M. Ali KAYA
Rey İle İlgili Hususlar:
İmam-ı Azam başta olarak bütün müçtehit imamların kendi reylerini, şahsî görüşlerini söylemekten son derece kaçındıkları gerçeğini kabul etmek gerekir. Onların görüşleri nassların, yani ayet ve hadislerin açıklaması olup şeriatın ahkâmını ifade etmişlerdir. Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin de belirttiği gibi; “Şeriat kitapları birer cam mahiyetinde olmak lazım gelirken, mürur-u zamanla mukallitlerin hatası yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet, bu kitaplar Kur’âna tefsir olmak lâzım iken başlı başına tasnifat hükmüne geçmiştir.” (Eski Said Dönemi Eserleri, 2009, Sünuhat, s. 482)
İslam müçtehitlerinin görüşleri tamamen Kur’an ve Hadisin anlaşılması ve uygulamasına yöneliktir. Bu sebeple onlar daima “Bizim sözümüzü kitap ve sünnetin zahirine uymaz görürseniz kitap ve sünnetle amel ediniz ve bizim sözümüzü duvara çarpınız” derlerdi. Onlar şeriata bir şeyi ilave etmekten ve şeraitten bir şeyi çıkarmaktan çekinerek bunu söylerlerdi. Çünkü “ din tamamlanmıştır.” (Mâide, 5:3) “Bundan sonra dine bir şey ilave etmek ve dinden bir şeyi çıkarmak bid’at ve dalalettir. Bütün dalaletler cehennemdedir.” (Müslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 5)
Bir adam İmam-ı Azam’ın “Fıkh-ı Ekber”, İmam-ı Mâlik’in “Muvatta” ve İbn-i Hacer’in ve İmam-ı Şafi’nin (ra) kitaplarına baktığı zaman Kur’ân-ı Kerimi anlamak ve Kur’ânın ne dediğini öğrenmek için bakmalı ve okumalıdır. (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 482) Yoksa “İmam-ı Azamın görüşü nedir ve İmam-ı Şafi’nin kavli nedir?” diye onların fikirlerini öğrenmek için bakmamalıdır. Çünkü onların kitapları cam gibi olup altında Kur’an ve Sünnetin ahkâmı görünmektedir.
Şeriatın sahibi peygamberimizdir. (sav) Kur’ân da Sünnet de peygamberimizden (sav) bize gelmiştir. Müçtehitlerin reyleri ve görüşlerinin mezmum olanı Kur’an ve Sünnete muhalif olan ve asıl olana benzemeyen reydir.
Şeriatın ahkâmı üç kısma ayrılır:
Birincisi: Hadislerin vahiy cinsinden olanıdır. Bunlar “Neseble haram olan sütle de haram olur.” “Kadın amcası ve dayısı ile evlenemez” “Diyet âkıle verilir” gibi hadislerdir. Bunlar üzerinde icma vuku bulan hadisler olduğu için Kur’an gibi muhkemattırlar.
İkincisi: Allah-u Teâlanın peygamberine (sav) ümmetini irşat etmesi için kendi reyi ile teşrî yetkisi verdiği hususlardır. Erkeklere ipek giymeyi haram kılması, haccın bir defaya mahsus farziyeti, Mekke’de ağaçların kesilmesinin yasaklanması ama otların biçiminin yasaklanmaması gibi hususlardır. Peygamberimiz (sav) ümmetin zafiyetine binaen bazı şeyleri kolaylaştırmıştır. Bu sebeple peygamberimiz (sav) “Sizi bıraktığım konuda siz de beni bırakın” buyurduğu hususlardır.
Üçüncüsü: Şeriat sahibinin ümmetine edep ve fazilet olarak tavsiye ettiği hususlardır. Ümmet onları yapmakla edebini ve faziletini artırmış olur, terk ettiği zaman da onlar için zorluk ve kınama yoktur. Mestler üzerine mesh etme ve kadınları kabir ziyaretinden men etme gibi hususlardır.
Malumdur ki, sünnet kitap üzere kazıye ve hüküm vermektir. Sünnet Kur’an-ı Kerimdeki icmallerin açıklanmasıdır. Müçtehitler de sünnetteki icmallerin açıklamasını yaparlar. Sünnetler Kur’andaki icmalleri açıklamamış olsaydı âlimlerin hiçbirisi abdest ve namaz ile ilgili hususları bilemezdi. Namazların rekâtlarını ve kılınış şeklini anlayamazdı. Aynı şekilde zekât ve hac ahkâmını çıkaramazdı. Yine namaz ve benzeri ibadetlerde kıyam, rükû ve secdelerde, teşehhüt ve namaz sonrasındaki kıraatleri ve duaları bilemezlerdi. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerimin konuşmaları sünnetlerdir. “Kur’ânla konuş!” diyen biri bunu “Sünnetleri beyan et!” anlamına geldiğini bilmelidir. Aynı şekilde nikâh, alış-veriş ve kaza ahkâmını bilemez ve uygulayamazdı.
Birisi Hz. Ömer’e (ra) “Biz Kur’ânda korku namazını buluyoruz; ama seferde namazların kasr edilmesini bulamıyoruz. Bunu nereden çıkarıyorsunuz?” diye sordu. Hz. Ömer (ra) “Kardeşim! Allah-u Teâlâ bize Muhammedi (sav) peygamber olarak gönderdi. Biz bir şey bilmiyoruz. Ancak Resulullah’ın yaptıklarını görüyor ve taklit ediyoruz. Ondan neyi görmüşsek onu yaparız. Biz Resulullah’ın (sav) seferde namazı kısalttığını gördük. Bunu sünnet olarak kabul ettik ve uyguladık” demiştir.
**
Peygamberimiz (sav) “Benim ve benden sonraki Raşit halifelerimin sünnetine sıkı sarılın. Onları dişlerinizle tutun. Dinde sonradan çıkan şeylerden sakının. Benden sonra çıkarılan şeylerin tamamı bidattır ve her bidat dalalettir.” “Bizim işimiz üzere olmayan her amel merduttur” buyrulmuştur. Bu hadisler sonradan uydurulan hiçbir şeyin kabul edilemeyeceği ifade edilmektedir.
Abdullah b. Mesut (ra) “Zanla konuşmadan önce ilim öğrenin” demiştir. Sahabeler bir konuda fetva verecekleri zaman “Bu benim reyimdir. Doğru ise Allah’tan, yanlış ise bendendir” derlerdi. Çünkü Resulullah’ın (sav) dışında herkes sözü ile tutulur veya merdut olur” demişlerdir.
Peygamberimiz (sav) verdiği hükümlerini vahye istinaden verirdi. Nitekim yüce Allah “İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin” (Nisa, 4:105) buyurarak buna işaret etmiştir. Dinin ahkâmı vahy ile sübut bulur. Peygamberimizin (sav) bütün hükümleri vahye dayanır. Nitekim peygamberimiz (sav) Mariye ile ilgili olarak verdiği hükümde “Ey peygamber! Sana Allah'ın helal kıldığını zevcenin hoşnutluğu için neden haram kılarsın?” (Tahrim, 66:1) buyurarak müdahale etmiştir. Bu bakımdan İmam Cafer-i Sadık (ra) “Ümmet içinde en büyük fitne din işlerinde kendi reyi ile hareket ederek haramı helal ve helâlı haram etmektir” demiştir.
İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) “Dinde reyle konuşmaktan sakının! Sünnete uyun. Bilin ki sünnetten çıkan sapıtır” dediği vakidir. Yine Ebu Hanife “Bu benim gücümün yettiği kadar araştırmalarımla ulaştığım sonuçtur. Bundan daha iyisine ulaşanın hükmü benim hükmümdür” derdi. İmam-ı Azamın diğer imamlardan farkı mezhebini ve içtihatlarını “Meşveret” üzere vazetmiş olmasıdır. İmam kitap ve sünnette bulunmayan meseleler konusunda topladığı eserler üzerinde talebeleri ile meşveret eder ve hükmünü verirdi. Ancak zamanın âlimleri o hükümde itiraz etmeyip sözbirliği etmedikçe bunu yazdırmazdı. Hepsi beğenirlerse o zaman talebesi Ebu Yusuf’a “Bunu yaz” buyururdu.
İmam-ı Azam Ebu Hanife meselelerin vaz’ında tek başına olmadı. Daima ashabı ile beraber oldu. Her meselesini ashabına açar, onların bildiklerini öğrenir ve bilmediklerini öğrenmeleri için görevlendirirdi. Sonra kendi katında olanı söyler iki kavilden biri ile istikrar kuvvet buluncaya kadar onlarla münazara ederdi. Sonra Ebu Yusuf’a yazdırırdı. Mezhebinin usul ve esasları böylece vaaz ve tespit edilmiştir. Kendisi anlayış ve zekâda zamanın en üstünü idi. Talebelerinden Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer ve Hasan b. Ziyad gibi ileri gelenler derlerdi ki “Biz bir meselede söylediğimiz en mükemmel sözü ve hükmü yine Ebu Hanife’den bulurduk.”
İmam Malik (ra) “Üzerinde icma olunmayan her reyden sakının” derdi. Üzerinde icma olan reyi ise kabul ederdi. Zira bu şeriatın zahiri nasslarına, kur’ana ve hadise aykırı olmadığı için üzerinde icma vaki olmuştur. Bu hususu asrımızın en büyük müçtehidi olan Bediüzzaman Said Nursi (ra) da “Bir fikre davet cumhur-u ulemanın kabulüne vabestedir. Yoksa davet bid’attır; reddedilir” ifadesi ile izhar edilmiştir.
Etiketler: Rey Meşveret Hz. Ali Cafer-i Sadık İmam-ı Azam Müçtehitler Kitap Sünnet Bidat Dalalet |