Süleyman DEMİREL
Türkiye 1876’dan beri hemen hemen 140 seneye yakın bir süreden beri anayasa tartışır. Evvela Kanûn-ı Esâsî, sonra Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, sonra Anayasa bizim lügatimizde yer almıştır. Biz anayasalardan çok şey umarız. Sanki sıkıntılarımızın bütün nedenlerini, kusurları anayasada buluruz. İyi bir anayasa olsa, bu sıkıntılarımızın olmayacağı kanaatinde oluruz. Anayasanın yerilmesi, kabahatlendirilmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasetinde uzun senelerden beri yer almıştır. 1950 yılları esnasında yapılan eleştiriler, 1924 Anayasası’nın yerine 1960 askeri müdahalesiyle, 1961 Anayasası’nı getirmiştir. 1961 Anayasası çok değişik şekillerde mütalâa edilmiştir. Türkiye’nin aydın kesimlerine göre, bu çok büyük ve çok muhteşem bir anayasadır. Birçok çağdaş kavramları ve çağdaş kurumları getirmiştir. Ama Türkiye’nin yönetiminde sıkıntılar olmuştur. O zaman da yönetimdeki sıkıntılar anayasaya atfedilmiştir. Anayasa değişikliği gündem maddesi hâlinde hep durmuştur. 1961 Anayasası için söylüyorum, bu anayasa ile ülkenin yönetilmesinin zor olduğunu söyleyen benim. “Bu anayasa ile ülke gül gibi idare edilebilir” diyen merhum hukuk profesörü Nihat Erim, ama kendisi Başbakan olduktan bir süre sonra “Bu anayasa lükstür” diyebilmiştir ve anayasa değişikliklerine gidilmiştir.
Sonra 1980’e gelinmiştir. 1980’e gelirken Türkiye bir anarşi dönemi yaşamıştır. Anarşi dönemi içerisinde de Türkiye’de çok büyük sıkıntılar olmuştur, kan dökülmüştür. Yani, Türkiye yönetilemez hâle gelmiştir. Bu defa 1980 askeri müdahalesi yeni bir anayasa getirmiştir, bu da 1982 Anayasası’dır. 1982 Anayasası ile geçen 30 seneye yakın süredir Türkiye idare ediliyor.
Bu Anayasa yüzde 92 oyla referandumdan geçmiştir. Referandumdan geçtiği günden itibaren eleştirilir. 1990’lı yıllarda bu anayasada daha çok değişiklikler yapılmıştır. Ama şimdi görüyoruz, gayet kesif bir çalışma var. Bu anayasada daha yeni değişiklikler yapılması isteniyor. Yani bu bir tükenmez tartışmadır, adına öyle diyelim. Yani şunu demek istiyorum; bu tartışmaların tabiatında tükenmezlik vardır.
Şimdi bugün konuşulan değişiklikler de yapılsa, referandumdan da geçse, ertesi günden itibaren tartışılmaya başlanacaktır. Bu tartışmalar bir demokratik toplumda kaçınılmazdır. Anayasaların, bir sistematiği vardır. Bu; tutarlılık demektir. Bölük pörçük yapılan değişiklikler, bu sistematiği de bozmaktadır.
Yalnız bir yerden itibaren siz anayasaları kaldırıp yerine yeni anayasa yapmak suretiyle, anayasaya olan saygıyı ve güveni orta yerden kaldırıyorsunuz. Halbuki anayasa üstün kitaptır. Böyle her 10 senede bir, her 20 senede bir tümüyle veya büyük kısmıyla ortadan kaldırılması hukuk devletini güçleştiriyor. Türkiye, 1924 Anayasası ile idare edilemezdi, doğru. Ama, bunu tümüyle kaldırıp yerine tümüyle bir anayasa koydu, ondan sonra anayasaya olan güven Türkiye’de tümüyle kalktı. Dokunulmazlığı olmalıdır anayasaların. Her aklımıza geldiği zaman kabahati anayasada bulup, hemen bu değişmelidir gibi tartışmalar son bulmalı veyahut da bunlar güncel olmaktan çıkmalı. Bence en önemli meselelerden birisi anayasaya olan güvenin mutlaka ayakta tutulması lâzım.
Anayasa, millet ile devlet arasındaki mukaveledir. Bu mukavelenin böyle her tarafı delik deşik bir duruma düşürülmesi de yanlış. Anayasa değiştirilmesi ihtiyacı çıktığı zaman, bence bunların uzun süre tartışılması da yanlış. Bu ihtiyaç eğer genel kabul görüyorsa, bir geniş mutabakatla değiştirilmelidir.
Şuraya gelip söyleyeyim; anayasaların nasıl değiştirileceği bizatihi anayasanın içinde mevcuttur. Buradan şu çıkar; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde aritmetik bakımından kafi sayınız varsa, diğer kanunları yaptığınız gibi, anayasa da bir kanundur, anayasada değişiklik yapabilirsiniz. Yalnız, eğer bu yaptığınız değişiklik, halkta bir genel kabul görmüyorsa, bu değişiklik Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası yerine değişikliği yapanların anayasası olarak anılır. O taktirde de kafi saygıyı görmez.
Onun için anayasa üzerinde değişiklik yaparken veya yeni bir anayasa yaparken, bunun mümkün olduğu kadar Türkiye’nin tümünün yasası olacağına göre, geniş kitlelere mal edilmiş olması lâzım. Ama şunu söyleyelim; mal edilmemiş olursa anayasa değişikliği yapılmaz mı, yapılır. Yapılır, ama tartışma bitmez.
Şimdi Türkiye hangi safhada? Türkiye şöyle bir safhada; bugünkü siyasi iktidar anayasa değişikliği yapılmasını istiyor, bu anayasa değişikliğinin referandumsuz yapılabilmesi için aslında 367 oy lâzım. İktidarın 367 oyu yok. 367 oyu sağlayabilmesi için muhalefetle mutabakat sağlaması lâzım. İki büyük muhalefet partisiyle o mutabakatı da sağlayamıyor. Ya da bu muhalefet partilerinin dışında Meclis’te diğer partilerin milletvekilleri ile bağımsız milletvekillerine ait oylar var. Yani, Meclis’in içerisinden 367 oyu çıkarabilmeyi deneyecektir. Birinci olarak bu aritmetiği sağlamayı deneyecek, bu aritmetiği sağlasa bile, yapacağı değişiklik yine de AKP Anayasası adını taşımaktan ileriye gitmez.
Muhalefet partileriyle bir mutabakat sağlayamıyor. O taktirde ya mutabakat sağlayacağı yere kadar beklemesi lâzım, yahut nerede mutabakat sağlıyorsa onu yapması lâzım. Veya üçüncü şekil, “You go your way, I go my way” yani “Sen yoluna git, ben yoluma giderim” der, bu taktirde de yaptığı anayasa bir hükümet partisinin anayasası olur ve bu anayasanın karşısında olanlar ki, önemli bir çoğunluk olacaktır, gayet tabii ki şartlarına uyacaklardır, başka çaresi yoktur, ama kendi anayasaları gibi mütalâa etmeyeceklerdir ve sanki yabancılaşacaklardır. Bu fevkalâde kötü bir görünüm olur. O itibarla bugün yapılan tartışmaları Türkiye’nin meselelerini çözecek bir anayasa değişikliği olarak görmüyorum. Aslına bakarsanız, bu değişiklikler yapılsa, Türkiye’nin bugün acil olan hangi meselesinin halledilmiş olacağını da bilmiyorum.
Türkiye’nin bugün en önemli ihtiyacı adalet dağıtımıdır, adaleti bağımsız ve tarafsız yargıyla sağlayacaktır. Bugünkü şikayetler yargının siyasallaştırılmasından geliyor. Bu şikayetler yüksek yargı organlarından geliyor ve barolardan geliyor. Bu çok önemli bir olaydır. Yani, bu anayasa değiştirme olayından daha önemli bir olaydır. Eğer yargıyı siyasallaştırırsanız, adaleti tarafsız ve bağımsız bir şekilde dağıtamazsınız. Yani o zaman adalet sağlayamazsınız. Bu taktirde insanların adil yargılanma hakkı zedelenmiş olur. İşin bir bu tarafı var.
İkinci bir tarafı da var. Bu güncel bir hadise. Bu yargı organları ile siyasi iktidar arasındaki sürtüşmeden doğdu ve siyasi iktidar yargı organlarına kendi isteğini yaptırmak istedi, bundan doğdu. Halbuki onlar bağımsız yargı, tarafsız yargı olma durumunu muhafaza etmek istediler.
İkinci mesele, bunu çok önemsiyorum, Türkiye’de adalet dağıtımı fevkalâde yavaş. Türkiye’nin çok iyi yetişmiş hâkimleri var. Çok iyi yetişmiş savcıları var. Çok iyi yetişmiş avukatları var. Yani sav, savcı ve karar verecek mekanizmalar var. Niye bu mekanizma ya da bu sistem daha iyi çalışıp daha çabuk adalet dağıtmıyor. Eğer Avrupa ile mukayese ederseniz, Avrupa’da seneden seneye devreden dava sayısına bakarsanız, Türkiye’de bunun en az 10 misli fark var.
Bir ikincisi, bizatihi yargı organlarının başkanları senelik toplantılarında söylüyorlar, diyorlar ki, “ortalama bir dava altı yıl sürüyor”. O zaman, “geciken adalet, adalet değildir” deniyor. Türkiye bundan çok muzdariptir. Çok basit bir dava aylar alıyor, yıllar alıyor ve bunun karşılığında da birçok sıkıntılar meydana çıkıyor. Yani, en basit bir alacak davası aylar alıyor, bir çek davası aylar alıyor. Hele büyük davalar 10-15 sene sürüyor. Zaten hükme varıldığı zaman da birçok haksızlıklar meydana çıkıyor. Şöyle haksızlıklar oluyor; senelerce tutuklu tuttuğunuz kişiyi beraat ettiriyorsunuz, ona haksız infaz yapılmış oluyor.
Bence Türkiye ne yapıp edip bu yargı reformunu yapmalı. Ama bu değil yargı reformu. Yani, kanaatimce Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısını artırarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üye sayısını artırarak, kompozisyonu değiştirerek bunu yapmış olmazsınız. Gelin, usul kanunlarında ve diğer kanunlarda yapılacak değişiklikleri bulun çıkarın. Bunu da ancak yargının kendisiyle yaparsınız. Fakat, kavgalı olduğunuz bir yargıyla bunları da yapamazsınız.
Şunu da ifade edelim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir çok sorunu var, fakat ne yapıp edip, bir yerden ve birtakım ihtiyaçlarından kesip yargının daha iyi işlemesini, adaletin daha çabuk dağıtılmasını ve halka adalete güven duygusunun daha iyi verilmesini Türkiye Cumhuriyeti Devleti sağlamalı. Bu sadece bir siyasi iktidarın işi değildir, bence Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin önünde duran en önemli meseledir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin birinci meselesi asayiştir, iç huzurdur, terördür, yani terörü önleme, iç huzuru sağlama ve asayişi sağlamadır. Bunu hukuk devletinin kurallarıyla sağlamalıdır. Bununla atbaşı olan meselesi ise adalet dağıtımını çabuklaştırmak, yargıyı daha iyi işler hâle getirmektir.
Burada deniyor ki, “yargı hizmetinde 9 bin kişi var, halbuki 20 bin kişiye ihtiyaç var”. 20 bin kişiye ihtiyaç varsa, muayyen bir zaman içerisinde 20 bin kişi bulunur ve konur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu kadar mühim bir hizmet için 10-11 bin yargı elemanı daha bulmaya gücü yetmez mi? Yetmesi lâzım. Yani bugünkü hükümetin veya yarınki hükümetlerin en başta yapması gereken iş budur.
Şunu da söyleyelim: Tabii ki bu arada yine Türkiye’de askeri yargı ile sivil yargı arasında sürtüşmeler oldu. Bu mesele de kesilip atılmalıdır. Yani, kim askeri yargıya gidecek, kim sivil yargıya gidecek bu konu kesilip atılmalıdır. İşte bunun için anayasa değiştiriyoruz diyorsanız, bunu pekâlâ muhalefetle anlaşarak yapabilirsiniz.
Efendim, Geçici 15’inci madde değişmelidir, kalkmalıdır. Geçici 15’inci madde zaten orada lüzumsuz duruyor, yanlış duruyor. Geçici 15’inci maddeyi kaldırmayı düşünüyorsanız, pekâlâ onu muhalefetle mutabık kalarak yapabilirsiniz. (1) Ama illâki ben Anayasa Mahkemesi’ni elime geçireceğim, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu elime geçireceğim, yani yargıyı elime geçireceğim, maksat yargıyı işler hâle getireceğim değil, yargıyı elime geçireceğim diyorsanız, o zaman devleti ele geçirmek için bir adım daha atıyor şeklindeki ithamlardan kurtulamazsınız. Bugün yapılan da odur.
Yani işte görüyorsunuz, YÖK’ü ele geçirdi, RTÜK’ü ele geçirdi, başka birtakım organları ele geçirdi. Şimdi de sıra yargıya geldi, yargıyı ele geçiriyor. Bu noktaya gelirsiniz. Burada da şunu söyleyelim; bence bu tartışmalar fevkalâde üzücü. Yüksek yargı mensuplarının, yüksek yargı yönetiminin yargıyla ilgili Anayasa’da yapılacak değişikliklere karşı çıkmalarına kulak asılmamasını fevkalâde üzücü buluyorum. Burada söyleyeceğim bunlar. Tabii meselenin içi de var, ama şimdi burada ona girmeyeceğim.
**
(1) 1982 Anayasası’nın Geçici 15’inci maddesi 12 Eylül 1980 ihtilâlini yapan Milli Güvenlik Konseyi’nin, Konsey yönetiminde kurulmuş hükümetlerin, Danışma Meclisi’nin üyelerinin ve bunlar tarafından yetkili kılınmış organ, mercii ve görevlilerin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali ve hukuki sorumluluk iddiası öne sürülemeyeceği ve bu maksatla yargıya başvurulamayacağına ilişkin hüküm, yani 12 Eylül yönetimin yargılanmasını engelleyen hüküm.
**
Kaynak: Bu makale EkoEnerji Dergisi Nisan-2010 sayısında Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’ın Süleyman Demirel ile yaptığı Mülakat’tan alınmıştır. Bakınız: http://www.ekoenerjidergi.com/node/104
Etiketler: Anayasa Tartışması Yargı Reformu Anayasa Süleyman Demirel Referandum Meclis 1982 Anayasası |