| HUKUKUN MÜEYYİDESİ |
|
|
|
| Pazar, 09 Ağustos 2009 | |
M. Ali KAYAİslam hukuku hakları “Hukukullah” ve “Hukuk-u İbad” olmak üzere ikiye ayırır. Hukukullah sadece bireyi değil toplumu ilgilendiren ve umumun menfaatine taalluk eden haklardır. Buna modern hukukta buna “Âmme Hukuku” denir. Hukuk-u ibad ise, muayyen bir şahsa ait olan hukuktur. Buna da “hukuk-u şahsiye” denir. Kamu hukukuna veya Âmme hukukuna “Hukukullah” denmesinin sebebi de bu hukukun şahsî hukuktan daha önemli olması ve bundan dolayı şanını yüceltmek ve önemini ortaya koymak içindir. İslam hukuku insanın fiillerinden doğan tüm hayırlı faaliyetlere “Amel-i Salih” olarak bakar. “Salih amel ise, maddi ve manevi hukuk-u ibada tecavüz etmemek ve hukullahı da bihakkın ifa etmekten ibarettir.” (Mesnevi Nuriye, 1994, s.98) Gerçi “Hukukullah” da “Hukuk-u İbad” da Allah'ın insanlara emanet olarak tevdi ettiği “Adaleti” gerçekleştirmeyi amaçlar. Ancak hukukullah’ın hukuk-u ibaddan farkı bireyler tarafından affedilemez olmasıdır. Birey kendi hakkından vazgeçse de umuma yapılan tecavüz olduğu için hâkim konuyu “âmme/kamu davası” olarak görür ve mutlaka buna bir müeyyide uygulayarak adaleti sağlamaya çalışır. Bunun amacı “toplumun güvenini ve huzurunu sağlamak”, toplumda yaşayan insanları korkudan kurtarmak ve toplumun idareciye olan güvenini temin etmektir. İslam hukukunda hak, sabit ve hakkında şek olmayan ve birine mahsus olan şeydir. Bir emanet-i ilâhiyedir. Amaç adaleti temin etmektir. Kur’ân-ı Kerim bu konuda genel esaslar va’zetmiş, teferruatı ve uygulamayı akla havale etmiştir. Akıl da adaleti gerçekleştirmek için elbette bir usul ve esas dâhilinde koyduğu kurallarla bunu sağlamaya çalışacaktır. Bundan da kanunlar ve kurallar meydana gelecektir. Kur’ân-ı Kerim “Allah adaleti emreder” (Nahl, 16:90) demiştir. Sonra “hısım ve akraba da olsa taraf tutmayın ve adaletten taviz vermeyin” (En’âm, 6:152) buyurmuştur. “Bir kavme olan kininiz ve düşmanlığınız sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin” (Mâide, 5:8) emretmiştir. Allah'ın bu emirlerinin uygulanması nasıl sağlanacaktır? Elbette eşit muamele ile olacaktır. Hissiyatı ve iltiması karıştırmayarak eşit muâmele nasıl yapılacaktır? Elbette herkesin kabul ettiği âdil ve belli kuralları işleterek olacaktır. Bu kurallar nasıl oluşacaktır? Elbette belli mantık silsilesi, usul ve esaslarla çıkarılan kanunlarla olacaktır. Kanunları ise akıllı insanlar akıllarını kullanarak, istişareyi ve tecrübeyi hesaba katarak, müzakereler sonunda yapacaklardır. Sonra uygulayıcılar bu kanunlara göre hükmedeceklerdir ki adalet sağlansın, iltimas ve hissiyat karışmasın. Hak eden hakkını alsın, haksız olan da yine kanun ve kurallara göre cezalandırılsın ve herkese eşit muamele yapılsın ki adalet ve hakkaniyet sağlansın. Gücün ve kuvvetin şahsın elinde olmasına “istibdat”, gücün kanunlar elinde bulunmasına da “hürriyet ve adalet” denir. Adalet ancak hürriyetle sağlanabilir. Kişinin baskı altında olduğu, vicdanların ve bedenlerin baskı altına alındığı, kişi “doğruyu söylersem acaba başıma neler gelir” endişesi içinde olduğu yerde adalet elbette sağlanamaz. İdarecilerin kanunları uyguladığı, hâkimlerin kanunlara göre hüküm verdiği yerde halk da kanunlara saygı gösterir. Kanunların uygulamasında eşitliğin olduğu, insanların doğruyu söyledikleri zaman endişe ve korku içinde olmadığı ve kendisini güvende hissettiği yerde herkes adalete yardımcı olur. Halkın adalete güvendiği ve yardımcı olduğu yerde de adalet sağlanır. Böyle bir toplum da âdil toplum olur. Dolayısıyla idarecinin adil olabilmesi toplumun adaleti istemesi ve adalete yardımcı olması ile mümkündür. Kuvvet kanunda olursa adalet sağlanır, kuvvet kanunda olmazsa o zaman her idareci bir müstebit durumuna düşer. Uygulayıcılar kanun namına hareket eder, kanunlar da adalet ilkelerine göre düzenlenirse o zaman adalet ve hürriyet ortamı oluşur. Yoksa istibdat ve baskı, zulüm ve haksızlık daima hükümferma olmaya devam eder. (Divan-ı Harb-i Örfî, 1993, s.65) Hukuk uygulamada bir müeyyide ister. Kanunlar kendi kendilerine hükmedemez ve kanuna uymayanlara kendi kendine ceza veremez. Elbette kanunları bir uygulayan olacaktır. Uygulayıcı kanun namına hareket ettiği için ve gücünü kanundan aldığı için kanunu yürürlüğe koyan gücü arkasında bulacağından dolayı çok güçlü olacaktır. Kanunlar kendilerine saygı göstermeyenlere ve kanuna uymayanlara gereken cezayı verecektir ki saygınlık kazansın. Bu husus da yine kanunla belirlenecektir ki devletler bu konuda “Ceza Yasaları” çıkarmış ve uymayanlara burada belirlenen cezalar verilmiş ve mahkemeler yoluyla uygulanmıştır. Adaletin sağlanması ancak böyle bir mekanizma ile gerçekleşir. Hiç kimse kendi kendine kanun koyamaz ve kendi kendisine uygulayamaz. Hukukun uygulamasında birinci müeyyide doğrudan doğruya toplumun kendisidir. Toplumun manevi baskısı, kınaması ve ayıplamasıdır. Buna “örfî müeyyide” denir. İkincisi devletin müeyyidesi vardır. Buna da “kanun gücü” adı verilir. Devlet kurumları vasıtasıyla yasaların uygulanmasını takip eder, uymayanları yine kurumları aracılığı ile cezalandırır. Devlet hükümet eliyle, devletin idarî ve kazâî kurumlarıyla kanunları uygulayarak toplumun huzur ve güvenini, fertlerin de haklarını korur. İslam Hukukunda devlet ve hükümet vardır. Kanunların uygulanmasında bunların gücü elbette etkindir. Fakat hukukun korunmasında ve kanunların uygulanmasında asıl müeyyide yasalar ve devletin gücü değildir. Asıl müeyyide Müslümanların vicdanlarına hükmeden “Allah korkusu” ve “Ahiret duygusudur.” Kanunların uygulamasında sadece devletin gücü yeterli değildir. Vicdanlarda bulunan “hiss-i dini” daha önemlidir; ancak her ikisi beraber bulunursa o zaman kanunların uygulanması daha da kolay olacaktır. İslam milletinin saadeti ve mutluluğu saadeti ancak İslamiyetle mümkündür. Sosyal hayatın mükemmel işlemesi ve dünya saadeti de ancak “Şeriat-ı İslamiye” ile, yani “İslam Hukuku”nun uygulanması ile mümkündür. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zir-ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Bunlar da kanunları kendi keyiflerine göre uygularlar. O zaman kanunlar adalete değil zulme hizmet eder. Adaletin sağlanması ve hukukun korunması için vicdanın derinliğinde hükmeden “Allah korkusu ve ahret duygusu” bulunmalıdır. İmandan kaynaklanan bu duygu nefis ve hevesten gelen suç işleme meyelanını durdurur. Kişiye sadece devletin ve kanunun korkusu değil, kalbinde bulunan manevi yasakçı suçtan korur. Bu bulunmadığı zaman “maslahat-ı beşeriye” yerine “adalet perdesi altında garazlar, zâlimâne ve tarafgirâne cereyanlar müdahale eder” hükümlerin ve kanunların tesiri kırılır. Çünkü iman, kalbde, kafada daimî bir mânevî yasakçı bıraktığından, fena meyelânlar histen, nefisten çıktıkça 'yasaktır' der, tard eder, kaçırır. İnsanın fiilleri kalbin, hissin temayülâtından çıkar. O temayülât, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûp etmez. Sonuç olarak, cezalar Allah’ın emri ve adaleti namına icra edilirse hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem de insanda bulunan diğer duygular müteessir ve alakadar olur. Allah adına ve onun namına olmazsa yalnız vehmi müteessir eder. Bu da kanunun yakalanırsa cezaya çarpılma vehmidir. Bu da fayda vermez. Allah'ın emrine uygun olamayan cezalar da adalet olmaz. Hakiki adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah'ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner. İnsanlık aklını başına alıp adalet-i ilâhiye namına ve hakaik-ı islâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa maddi ve mânevi kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, ye’cüc ve me’cüclere teslim-i silah edecektir. (Hutbe-i Şâmiye, 1996, s.79-83) Etiketler: Hukuk Hukukun Müeyyidesi Hukukullah Hukuk-u İbad Âmme Hukuku Modern Hukuk Adalet Hürriyet İstibdad |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|