Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Hukuk arrow Adalet
Advertisement
Adalet PDF Yazdır E-posta
Cuma, 22 Ekim 2010

M. Ali KAYA
Adalet mülkün temelidir. Hz. Ömer (ra)

Adalet kainattaki dengedir. Dengenin bozulması zamanla her şeyi altüst eder. Adalet iki kefeli bir terazi, bir ölçüdür. Birinci kefesi hak sahibine hak ettiği ödülü vermek, ikincisi haksız olana hak ettiği cezayı vermektir. İnsana ve sosyal hayata bakan yönü ile adalet ödül ve ceza dağıtımı ile ilgili kurallardır. Adaletin tevziine hukuk sistemi denir. Kanunlar da hukuka uygun olmalıdır; aksi taktirde kanunun kendisi zulmün ve haksızlığın kaynağı olur. Bu nedenle devlet açısından istenen ve özlenen hukuk devletidir, kanun devleti değildir.

Adaleti Allah emretmiş ve insanlar tarafından uygulanmasını istemektedir. Dolayısıyla haklara saygı gösterecek, hakların kullanılmasını sağlayacak olan ve haksızlıkları giderecek olan insan ve bilhassa sorumluluk mevkiinde bulunan idarecilerdir. Haksızlığa uğrayanlara hak aramaları için gerekli kurumları oluşturmak ve hakkı kurumlar aracılığı ile alınıp adaletin sağlanması görevi başta devlete aittir. Fertler haklarını kurumlar aracılığı ile arar ve hak edene cezayı yine kurumlar verecektir. Aksi kargaşa, kaos ve zulüm olur.

Adalet, ödül ve cezaları düzenleyen mekanizma olunca sadece mali hususları değil, hak ve hürriyetler gibi dağıtılması mümkün olan tüm hususları kapsamaktadır. Ahlâkî hususlar ve fazilete ait konular hukuk sisteminin dışındadır. Çok evlilik ahlâkidir; ama eşitlik ilkesine aykırı olabilir ve bu hususlar adalet kavramı dışındadır. Buna benzer hususlar da böyledir.

Geleneksel olarak adalet dağıtımı ve hukuk sistemi, insan hak ve hürriyetlerinin korunması ve hakka tecavüz edenlerin nasıl cezalandırılmaları ve hakkının alınarak haklıya verilmesi ile ilgilidir. Bu nedenle filozoflar adaleti “hak sahibine hakkını vermek” şeklinde tarif etmişlerdir. “Yöneticiler adil oldukları sürece toplumlar barış ve refah içinde yaşayabilirler” demişlerdir.

John Locke adaleti “hayatın korunması, hürriyet ve eşitlik” ile eşit tutmuştur. Davide Hume adaleti çatışmalardan kaçınmak veya en aza indirmek olarak görür. Ona göre insanlar diğer insanlarla işbirliği yaparak hayatta kalabilir, ihtiyaçlarını karşılayabilir ve zengin olabilir. Bunun için herkesin uyacağı âdil kuralların belirlenmesine ihtiyaç vardır. Adalet ve adaletsizlik tek başına oluşmaz, diğer insanlarla beraber onlara zarar verip vermemekle ilgilidir.

Mülkiyete ilişkin adalet kuralları her şeyden önce mülkiyetin barışçıl şekilde kazanılması, rıza dahilinde aktarılması ve verilen sözlerin yerine getirilmesidir.  Bu durumda adalet hürriyete ve mülkiyete saygı göstermekle ortaya çıkar.

Kanunlar zorunlu olarak adil olmak durumundadır. Çoğu zaman kanunlar adil olmadıkları gerekçesi ile değiştirilmesi için kampanyalar düzenlenir. Adalet sisteminin yetkileri görev ve yargılama sisteminin  çeşitli kurulları aracılığı ile sınırlandırılmıştır. Hakimlerin tarafsız olmaları ve davalarda bir tarafı tutmamaları esastır. Yoksa adalet mekanizmasının kendisi zulme sebep olur.

Yargısal adalet kurallara saygı göstermekle ilgilenir. Yasaların içeriğinin adil olması ile ilgilenmez. Görevi kararların nasıl alınacağı ile ilişkilidir. Kurallara uymakla elde edilen sonuç âdildir. Herkesin aynı mesafeyi koşması, verilen sürenin aynı olması ve yetkililerin tarafsız olması gibi belirlenen kurallara uyularak yapılan bir koşunun sonucunun adildir. Farklı zamanlarda yapılan yarışmalarda farklı kişilerin kazanmaları adaletsizlik olarak kabul edilmez.

Hakimlerin ve savcıların kanunlarda yazılı olan adalet kuralları yerine kendi doğruları ve yaklaşımları ile karar vermeleri adalete yönelik bir tehdit olabilmektedir. Buna “Hukukî Aktivizm” adı verilir. Esasen yasaların suç saymadığı hususlar suç sayılmazlar. Hakimlerin kendi irade, inisiyatif ve görüşlerine çok fazla yer vermeleri adaleti zayıflatır ve adalete olan güveni sarsar.

Gelir dağılımında zorunlu olarak adaletin, yani “Ekonomik Adalet” olması gerektiği iddia edilmiştir; ancak bu mümkün görülmemektedir. En zengin ile en fakir arasında ciddi bir uçurum bulunan toplum da pekala adil olabilir. Refah ve gelir dağılımına ait bilgi adalet konusunda bir şey söylemez. Zira toplumsal refah ve zenginlik çalışma, yardımseverlik, rıza ile bölüşüm esaslarına dayanır. Adaletin burada ilgilendiği alan haksız mal kazanımı ile ilgilidir.

Adalet birden fazla kişileri kapsaması durumunda “toplumsal adalet” adını alır. Günümüz politikacıları tarafından en çok kullanılan popüler bir slogandır. Bunun nedeni de devlete ve onu idare edenlere kimin neye sahip olacağının yetkisini vermesidir.

Toplumsal adaleti savunanlar özgürce yapılan mübadelenin oluşturduğu ekonomik dağılımın adil olmadığını iddia etmektedirler. Onlara göre devlet gelir ve refahı ona sahip olanlardan alıp kendi himaye ettiği gruplara dağıtmaktadır. Bu ise  hak ve adalet ilkeleri ile çelişir. Dolayısıyla bu adalet anti-sosyaldir ve gerçek adalete zıttır. Toplumun adaleti sağlayamayacağı tezine dayanır.

Frederic Hayek toplumsal adalet düşüncesini hür bir toplumda anlamsız görerek bütünüyle reddetmiştir. İnsanların ihtiyaçlarına göre özgürce mübadelede bulunmalarına izin verildiği sürece herkes ihtiyacı olanı alacak ve hiç kimse bu özgürlük sürecini kendi amacına hizmet ettiremeyecektir.

Devlet gelir dağılımını düzenlediği ve dağıtımı kendisi yaptığı sürece adil olmayacak ve politik bir güç olarak refah kaynağı haline gelecektir. Politik gücü etkileyenler de haksız kazanç elde etmek için hak sahibi olduklarını iddia edeceklerdir. Bu durumda:

• Adil olmayan bölüşümü adil olmayan kişiler yapacaktır. Zorla yapılan dağıtımdan da çoğu insanlar memnun olmayacaklardır.
• Adil dağıtım göreceli olacaktır.
• Toplum devamlı değişkendir. Zamanla yapılan yasalar toplumun değişmesi ile adil olmayan sonuçlar doğuracaklardır. (Konut yardımı ve zorunlu tasarruf gibi…)
• Dağıtım refaha zarar vermektedir. İnsanlar çalışma yerine dayatılan kriterleri kazanmaya çalışacaktır; bu da zamanla üretimi düşürecektir.
• Dağıtım yapanlar daha fazla hak alma hakkını kendilerinde görecekler ve politik gücün tesirinden de kendilerini kurtaramayacaklardır. Politik siyaset siyasi olarak kendilerine destek olanları ister istemez destekleyecektir. Bu da adil olmayacaktır.

Sosyal adalet ilkesi totaliter sonuçları içermektedir. Bu da bireyleri devletin kölesi yapmaktadır. Halbuki insan başkasının amaçlarını gerçekleştiren bir araç olmamalıdır. İnsanın kendisi “Ahsen-i takvimde” yaratılan hür ve bağımsız, her şeyin kendisine hizmet ettiği en değerli varlıktır ve bu fıtrî hali korumak ve geliştirmekle yükümlüdür. Köleliği yasaklayan bu temel ilkedir. Hür yaratılan insanları köle haline getirmek insanlığa en büyük kötülüktür. Bu nedenle iki cihan serveri ve ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (sav) “Eyleme hiçbir nefsi kendi nefsine hamal, kırbacın düşse attan in de yere kendin al” buyurmuşlardır. Özgür birey yerine bağımlı birey oluşturmak insanlığa hizmet değil, insanlığı yok etmek demektir.

Her nevi istibdat ve baskıyı “insanlığın mahîsi” yani mahvedicisi olarak gören “Ben ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam” diyen hürriyetin bir fedaisi olan Bediüzzaman Said Nursi insanlığın dört devir geçirdiğini, beşinci devrin “Malikiyet ve Serbestiyet Devri” olacağı tespitini yapar. İnsanlık köle olmak istemediği gibi, “ecir” yani ücretli olmak istemediğini, mülkün sahibi, efendisi ve bağımsız/hür birey olarak yaşamak istediğini, insanın buna layık ve insanlığın da buna uygun olduğunu açıklar. Tabii ki hürriyetin olmadığı yerde adaletten de bahsedilemez. Adalet ancak hürriyetle beraber gerçek adalet olabilir.


Eşitlik, Adalet ve Fazilet:
Eşitlikçiler ahlakî bölüşümün gelir ve refah eşitliği olduğunu savunurlar. Gelirdeki belirsizliği adaletsizlik olarak değerlendirirler. Gerçekte ve fıtrî olanın eşitsizliğin doğal olduğudur. Eşitsizlik aynı işi aynı sürede yapanlara verilen ücretlerin eşit olmamasından doğar. Emeğe ve üretime ücret verilmelidir. Aksi taktirde tembellik ve beceriksizlik ödüllendirilmiş olur.

İhtiyaçlar bir zorunluluktur ve ihtiyaçlar istek ve arzulardan daha çoktur. Temel ihtiyaçlar ise gıda, giyecek, barınma gibi hayatta kalmayı sağlayan hususlardır. Bunlar aynı zamanda birer haktır. Bu nedenle diğer ihtiyaçlardan önde gelirler.

Eşitlikçilere göre temel ihtiyaçların karşılanması birer haktır ve zengin ülkelerdeki varlıklı insanların ellerinden zorla alınarak fakir ülkelerin fakir insanlarına dağıtılmalıdır. İhtiyaçlar ilkesi bunu gerekli kılar derler. Ancak ne olursa olsun bu iş “rıza” ve “gönüllülük” çerçevesinde yapılmalıdır. Zorla almak ve başkasına vermek haksızlıktır. Kur’ân-ı Kerim “Zekat”ın Allah rızası için verilmesi prensibi ile bu meseleyi halletmiştir. Temel ihtiyaç dışındaki ihtiyaçlar ise gerçekte ihtiyaç değillerdir ve bu ihtiyaçlar devamlı olarak değişiklik arz ederler. Yaşamak için böbreğe ihtiyacı olan birinin bu ihtiyacını gidermek için bir başkasından zorla böbrek alarak vermek zulümdür.

İnsanların diğer insanlara karşı yükümlülükleri aile, akraba, komşu, arkadaş ve yabancı olup olmadıklarına bağlı olarak değişiklik arz eder. Bir de çok çalıştığı halde işinde başarılı olmayanlar vardır. Bunlar bizde hayal kırıklığı meydana getirir. Ama ne ki üretilen şeyden ziyade üreticinin gösterdiği çabanın ödüllendirilmesi de saçmadır. Bu amelenin en çok ücreti alması, patron ve mühendisin çaba göstermediği için ameleden daha az ücret alması demektir.

Malların minimum maliyet ve çaba ile üretilebilmesi arzulanır bir şeydir. Bu da toplumun bütün fertlerinin aynı amaç ve hedef için çalıştığı düşüncesinden kaynaklanır. Malların minimum maliyet ve çaba ile üretilmesi hem etkinliği, hem de refahı artırır.

Toplum geniş çeşitliliğe sahip farklı amaçları olan bireylerden oluşur. Her iş meslek bir ihtiyaçtan doğmuştur. İhtiyaçların değeri açısından toplumda bir mutabakat yoktur. Öğretmenlik mi daha değerlidir, yoksa hekimlik mi? Her ikisi de yerine göre değerlidir. Kimin daha çok kazanacağı da ihtiyacın önemine göre değişmektedir. Değerler ise tamamen öznel olduğundan nesnel bir değeri de yoktur. Bir kısım değerler de yaratılıştan verilmiş yeteneklerden kaynaklanır. Özel bir beceri, güzel bir yüz ve tatlı bir ses fıtrîdir. Kişinin bu gibi nimetlerden dolayı övünmeye hakkı yoktur, ancak şükür ile mükelleftir. Şükür ise bu gibi nimetleri yaratılış ve veriliş amacına uygun yerli yerinde kullanmaktır. Bu gibi hususların toplumda pirim yapması da insanların verdiği değere göre değişir.

Hayek’e göre “maddi ödüllerin çoğunlukla insanların değerli gördükleri şeylere denk düşmesi ne arzulanan ve ne de uygulanan şeyler değildir. Bireylerin konumlarının akranlarının görüşlerine bağlı olmaması hür bir toplumun gerekli bir özelliğidir.

Liyakat ve fazilet değerleri belirlemede önemli bir ölçüdür. İyi bir eğitim alan ve üretken olan kişiler ödüllendirilir. Fakat ahlaki değerlere bağlı olmayan yaratılıştan ihsan edilen zeka, görünüm ve talih de birer unsurdur. Bunların rolleri asla inkar edilemez. Ancak Herbert Spencer’in dikkatleri çektiği gibi, hür bir toplumda değerleri bireyler ve gruplar değil, arz ve talep belirler. Bu da her gün milyarlarca insanların aldığı kararlar vasıtası ile piyasaya yansır.

Adalet haklar üzerine temellendirilir ve kurallara uymak ve uygulamakla gerçekleşir. Adalet iyi bir toplumun temelini oluşturur. İdarecilerin adil olması yeterli değildir. Toplumun da adaleti istemesi ve adalete yardımcı olması halinde gerçekleşir. Adalet bireyseldir. Toplumsal adalet talepleri adalet için bir tehdittir.


Etiketler:  Adalet Eşitlik Hak Hukuk Kanun Kanun Devleti Adalet mülkün temelidir Haklar Liyakat Fazilet Sosyal Adalet
 
< Önceki   Sonraki >
ADALET
HAK
HUKUK
LIYAKAT
HAKLAR
FAZILET
EşITLIK
KANUN
ADALET MüLKüN TEMELIDIR