salih Devlet |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|