Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow İrşad ve Hitabet arrow Hadis Dersleri arrow Dinde Münakaşa Yeri ve Usulü
Advertisement
Dinde Münakaşa Yeri ve Usulü PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 22 Şubat 2012

M. Ali KAYA
Peygamberimiz (sav) buyurdular: Bir kavim içinde bulunduğu hidayetten sapmasının sebebi aralarındaki cedel sebebiyledir.” Sonra şu ayeti okudu: “Onlar bizim ilahımız mı yoksa O mu daha iyidir?” dediler. Sana böyle söylemeleri, seninle tartışmaya girmek içindir. Şüphesiz onlar münâkaşacı bir millettir.” (Zuhruf, 43:58) (Tirmizi, Tefsir-i Zuhruf, H. No: 3253; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

Hadisin Açıklaması:
İnsanın özelliklerinden birisi de mücadeleci olmasıdır. Mücadele ise kişinin kendi aklını ve nefisini beğenmesinden, nefsine olan sevgisi ve enaniyetindendir. Böyle bir hastalığa kapılan kişi başka düşüncelere ve fikirlere kapalıdır. Hâlbuki gerçekler detaylarda gizlidir. En küçük bir detayı kaçıran ve dikkate almayan gerçeği göremez. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Hidayet üzere bulunan topluluk ancak mücadele sonucu yoldan çıkar” buyurarak bizleri ikaz etmişlerdir.

İnsanlar kendilerine gelen peygamberleri dinlemiş, anlamaya çalışmış ve itaat etmiş olsalardı kurtulurlardı. Ama ne ki her kavim kendi peygamberleri ile çekişmiş ve mücadele etmişlerdir. Kendilerinin doğru ve haklı, peygamberlerin de aldanmış olduklarını iddia etmişlerdir. Bu nedenle yüce Allah “mücadeleci, kavgacı” olarak insanı vasıflandırmaktadır. (Zuhruf, 43:58) Nitekim peygamberimiz (sav) “Siz ve taptıklarınız cehennemin odunusunuz” (Enbiya, 21:98) ayeti nazil olup da müşriklere okuyunca onlar “Mereyem oğlu İsa hakkında ne dersin?” diye sordular. Peygamberimiz (sav) de “O da Allah’ın kulu ve elçisidir” diye cevap verdi. Bunun üzerine müşrikler güldüler ve “Hıristiyanlar İsa’yı ilah edinip tapıyorlar, Muhammed de kendisine tapılmasını istiyor” demeye başladılar. Bunun üzerine yüce Allah “Ey Habibim! Onlar bu sözü sana sırf seninle mücadele etmek için söylemişlerdir. Onlar kavgacı ve mücadeleci bir topluluktur” (Zuhruf, 43:58; Taberi, Tefsir, 25:52) ayetini inzal buyurdu.

Ancak hakkı izhar etmek ve ispat etmek için mücadele etmek gerektiğini de yüce Allah emretmektedir. Nitekim “Ehl-i kitaptan zulmeden ve sizinle savaşanların dışındakilerle en güzel şekilde mücadele edin ve deyin ki ‘Size indirilene de bize indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin ilahınız da birdir ve biz ancak ona teslim olmuş olanlardanız” (Ankebut, 26:46) buyurur ve nasıl mücadele edileceğini göstermiştir.

Bundan anlaşılmaktadır ki hak yolunda mücadele övülmüş, hak ile mücadele yasaklanmıştır. Nitekim “Allah’ın ayetleri hakkında küfredenlerden başkası mücâdele etmez” (Mü’min, 40:4) buyurarak hak ile ve haklı ile mücadeleyi ancak inkarcıların yapacağını ifade etmiş, inananlar ise hakka ve hukuka teslim olurlar.

Sözle yapılan mücadele ve münazaraya cidal ve mira denir. Muhalif tarafın fikirlerini çürütüp kendi fikrini benimsetmek üzere geliştirilen ilme ilm-i cedel denir. Mantık, hitap, münâzara gibi ilimlerle münasebeti olan bir ilimdir. İbn-i Haldun “Münazara adabını bilmek” şeklinde tarif etmiştir. İslam bilginleri “ruhlarda vahşet ve adaveti uyandırdığı için” bununla uğraşmayı yasaklamışlardır.

Dinî meseleler münakaşa ile değil, hakkı bulmak amacıyla insafla, müdavele-i efkâr tarzında yapılır. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl, 16:125) ferman ederek bunu bize tavsiye etmiştir. Dinin amacı hakkı izhar etmek ve gerçeği göstermektir. Peygamberimiz (sav) de “Allahım! Bana hakkı hak olarak göster ona uymayı nasip et, batılı batıl olarak göster ve ondan sakınmayı nasip et!” duası ile hakkı müdafaa ve batıldan kaçınmayı Allah’tan istemek gerektiğini de ders vermiştir.

Bütün bunlardan dolayı peygamberimiz (sav) “Bir kavm içinde bulunduğu hidayetten ancak mücadeleye dalmaları sebebiyle ayrılır” (Tirmizi, Tefsir-i Zuhruf, H. No: 3253) buyurmuşlardır. Çünkü din her şeyden önce teslimiyet ister. Yersiz münakaşalar ve bilgisiz konuşmalar insan aklını şaşırtır. Kalbe şüphe ve vesvese tohumları atar. İnsanın nefsinde bulunan inat, haset, kin ve adavet tohumlarını eker ve gelişmesini sağlar. Bu nedenle peygambermiz (sav) “Kim haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse ona cennetin kenarında bir ev yapılır. Haklı olduğu halde münakaşayı terk edene cennetin ortasında bir ev kurulur. Kim de ahlakını güzelleştirirse ona da cennetin en yüksek yerinde bir ev kurulur” (Tirmizi, Birr, 58; Ebu Davud, Edeb, 8; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7; Nesai, Edeb, 6, 21) buyurarak bunu ifade etmiştir.

Dinde münakaşa caiz değildir. Yüce Allah inkârcıların dinle mücadele edeceğini beyan etmiştir. Allah’ın ayetleri ile kafirlerden başkası mücadele etmez” (Mü’min, 40:4) buyurmuştur. Peygamberimiz (sav) bu ayete “Kur’an hakkında münâkaşa küfürdür” (Ebu Davud, Sünnet, 5) hadisi ile açıklık getirmiştir.

Peygamberimiz (sav) düşmanlıkta aşırılığı yasakladığı gibi, mücadelede aşırıya gitmeyi de yasaklamıştır. Nitekim hadiste “Allah’ın en çok buğzettiği erkek şiddetle münakaşa eden ve düşmanlıkta aşırılığa gidendir” (Buhari, Ahkâm, 34; Mezâlim, 15; Müslim, İlim, 5; Nesai, Kadât, 33) buyurmuşlardır.

Sahabeler bir gün kader konusunda münakaşa ederlerken peygamberimiz (sav) üzerlerine gelir. Öyle öfkelenir ki yüzü nar gibi kızardı ve şöyle çıkıştı: “Sizler bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben siz münakaşa edesiniz diye mi gönderildim? Şunu iyi bilin ki sizden öncekiler dini meselelerdeki münakaşalarından ve peygamberlerine muhalefetlerinden ve aralarındaki ihtilaflarından dolayıdır” (Tirmizi, Kader, 1; İbn-i Mâce, Mukaddime, 10) buyurdular.

Peygamberimizin (sav) kader konusunda tartışmayı yasaklaması “Geleceği Allah’ın bileceği” ve kimsenin gelecek konusunda bilgisinin olmamasındandır. Bu nedenle kişinin bilmediği konularda konuşması kesinlikle yanılmasına sebeptir. İnsan açısından kader geçmişe denir. Zira geçmişte başımıza gelen ve bildiğimiz hususların hepsi kaderimizdir ve Allah tarafından bilinen ve bizim için takdir edilen hususlardır. Bu konuda münakaşa zaten olmaz.

“Geleceğe ise teklif açısından bakılır.”  Yani insanın gelecekle ilgili bilgisi olmadığı için gelecekle ilgili aklını kullanarak planlama yapabilir ve bu konuda Allah’ın rızasına uygun hedefler koymak ve bunları gerçekleştirmek için fiilen, halen ve kavlen dua ederek başarıyı Allah’tan istemekle mükelleftir. Geleceği Allah bilmekte ve kuluna bunu bildirmeyerek irade ve aklını kullanarak amellerine sahiplenmesini sağlamakta ve bununla da insanın ruhunun terakki ve aklının tekâmülünü amaçlamaktadır. Şayet kaderinde varsa kul bunu planladığı ve bunun için çalıştığından dolayı hem Allah’ın rızasını kazamakta, hem yaptıklarına sahiplenmekte ve sevabını almaktadır. Şayet kaderinde yoksa ümitle çalıştığı ve niyeti ile Allah rızasını ve hayırlı amelleri kast ettiği için yapmış gibi sevabına nail olmakta, mükâfatı ve Allah rızasını hak etmekte, çalışmasını ve sabrının mükâfatını alarak uhrevi saadete kesb-i istihakak etmektedir. Bu nedenle insanın vazifesi Allah ile çekişmek, bilgisi ve görevi olmadığı konularda münakaşa ile vakit geçirip kendisini ve insanların akıllarını karıştırıp ümitlerini kırmak değildir. Bu nedenle geleceğin kaderi ile ilgili münakaşalar yasaklanmıştır. Bu nedenledir ki “Ammeller niyetlere göredir” (Buhari, Bed’ül-Vahy, 1) ve “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” (Heysemi, Zevaid, 1:61)

Kader ilim nevinden olduğu, Alalh’ın ilim ve iradesinin tecellisi olduğu için “Kader ilmi” ile ilgili hususlar bu konuyu en iyi bilen âlimlere sorup öğrenmek gerekir. Zira Allah’ın bilememesi ve ezeli iradesi ile takdir etmemesi mümkün değildir. Bizim bu konudaki en büyük yanılgımız cüz’î ilmimizi ve irademizi Allah’ın külli ilim ve iradesi ile kıyas ederek kendi sahamıza çekmemizdir.

Münakaşa ve çekişme hiçbir zaman kişiye katkı sağlamaz, bilakis onun şahsiyetini rencide eder ve muhatabın gözünde küçültür ve kula Allah’ın yardımının kesilmesine sebeptir. Nitekim Resulullah (sav) sahabeleri ile otururken bir adam gelerek Hz. Ebubekir’le (ra) çekişmeye ve hakaret etmeye başladı. Hz. Ebubekir (ra) sükût ederek ona cevap vermedi. Adam daha da ileri giderek işi hakarete vardırınca Hz. Ebubekir (ra) da ağzını açtı ve adama cevap verdi. Bunun üzerine peygamberimiz (sav) kalkıp gitti. Daha sonra peygamberimizle görüşen Hz. Ebubekir (ra) “Ya Resulallah bana darıldınız mı?” deyince peygamberimiz (sav) “Hayır! Ancak semadan bir melek inmiş adama karşı seni müdafaa ediyordu. Sen kendini müdafaaya başlayınca melek gitti, onun yerine bir şeytan geldi oturdu. Ben şeytanın bulunduğu mecliste bulunamayacağım için kalktım gittim” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb, 49)

Sonuç olarak Abdullah b. Abbas’ın (ra) şöyle demiştir: “Kardeşinle münakaşa etme, zira münakşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz. Tutamayacağın bir vaatte de bulunma bu da seni küçük düşürür.” Kişinin şahsiyetini ve dinini koruması için münakaşadan kaçınması bütün islam bilginlerinin kabul ettiği peygamberimizin (sav) en önemli sünnetlerindendir. Münakaşaya götüren şey de tenkittir. Her şeyi tenkit ve her söze itiraz acizlerin işidir. Bediüzzaman “Acz muhalefetin menşeidir” buyurarak muhalefetin acizlikten kaynaklandığını söylemiştir.


Etiketler:  Tartışma Münakaşa Cidal Mira Hidayet Kader Küfür Münazara
 
< Önceki   Sonraki >