İrşad ve Hitabet
Hadis Dersleri
Sirayet ve Uğursuzluk Yoktur | Sirayet ve Uğursuzluk Yoktur |
|
|
|
| Cuma, 27 Ocak 2012 | |
|
M. Ali KAYA Hadisin Açıklaması: Yüce Allah ne yazmışsa o başa geleceği için sirayet yoktur. Ancak mukarenet ve yakınlık vardır ki buna “iktiran” tabir edilir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Gafletten neş’et eden dalâlet pek garip ve aciptir. Mukareneti illiyete kalb eder. İki şey arasında mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe’nindendir. Hâlbuki devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz” (Mesnevi, 1996, s.63) demektedir. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi “sirayet etmek de uğursuzluk da yoktur.” Her şey hakiki illet ve sebep olan ve “Müsebbibü’l-Esbâb” olan yüce Allah’ın ilim, irade ve kudreti iledir. Sebebi de sonucu da yaratan Allah’tır. Bu nedenle ilk deve nasıl ve ne sebeple uyuz olmuş ise, diğer develer de aynı şekilde uyuz olmuşlardır. Herkes kaderinde ve karakterinde olan şeyle karşılaşır. Çünkü “Allah her nefsi yaratmış, onun ömrünü, ecelini, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır.” Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “İktiran ile İllet”i şöyle açıklar: “Esbab-ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, iktiran tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, bir tek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil. Evet, iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti o nimete mukarin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet rahmet-i İlâhiyedir. Evet, o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi, nimetin ademine illet olurdu. Fakat, mezkûr kaideye binaen, o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir. Meselâ, Risale-i Nur’un şakirtleri içinde Cenâb-ı Hakkın nimetlerine mazhar bazı zatlar iktirânı illetle iltibas etmişler, Üstadına fazla minnettarlık gösteriyorlardı. Halbuki Cenâb-ı Hak onlara ders-i Kur’ânîde verdiği nimet-i istifade ile, Üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi beraber kılmış, mukarenet vermiş. Onlar derler ki: “Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyleyse onun ifadesi, istifademize illettir.” Ben de derim: Ey kardeşlerim! Cenâb-ı Hakkın bana da, sizlere de ettiği nimet beraber gelmiş. İki nimetin illeti de rahmet-i İlâhiyedir. Ben de sizin gibi, iktirânı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur’un sizler gibi elmas kalemli yüzer şakirtlerine çok minnettarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: “Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir biçare nasıl hizmet edecekti?” Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakiyet ihsan etmiş.” (Mesnevi, 146) Bediüzzaman hazretleri burada Allah’tan gelen nimetin takdirini anlatmıştır. Aynı şekilde musibetin ve hastalığın takdiri de böyledir. Allah ilmi, iradesi ve kudreti ile her nefis için hastalığı ve salgını takdir etmemiş olsaydı elbette hastalık gelmeyecekti. Burada asıl illet ve gerçek sebep Allah’ın takdiridir. Safer, bazılarına göre “Safer ayıdır” ki bela ve musibet bu ayda gelir demişlerdir ki bu doğru değildir. Araplar “Safer ayını haram, Muharrem ayını helal kabul etmişlerdir.” (İ. Canan, Kütüb-ü Sitte, 14:17-19) Peygamberimiz bu cahiliye düşüncesini reddetmiştir. Bir kısım ulema saferi, “uğursuzluk” manasında tefsir etmişlerdir. Uğursuzluk denen şeyin olmadığını peygamberimiz (sav) bu hadisle reddetmiştir. Buhari’nin rivayetine göre peygamberimiz (sav) “Hastalığın bulaşması yoktur, uğursuzluk diye bir şey de yoktur. Ben her şeyin hayra yorulmasını severim” (Buhari, Tıp, 19, 43-45; Müslim, Selam, 102, 107, 110; Ebu Davud, Tıp, 24) buyurmuşlardır. Başka bir hadiste “Uğursuzluk ve sirayet yoktur. Şayet olsaydı evde, kadında ve atta olurdu” (Buhari, Cihad, 47; Nikah, 17; Tıp, 43; Müslim, Selam, 115, 120; Tirmizi, Edeb, 58; İbn-i Mâce, Nikah, 55) buyurmuşlardır. Bir başka hadiste peygamberimiz (sav) “Her şeyi güzel bir şekilde hayra yorumlayınız. Uğursuzluk düşüncesi hiçbir Müslümanı teşebbüsünden vazgeçirmesin. Herhangi biriniz hoşlanmadığı bir şeyi görürse ‘Allahım! İyilikleri sadece sen verirsin, kötülükleri yalnız sen giderirsin. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak senin yardımın iledir’ diye dua etsin ve her şeyi Allah’tan istesin” (Ebu Davud, Tıp, 24; Müsned-i Ahmed, 2:387; 3:349) buyurmuşlardır. Bu hadislerden anlaşılacağı gibi Müslüman kadere inanan ve Tevekkül ile Allah’a teslim olan kişidir. İstediği her şeyi Allah’tan istemeli, Allah’ın emri ve peygamberimizin (sav) sünneti ve metodu olduğu için sebeplere sarılmalı; ama sonucu Allah’tan bilmelidir. Uğursuzluk denen şeye inanmamalı, her şeyi hayra yormaya çalışmalı “teşe’üm” denen şerre ve kötüye yormamalıdır. Bilmelidir ki her şey Allah’ın ilim, irade ve kudreti dışında cereyan etmez. Allah’ın bildiğine itimat etmeli, istediğini Allah’ın iradesinden istemeli, Allah’a güvenerek yapacağı işe teşebbüs etmeli ve Allah’ın kudretine sığınmalıdır. Sebeplere sarılmak peygamberlerin âdeti, tedbir almak aklın gereğidir. Allah sebepsiz bir şeyi yaratmamaktadır; ama ne ki bu sebepler müessir olmayıp Allah’ın irade ve kudretine perde ve tesirini celbetmeye vasıta ve adi bir sebeptir. Tesir-i hakiki ve müessir-i hakiki Allah’ın irade ve kudretidir. Bu nedenle “veba gibi salgın bir hastalığın olduğu yere girmemek veya hastalığın olduğu yerden başka bir beldeye gitmemek” (Müsned-i Ahmed, 1:192) gibi tadbirleri almak da kaderin bir başka tecellisine sebep ve aklın gereğidir. Peygamberimiz (sav) bu nedenle bunu da emretmiştir. Peygamberimiz (sav) “tefe’ül” denen her şeyi bir sebebe binaen hayra yormayı severdi. Hayra yormak Allah hakkında “Hüsn-ü zan” beslemenin ve “Rahmetinin gadabından fazla olduğuna inanmanın” ve “Rahmetinin her şeyi kuşatmış olmasının” sonucudur ve kâmil bir imanın alametidir. Müslüman vehimlerin esiri olmaz, su-i zanna değer vermez, hüsn-ü zandan ayrılmaz, daima Allah’ın rahmetinden ümitvar olur, ümitsizliğe kapılmaz, Kitap ve Sünnetin gerçeklei ile hareket eder, ilim ve aklı yolundan ayrılmaz ve ayrılmamalıdır. Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi “Her şey kader ile takdir edilmiştir; Kısmetine razı ol ki rahat edesin.” (Mesnevi, 110) Etiketler: Hastalık Sirayet Uğursuzluk Kader Kısmet Sebepler Tedbir Rızık Ecel Musibet |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|