Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Hukuk arrow Demokrasi, Piyasa Mekanizması, Özgürlük
Advertisement
Demokrasi, Piyasa Mekanizması, Özgürlük PDF Yazdır E-posta
Salı, 10 Şubat 2009

Ahmet İhsan
www.kritize.net
Bir önceki yazıda (CHP parti oluyor) demokrasinin bir nevi piyasa mekanizmasına benzediğini, bu yönüyle de aynen tüketicilerin tercihlerine seslenemeyen üreticilerin piyasadan ayrılmak zorunda kalması gibi, seçmenlerin tercihlerine seslenemeyen siyasal partilerin de aktif siyasal hayattan silineceğini belirtmiştim. Bu yazıda bunu Türkiye demokrasi tarihini de içine alacak şekilde açmaya ve demokrasiyle (demokrasiden kasıt demokratik seçim mekanizmasıdır; liberal demokratlığın gerektirdiği özgürlük, hoşgörü, çoğulculuk, hukukun –adaletin- üstünlüğü ilkelerini bir kenara bırakıyoruz) çözülemeyecek problemlere değinmek istiyorum.

Uygar ve özgür bir ülkenin vazgeçilemez öğelerinden bir tanesi de devletin müdahalesinden bütünüyle uzak piyasa ekonomisidir. Her ne kadar ulema arasında bu konuda ihtilaf olsa da 20. yüzyılın önemli politik iktisatçılarından Ludwig von Mises, ekonomik özgürlük ile siyasal özgürlüğün içiçe geçtiğini, biri olmadan ötekinin eksik kalacağını savunmuştur. Ekonomik özgürlük demek piyasa ekonomisi demektir. Piyasa ekonomisi ortadan kaldırıldığında bütün siyasi özgürlükler ve haklar ortadan kalkar.(1)  Bir başka eserinde de “özgürlüğü yaratan kanunlar, anayasalar, vs. değil; piyasa ekonomisidir. Bu sayılanlar sadece rekabetçi ekonomik sistemin insanlara sağladığı özgürlüğü polis gücüne karşı korurlar.”(2)

 

Peki piyasa ekonomisi insanların özgürlüğünü nasıl sağlar? Buna Mises’ın verdiği cevap rekabettir. Rekabetçi sistemde bir işçi herhangi bir işverenin insafına bel bağlamak zorunda değildir. İşveren işine son verdiğinde -tam rekabet piyasasının emek akışkanlığını maksimum düzeye çıkarması neticesi- işçi bir başka iş bulabilir. Benzer biçimde bir tüketici de yapacağı alışverişi tek bir esnaftan yapmak durumunda kalmaz, tek bir malı almak zorunda kalmaz, tercih hakkı mevcuttur. Piyasa mekanizması her insana sonsuz imkanlar sunarak bireyleri özgür kılar. Buna karşılık, üretim araçlarının kamusal bir otoritenin elinde olduğu totaliter rejimlerde iktidardaki hükümet insan hayatının hemen her yönünü kontrol altına alabilir. Mises’ın deyimiyle “ekonomiyi bütünüyle devlet güdümüne sokan totaliter sistemlerde bireye bırakılan tek özgürlük, o da önlenemediği için, intihar etmek özgürlüğüdür.”(3)  Dolayısıyla politik ve içtimai özgürlük yalnızca üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde bulunduğu yerlerde olabilir.

Demokrasi bir nevi piyasa mekanizmasıdır dedik, aynı şekilde piyasa mekanizması da demokratik tercih hakkının tüketicinin elinde saklı bulunduğu bir sistemdir. Demokrasi de,  piyasa mekanizması da tercih hakkını hizmeti/malı alan kişinin tercih hakkını elinde tutmasından ötürü birbirinin aynısıdır. Bir tüketici çıktığı alışverişte aynı metayı üreten A veya B şirketi/markası arasında tercihte bulunur, alışverişini A veya B şirketine oy atarak gerçekleştirir. Aynı şekilde bir seçmen de “içtimai hayattaki düzen” ihtiyacını karşılamak için  A veya B partisi lehine oy kullanır.Dolayısıyla piyasa mekanizması ile demokrasi, tercih hakkının tüketicide olduğu bir seçim sisteminin iktisadi ve siyasi unsurlarıdır.

TC siyasi tarihini de bu bağlamda ikiye ayırabiliriz. 1923-1946 yılları arasını, bir devlet partisinin diğer siyasal partilere yaşam hakkı vermemesini, devletin siyasal hayattaki monopolü, yani bütünüyle müdahale edilmiş bir siyasal piyasa mekanizması; 1946’dan günümüze kadarki süreci, bir bürokrat partisinin diğer siyasal partiler karşısında devlet tarafından ayrıcalıklı kılınmasını, devletin siyasal hayattaki düzenleyici rolü, yani müdahale edilerek etkinsizleştirilmiş bir siyasal piyasa mekanizması olarak değerlendirmek sanırım yanlış olmaz.

Geçen yazıda demokratik mekanizmaların yerleşmeye başladığını, bu nedenle de CHP’nin artık “demokratik piyasa”nın gereklerini yerine getirmesi gerektiğinin farkında olduğunu söylemiştim. İçinde yaşadığımız dönem devletin siyasal piyasa mekanizmasından elini yavaş yavaş çekmeye, demokratik piyasayı serbest bırakmaya başladığı bir dönem. CHP’nin “devlet”i değil de, “halk”ı muhatap kabul etmeye başlaması başka nasıl açıklanabilir?

Ne zaman ki rasyonel bireyler, siyasal veya ekonomik piyasada kendi tercihlerini özgürce gerçekleştirecek ve bu tercihlere devletin bir müdahalesi olmayacak; işte o zaman uygar ve özgür bir ülke olmamızın önünde içsel bir engel kalmayacak kanaatimce.

Bununla birlikte demokrasinin toplumsal sorunların bütününe çözümler ürettiği düşüncesine kapılmak hem yanlıştır, hem anlamsızdır. Demokrasinin paradoksları, seçmen tutarsızlıkları, demokrasinin bir yönüyle de tüketim malı olduğu4, katlanma ve pazarlık maliyetlerinin yüksekliği, doğrudan demokrasilerin yöneten-yönetilen ayrımını kaldırıp “hesap verme”yi gözardı etmesi vb. sorunları bir kenara bırakalım (belki bir gün değinebiliriz); din ve vicdan özgürlüğü, doğal haklar, içtimai ilişkiler gibi Locke’un öngördüğü “doğal düzen”de bireylerin devlete ihtiyaç duymadan kendi aralarında ve vicdanlarında çözdüğü problemlerin demokratik siyasal organ tarafından tartışmaya açılması yanlıştır.

Örneğin, geçtiğimiz yıla damgasını vuran “üniversitelere başörtüsü ile de girilebileceği” hakkındaki anayasa değişikliklerini (md. 10 ve 42) ele alalım. Anayasa Mahkemesi tarafından -yetkisi dışında olmasına karşın- iptal edilen bu anayasa değişikliklerinde öz olarak üniversitelerde kılık-kıyafetin serbest olması gerektiği yer alıyordu ve mecliste 411 kişinin olumlu oyuyla kabul edilmişti. Peki ya 411 red oyu çıksaydı, başörtülüler üniversitede eğitim görme haklarından mahrum mu edileceklerdi? (Gerçi rejimin ‘kendi düzenine bile sığamaması’ neticesinde 411 kabule karşın mahrum edildiler.)

Söylemek istediğim şudur ki, birilerinin haklarını vermek veya almak demokratik çoğunluğa bırakılacak değildir. Her bireyin insan olması hasebiyle doğuştan gelen hak ve özgürlükleri vardır, bunlar ne pazarlık konusu edilebilir, ne de birileri tarafından verilir veya alınır. Haklar ve özgürlükler bizlere devletin lütfu değildir, siyasilerin lütfu da değildir; olsa olsa yaratıcının lütfu olabilir.

Özetle: Demokrasi, yaşadığımız çağda ve insani tekamülün getirdiği son noktada en etkin, en adil, en eşitlikçi yönetim biçimidir. Lakin bireyin din ve vicdan özgürlüğüne saygı gösterildiği, düşünce ve ifade özgürlüklerinin hukuki teminat altına alındığı, ekonomiye yön verenin piyasada işlem yapan rasyonel bireyler olduğu, bireye “birey” olduğu için değer verildiği, yasa önünde eşitlik ilkesinin geçerli olduğu ve devletin tüm bunları kapsayacak şekilde sınırlandırıldığı bir minimal devlette yönetim biçiminin ne olduğu da çok önemli değildir.

1) Mises, Human Action, s.280
2) Mises, The Anti-Capitalist Mentality, s.99
3) Mises, a.g.e., 82
4) R. D. Auster ve Morris Silver, The State as a Firm: Economic Forces in Political Development


Etiketler:  Demokrasi Piyasa Mekanizması Özgürlük CHP Hukuk Devleti Başörtüsü Sorunu
 
< Önceki   Sonraki >
HUKUK DEVLETI
DEMOKRASI
CHP
ÖZGüRLüK