|
Sayfa 2 Toplam: 4
Savaş Hazırlıkları:
Cumartesi gecesi orada kaldılar. Peygamberimiz (sav) o gece bir rüya gördü. Sabah bu rüyasını sahabelerine anlattı. “Ben kendimi bir zırh içinde gördüm. Kılıcım zülfikarın ağzında bir gediğin açıldığını, boğazlanmış bir sığır, onun arkasında ise bir koç gördüm” buyurdu. Sahabeler tabirini merak ettiler. Peygamberimiz (sav) “Sağlam zırh Medine’ye, işarettir. Bu Medine’nin bizi korumaya devam edeceğini gösterir. Kılıcımın ucunda bir çentiğin açılmış olması bir zarara uğrayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır ise sahabelerimden bazılarının şehit olacağına, arkasındaki koç ise ilâhi yardıma işarettir” buyurdular. Sahabelerden Numan b. Mâlik (ra) “Ya Resulallah! O boğazlanan sığırın ben olmasını isterim. İnşallah savaşarak şehit düşenlerden birisi olmak isterim” dedi. Peygamberimiz (sav) “Doğru söyledin” buyurdu.
Bilal-i Habeşî (ra) akşam ezanını okudu. Akşam namazını kıldılar, yatsıyı da orada kıldılar ve istirahata çekildiler. Muhammed b. Mesleme (ra) elli kişilik bir müfreze ile ordunun etrafında nöbet tutuyor ve çevrede devriye görevi yapıyordu. Zekvan b. Abd-i Kays (ra) da peygamberimizin (sav) çadırının önünde nöbet tuttu.
Sabaha yakın peygamberimiz (sav) orduyla birlikte Şeyheyn’den ayrılarak Uhud’a doğru yürüdü. İki ordu birbirini görmüşlerdi. Mücahitlerin saflarından sabah ezanı dalga dalga yayılıyor, Müslümanlar saflar halinde sabah namazını kılıyorlardı. Uhutta bulundukları sürece cemaatle namaz kılmayı ihmal etmediler. Sahabeler iki rekat cemaatle namaz kılarlarken bir kısmı düşman karşısında duruyor, namazı bitirenler düşman karşısına geçerlerken, diğerleri namaza geçiyorlardı.
Sahabelerin çoğu zırhlarını giymişlerdi. Peygamberimiz (sav) de tedbir olarak zırhın üzerine ikinci bir zırh daha giymiş, başına da miğfer giymişti. Peygamberimiz (sav) bu şekilde savaşa hazırlanmış ve sahabelerini de hazırlamıştı ki Yahudi ulemasından Muhayrık’ın geldiğini haber verdiler. Muhayrık Yahudi bilginlerinden yaşlı bir zat olup peygamberimize inanıyordu ama Yahudiler içinde imana layık olanları seçmek ve onları uyarmak için imanını izhar etmemişti. Peygamberimiz (sav) Uhud’a müşriklerle savaşmaya çıkınca imanını izhar ederek Yahudileri peygamberimize yardıma çağırdı. Uhut savaşı başlamadan gelip peygamberimize katılınca Müslümanların morali bir kat daha artmış oldu.
Muhayrık peygamberimize geliş sebebini ve Yahudilerle mücadelesini anlattı. Onlara şöyle demişti: “Ey Yahudi cemaati! Vallahi sizler Muhammed’in beklenen peygamber olup vasıflarının Tevratta olduğunu bilirsiniz. Bu durumda ona yardım etmenin de üzerinize düşen bir hak olduğunu da bilirsiniz. Neden yardımcı olmazsınız?” dedi. Onlar “Bu gün Cumartesi günüdür. Hiçbir şeyle meşgul olunmaz!” dediler.
Bunun üzerine Muhayrık kılıcını ve atını aldı. Kardeşine “Ben Muhammed’e yardıma gidiyorum. Şayet öldürülürsem malımın tamamı Muhammed’e aittir. Ona verirsiniz ve o ne isterse yapabilir” diye vasiyette bulundu. Peygamberimizin (sav) yanına geldi. Durumu izah etti. Peygamberimiz (sav) ona dua etti. O da Uhut’ta şehitler arasındaydı. Peygamberimiz (sav) onun için “Muhayrık Yahudilerin hayırlısıydı” buyurdular. Savaştan sonra Muhayrıkın yedi adet bahçesi ve bostanını peygamberimiz (sav) vakfetti. Medine’deki vakıfların çoğu ona aitti.
Savaş Düzeni:
Peygamberimiz (sav) savaş düzenini kurup her bölüğün komutanlarına gerekli talimatı verdikten, sağ ve sol kanadı düzene soktuktan sonra İslam ordusunun arkasında bulunan Ayneyn tepesine yerleştirmek ve ordunun gerisini korumak üzere 50 kadar muharip ve okçu seçti. Bu okçuların başına Abdullah b. Cübeyr’i görevlendirdi. Amacı Uhut dağı ile Ayneyn geçidi arasındaki geçidi korumak ve buradan gelecek herhangi bir saldırıyı önlemekti. Onları yanına çağıran peygamberimiz (sav) şu emri verdi:
"Biz düşmana yenilmiş olsak ve bizim cesetlerimizi kartallar götürüyor olsa da size emir verilmedikçe asla yerinizden ayrılmayın!”
Savaşın Başlaması:
İki ordu harp nizamını almıştı. İslam ordusunda zırhlı kuvvetlerin başında Zübeyir b. Avvam (ra) zırhsız kuvvetlerin başında ise Hz. Hamza (ra) bulunuyor ve kumanda ediyordu.
Müşrik ordusunda ise Hâlid b. Velid, Safvan b. Umeyye ve Abdullah b. Ebî Rebia İkrima b. Ebu Cehil birlikleri kumanda etmekteydi. Müşrik ordusunda gürültü ve şamata ayyuka çıkarken İslam ordusunda Tekbir sesleri yükseliyordu.
Önce birebir vuruşma başladı. Müşrik ordusunun sancaktarı Talha b. Ebî Talha meydana çıkarak mü’minlerden er diledi. “Benimle savaşacak bir eriniz var mı?” şeklinde meydan okudu. Onun karşısına Hz. Ali (ra) çıktı. Kısa bir iki oyun ve kılıç darbesinden sonra Talha Hz. Ali’den yediği bir kılıç darbesi ile yere yıkıldı. Hz. Ali (ra) geri döndü. Mücahitler “Savaş kurallarına göre neden onun başını gövdesinden ayırmadın?” dediklerinde “Yere düşünce edep yeri açıldı. Ben de bakmadım ve yüzümü çevirdim. Merak etmeyin yediği darbe ile Allah onu yaşatmaz” buyurdu.
Talha yere yıkılınca kureyşin sancağını kardeşi Osman b. Ebi Talha aldı bu defa intikam için er istedi. Onun da karşısına Hz. Hamza çıktı ve bir kılıç darbesi ile omzundan kolunu kesti.
Onun arkasından Abdüddar oğullarından Ebu Sa’d b. Ebî Talha meydan açıktı. Onun karşısına peygamberimiz (sav) yine Hz. Ali’yi çıkardı. Hz. Ali (ra) onu da haklayınca peygamberimiz (sav) sevinçle “Ali Allah'ın aslanıdır” buyurdular.
Daha sonra meydana çıkan müşriklerden Müsafi b. Talha b. Ebi Talha’yı ve Hâris b. Ebî Talha’yı Âsım b. Sabit (ra), Kilab b. Talha’yı Zübeyr b. Avvam (ra) ve Cülâs b. Talhayı da Talha b. Ubeydullah (ra) öldürdü. Böylece teke tek vuruşmalarda mü’minler hiç zayiat vermeyerek tam yedi müşriği öldürdüler. Bu müşriklerde korku ve paniğe sebep oldu.
Daha fazla dayanamayarak hep beraber hücûma başladılar. İki ordu birbirine girdi.
Ebu Dücâne’nin Kahramanlığı:
Peygamberimiz (sav) mü’minleri savaşa teşvik ediyor ve cephe önünde ordusunu kumanda ediyordu. Peygamberimizin (sav) elinde bir kılıç vardı ve üzerinde “Korkaklıkla ar, cesarette ve ilerlemekte şeref ve itibar vardır. İnsan korkmakla kaderinden kurtulamaz!” beyitleri yazılıydı. “Bu kılıcı kim alır da hakkını verir?” buyurdular. Birçok sahabe ileri atıldı. Hz. Ebubekir, Hz. Zübeyir ve Hz. Ömer (ra) gibi seçkin sahabeler ileri atılarak “kılıcın hakkını ben veririm” dediler. Peygamberimiz (sav) onlara vermek istemedi. Yine sordu: “Bu kılıcın hakkını kim verir?” buyurdu. Ebu Dücâne (ra) “Ya Resulallah! O kılıcın hakkı nedir?” diye sordu. Peygamberimiz (sav) “Hakkı eğilene veya kırılana kadar düşmanla savaşmaktır” buyurdular. Bunun üzerine Ebu Dücâne (ra) “Ya Resulallah! Ben o kılıcın hakkını bu şekilde vermek üzere onu sizden alıyorum” dedi. Peygamberimiz (sav) kılıcı ona verdi.
Ebu Dücâne (ra) elinde bu kılınç, başına da kırmızı sarık olduğu halde çalımlı ve kibirli yürüyüşle düşman saflarına doğru ilerledi. Onun bu yürüyüşünü gören peygamberimiz (sav) “Bu yürüyüşü Allah düşman karşısında, savaş hali dışında hiçbir zaman sevmez” buyurdular.
Ebu Dücâne (ra) şimşek gibi düşman saflarına daldı. O derece safları yararak ve kılıcı sallayarak ilerliyor ve önüne geleni deviriyordu ki düşman safları arkasında erkekleri savaşa teşvik eden kadınların bulunduğu yere kadar geldiğini fark edemedi. Karşısında bağırıp çağıran birine kılıcını kaldırmıştı ki bir kadın çığlığı işitti. O anda kılıcını Ebu Süfyan’ın hanımı Hind’e vuracağını fark etti. Kılıcını vurmadan indirdi. Zübeyr b. Avvam (ra) onun bu durumunu gördü ve yanına yaklaşarak sordu. “Neden o kadına vurmadın?” Ebu Dücâne (ra) “Resulullah’ın bana verdiği kılıcı, onun hürmetine o kadının kanına bulaştırmak istemedim” şeklinde cevap vermiştir.
Başta Hz. Hamza (ra) olmak üzere sahabeler cesaretle ve heyecanla çarpışıyor ve önlerine gelenleri yere seriyorlardı. Müşrikler imandan kaynaklanan ve “Ölürsem şehidim, öldürürsem gaziyim” diye cesaretle ve heyecanla savaşan mücahitlerin karşısında fazla dayanamadılar ve gerilemeye, hatta bir kısmı paniğe kapılarak kaçmaya başladılar. Kendilerini korku ve dehşet sardı. Müşrik kadınların def çalmaları ve kahramanlık türküleri söyleyerek cesaretlendirmeye çalışmaları fayda vermiyordu. Savaşın birinci kısmı Müslümanların mutlak üstünlüğü görülüyordu. İslam ordusunda büyük bir zafer coşkusu hâkimdi.
Müşriklerden birçok kişi katledilmiş olmasına karşın Müslümanlardan Abdullah b. Amr b. Haram (ra) dışında şehit yoktu. Uhud’un ilk şehidi bu muhterem sahabedir. Oğlu Cabir b. Abdullah b. Amr (ra): “Babam Uhud seferine çıkmak için hazırlandığı zaman beni yanına çağırarak ‘Yavrum! umulur ki yarın Uhud’un ilk şehidi ben olurum. Kız kardeşine iyi davran. Benim falana filana borcum var. Onları da güzel bir şekilde öde’ diye vasiyette bulundu” demiştir.
Kuzman’ın Akıbeti:
Müslümanların safında müşriklerle mertçe savaşan ve safları yarıp çıkan biri daha vardı ki Müslümanlar arasında müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu. Kuzman adındaki bu cengâverden sahabeler sitayişle bahsedince peygamberimiz (sav) “Kuzman cehennemliktir” buyurdular. Uhud savaşının en dehşetli anlarında büyük bir kahramanlık gösterdi. Sahabeler bozulup dağıldığı zaman bile kılıcını kınından sıyırarak “ölmek kaçmaktan daha hayırlıdır” diyerek savaşmaya devam etti. Pek çok kılıç darbesi aldı ve ağır şekilde yaralandı. Sahabelerden bazıları yanına yaklaştılar ve “Tebrik ederiz seni ey Kuzman! Sana cenneti müjdeleriz” dediler. Kuzman ise onlara cevaben “Ben şehit olmak için değil, kavmim için, Kureyşliler Medine’deki hurmalıklarıma zarar vermesinler diye ve şan ve şeref için savaştım. Amacım dininizi korumak değildi” dedi. Sonra acıya dayanamayarak kılıcın sivri tarafını böğrüne saplayarak üzerine düştü ve öldü.
Sahabeler bu durumu peygamberimize haber verdiler. Peygamberimiz (sav) “Allahü Ekber! Benim Allah'ın rasulü olduğuma şahitlik ederim. Allah onun durumunu önceden bana bildirmişti. Şüphesiz Allah isterse bu dini facir ve fasıklarla da güçlendirir” buyurdular.
Halid b. Velid’in Kuşatması:
Düşman ordusu paniğe kapılarak kaçmaya, Müslümanlar da onları kovalamaya başladılar. Geride kalanlar da kaçanların mallarını ganimet olarak toplamaya başladıkları görüldü. Ayneyn Tepesinden durumu gören ve ordunun arkasını korumak, Ayneyn geçidinden gelecek olan tehlikeden koruma görevi verilen 50 okçu muharip “Savaş bitti” zannıyla yerlerinden ayrılmaya başladılar ki kumandanları onlara “Resulullah (sav) bize haber vermeyince buradan ayrılmayın demişti. Sakın ayrılmayın” dedikleri halde siperlerini terk ederek ganimet toplamaya gittiler. Abdullah b. Cübeyr’in (ra) yanında birkaç kişi kalmıştı. Durumu gözetlemekte olan Halid b. Velid okçuların ayrıldığını görünce gizlendikleri yerden süvari birliği ile hücuma geçti. Abdullah b. Cübeyr (ra) ve yanındaki adamları ok atmaya ve durdurmaya çalıştılar ancak onları da şehit eden düşman birliği Müslümanları arkalarından kuşatmaya başladı. Bu durumda Müslümanlar gafil avlanmışlardı. Müslümanlar da iki ateş arasında kalmışlardı.
Halid b. Velid’in bu manevrasını gözetleyen müşrikler geri dönerek yeniden Müslümanlarla savaşmaya başladılar. Her iki taraftan kuşatma altına alınan sahabelerin toparlanacağı Uhut Dağı ve sığınacağı Allah’tan başka bir şeyleri kalmamıştı. Mücahitler hiç beklemedikleri bir anda beklenmedik şekilde iki ateş arasında kalmışlardı.
Peygamberimizin (sav) Yaralanması:
Mus’ab b. Umeyr (ra) peygamberimizin (sav) sancağını taşıyor ve önünde bir elinde kılıç savaşıyordu. Abdullah b. Kâmia peygamberimize yaklaşmak amacıyla önündeki mus’aba hücum etti ve bir kılıç darbesiyle Hz. Musâb’ın sancağı tutan sağ elini kesti. Mus’ab (ra) sancağı sol eline aldı. İbn-i Kâmia sol elini de kesince sancağı göğsüne bastırdı. Bu defa ibn-i Kâmia mızrağıyla göğsünü deldi ve sancakla beraber düşerek şehit oldu. Bunun üzerine sancağı yerden Hz. Ali (ra) aldı ve Ebu’rrûm isimli sahabeye verdi.
Peygamberimizin (sav) etrafında on, on beş sahabeden başka kimse kalmamıştı. Bir avuç mücahit canlarını dişlerine takmışlar peygamberimizi (sav) korumak için siper olmuşlardı. Bu ara küffar tarafından atılan bir taş peygamberimizin (sav) sağ alt çenesine isabet etmiş ve mübarek dişlerinden birisini şehit etmişti. Bir diğer taş ise başına isabet etmiş ve başını kanatmıştı. Abdullah b. Kâmia adındaki bir müşrik tarafından da miğferi parçalanmış ve elmacık kemiğine batmıştı. Bunu gören Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra) kendisini peygamberimizin (sav) önüne atmış ve Hz. Ebabekir’e (ra) “Yâ Ebabekir! Allah aşkına peygamber ile benim aramdan çekil de yüzüne batan halkayı çıkarayım” demiş ve peygamberimizin (sav) yüzüne batan miğferin demir halkasını dişleriyle çekip almıştı. Kendisi de iki dişini kırdı. Peygamberimizin (sav) yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı. Malik b. Sinan (ra) peygamberimizin (sav) akan kanları yere dökülmesin diye sildi. “kendilerini Allah’a imana davet eden bir peygamberi kanlar içinde bırakan bir kavim nasıl felah bulacak?” diye küffara serzenişte bulundu.
Bu olaylar üzerine şu mealde ayet nazil oldu: “Kullarımın tedbir ve idaresinde senin elinde bir şey yoktur ve sen ey Resulüm onların inkârlarından dolayı mesul değilsin. Allah dilerse onlara tövbe nasip eder, dilerse zulümlerinden dolayı onlara azap eder. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O Allah dilediğini doğru yola hidayet ederek bağışlar, dilediğini de hak ettiği azaba giriftar eder. Allah çok bağışlayıcı ve affedicidir.”
Müşriklerin ileri gelenlerinden Abdullah b. Şihâb-ı Zührî, Utbe b. Vakkas, Abdullah b. Kâmia bir savaş öncesi bir araya gelerek peygamberimizi öldürmeye yemin etmişlerdi. Bu nedenle birbirlerinden ayrılmıyorlar ve peygamberimizin çevresini gözetleyip duruyorlardı. Mü’minlerin dağılmalarını fırsat bilerek beraberce peygamberimize (sav) saldırmışlar ve yaralanmasına sebep olmuşlardı. Peygamberimiz (sav) onlar hakkında “Allahım! Onların hiçbiri senesine ulaşmasın” diye beddua etti. Saad b. Ebi Vakkas der ki “Allah’a yemin ederim ki peygamberimizi yaralayan bu üç müşrik senesine ulaşmadan her biri bir felakete uğrayarak öldüler. Peygamberimizin yüzünü yaralayan Abdullah b. Kâmia koyunları kaybodu dağda aramaya çıktı. Bir kayanın tepesinde kendi koçu tarafından toslanarak dağdan aşağı yuvarlandı ve parçalanarak öldü. İbn-i Şihab bir yılan soktu ve zehirleyerek öldürdü.
Hz. Ali’nin (ra) Kahramanlığı:
Bu ara bir grup müşriğin kendisine doğru geldiğini gören peygamberimiz (sav) Hz. Ali’ye elindeki kılıcı Zülfikârı vererek “Şunlara hücum et ve kendilerini dağıt!” ferman etti. “Esedullah!” yani Allah'ın aslanı sıfatına layık olan Hz. Ali (ra) hemen onları karşıladı, üzerlerine yürüyerek birini yere serdi diğerlerini dağıttı. Zülfikar bunsan sonra Hz. Ali’nin (ra) yanında asla ayırmayacağı kılıcı olacaktı.
Peygamberimizin (sav) yanında buluna Cebrail (as) Hz. Ali’nin (ra) bu cesaretli ve kahramanca davranışını överek “Bu sizin için yapılan bir civanmertlik ve iyiliktir. Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç yoktur” buyurdu. Sonra Cebrail (as) peygamberimize (sav) “Yüce Allah sana selam etti ve hediye olarak bir dua gönderdi. Zırhı çıkarsın ve bu duayı oku. Bu dua seni zırhtan daha çok korur” buyurarak peygamberimize (sav) yüce Allah’ın okuması için gönderdiği “Cevşen-i Kebir” adındaki duayı kalbine ilham etti. Peygamberimiz (sav) onu kalbinde ezber buldu ve hemen Besmele çekerek okumaya başladı.
Sa’d b. Ebi Vakkas’ın Okçuluğu:
Sonra peygamberimiz (sav) Sa’d b. Ebî Vakkas’ı (ra) yanına çağırdı ve düşamana ok atmasını söyledi. Sa’d b. Ebî Vakkas (ra) peygamberimizin (sav) önüne oturdu ve ok atmaya başladı. Sa’d bu olayı şöyle anlatır: “Peygamberimiz (sav) beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta “Allahım, bu senin okundur, bununla düşmanı vur” diyordum. Resulullah da “Allahım, Sa’dın duasını kabul et. Sa’dın atışını doğrult, isabet ettir.” Bana da “Sa’d Babam anam sana feda olsun ey kısa boylu ve kuvvetli delikanlı” buyurarak iltifat ediyordu. Ok torbası boşalınca bizzat peygamberimiz (sav) yeni oklar getirerek Sa’dın atmasını sağlıyordu. Atılan her ok mutlak bir müşrike isabet ederek onu saf dışı bırakıyordu.
Hz. Ali (ra) der ki “Peygamberimiz Uhud gününde Sa’da söylediği ‘Anam-babam sana feda olsun’ sözünü bir başkası için asla kullanmamıştır.”
Talha b. Ubeydulah’ın (ra) Kahramanlığı:
Savaşın en şiddetli anlarında peygamberimizin (sav) etrafında kalan bir avuç mü’minlerin arasında Talha b. Ubeydullah (ra) da vardı. Müşrikler peygamberimize öldürmek amacıyla hücum ettikleri zaman Hz. Talha (ra) sağa sola koşarak kılıcıyla peygamberimizi korumaya çalışıyordu. Bir ara müşriklerin keskin nişancı okçularından Mâlik b. Zübeyir efendimize nişan alıp ok atacağı sırada elini hedefe tutarak peygamberimizi (sav) korumuş, bundan dolayı da eline isabet eden ok onun çolak kalmasına sebep olmuştur. Ayrıca peygamberimize vücudunu siper ettiği için çeşitli yerlerinden yaralanmış ve bayılarak yere düşmüştür. Peygamberimiz (sav) Hz. Ebubekir’i yardımına göndererek getirtmiş, ayıldığı zaman “Resulullah ne durumda?” diye sormuş, “İyidir, beni o gönderdi” demesi üzerine “Allah’a şükür. Resulullah’a bir zarar gelmesin de bize ne olursa olsun” demiştir. Medine’ye getirildiği zaman vücudunda onlarca yarasının olduğu görülmüştür.
Peygamberimiz (sav) onun bu kahramanlığına şahit olmuş ve “Yeryüzünde gezen cennetlik birini görmek isteyen Talha b. Ubeydullah’a baksın” buyurmuşlardır.
Hz. Hamza’nın (ra) Şehâdeti:
Müslümanların Uhut tepelerine doğru çekildikleri bir sırada Hz. Hamza (ra) müşriklerle var gücü ile mücadele ediyor ve “Allah’ım! Müslümanların şu hallerinden dolayı Sana sığınırım” diye dua ediyor ve daha bir gayretle mücadelesini sürdürüyordu. İki eline iki kılıç almış önüne geleni deviriyor ve nerede sıkışan bir mü’min varsa imdadına ve yardımına koşuyordu. Müşrikleri yanına yanaşmaktan korkuyorlardı.
Ebu Süfyanın karısı Hind’in özel olarak eğittiği kölesi Vahşi ise Hz. Hamza’yı gözetleyerek kargısı ile uzaktan vurmayı planlamıştı. Vahşi Habeşli bir köle idi ve Habeş usulüne göre mızrakla uzaktan hedefi vurmada maharet sahibi birisiydi. Hind, Hz. Hamzayı öldürme karşılığı pek çok mükâfat vaat etmiş, efendisi olan Cübeyr b. Mut’im ise kendisine hürriyetine kavuşturma sözü vermişti.
Bu mükâfatı hak etmek isteyen Vahşi, Hz. Hamza’yı takip ederek yakaladığı bir fırsatı değerlendirerek bu kahramanı uzaktan attığı özel kargısı ile tam göğsünden vurdu ve yere düşürdü ve şehit etti. Bununla kalmadı, gitti mübarek göğsünü yararak kalbini ve ciğerini çıkardı ve doğru Hind’e götürdü. Hind sevincinden üzerindeki gerdanlığı ve ziynetlerini çıkardı ve Vahşi’ye verdi. İntikam hırsını tatmin etmek için ciğerini ısırdı. Yetmedi gitti Hz. Hamza’nın başına vardı, kendisine bilezik yapmak için burnunu ve kulağını kesti.
“Muhammed Öldürüldü” Şayiası:
Mus’ab b.Umeyr (ra) zırhını giydiği zaman peygamberimize çok benzerdi. Bu nedenle bazı müşrikler Mus’abın öldüğünü görünce “Muhammed Öldürüldü” diye şayiaya ve yaygaraya başladılar. Bu şayia düşman askerlerinde büyük sevinçle karşılanırken peygamberimizi (sav) göremeyen sahabeler arasında da büyük bir panik havası estirmişti. Her biri bir başka istikamette harp sahasını terk ederek Uhut dağına doğru çekilmeye başlamışlardı. Bazı sahabeler ise büyük bir şok yaşıyordu. Düşman zannederek kendi kardeşini yaralayanlar bile vardı. Hatta Huzeyl b. Câbir (ra) düşman askeri zannedilerek bir başka sahabe tarafından yanlışlıkla şehit edilmişti.
Sahabeler bu defa peygamberimizi aramaya koyuldular. Sahabelerden Ka’b b. Mâlik (ra) “Ey mü’minler, Resulullah (sav) burada!” diye seslenmeye, mücahitler derhal peygamberimizin (sav) etrafında toplanmaya başladılar.
Peygamberimizi (sav) korumaya çalışanlar arasında savaşa yardım için gelen Nesibe binti Ka’b da vardı. Yanında yerini aldı ve korumaya çalıştı ve bu arada kendisi de yaralandı. Peygamberimiz (sav) ona dua ediyor ve “Ey Nesibe! Bu gün senin katlandığın bu sıkıntıya kimse katlanamaz” diyordu.
|