Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Hukuk arrow İbadetlerin Hakkını Vermek
Advertisement
İbadetlerin Hakkını Vermek PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 04 Ağustos 2011

M. Ali KAYA
“İbadet abdin Allah’a karşı bir hizmetidir.”
(İşaratu’l-İ’câz, 21) Bu hizmet de ancak Allah’ın istediği şekilde olursa makbul olur. Kişinin kendi aklına göre ve hevesine uygun yapılan şeyler ibadet sayılmazlar. “İbadet Allah’ın emirlerini yapmak ve nehiylerinden kaçmaktan ibarettir. İbadet imanı kuvvetlendirir, Halık ile kul arasındaki münasebeti sağlar, dünya ahiret işlerini tanzime ve iki cihanın saadetine vesiledir.” (İşaratu’l-İ’câz, 83)

İbadet fikirleri Sani-i Hakîme çevittirir. Abdin Allah’a teveccühünü, itaat ve ınkıyadını temin eder. İnsanın kâinattaki nizama ve düzene uymasını, hikmet dairesinde hareket etmesini sağlar. İbadet kâinatta cereyan eden külli kanunların merkezi hükmündedir. İnsanın kâinatta cereyan eden külli kanunlara uymasını sağlar.

Emirleri imtisal ve nehiylerden ictinab etmek sayesinde bir fert toplumda pek çok mertebelere nispet peyda eder, bir fert bir nev hükmüne geçer. Pek çok hukuklar, haysiyetler, irşatlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Kişi o emirleri imtisal etmez ve yasaklara uymazsa o vazifeler payimal olur.

İnsan iman ve ibadetle bütün müslümanlarla bir münasebet kurar. Bu da sarsılmaz bir kardeşlik ve bağlılığa sebep olur. Bu da hakiki bir muhabbete sebep olur. Toplumdaki barış ve huzurun kaynağı da zaten uhuvvet ve muhabbettir.

İbadet şahsî kemalata sebeptir. Zira, “insan cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.

İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.

İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar. (İşaratu’l-İ’câz, 85)

Sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp iman ile imtisal etmeyenler ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükran ile hürmette bulunmayanlar için rububiyetin ebedî karargahında elbette bir dâr-ı mükâfat ve mücâzat olacaktır. (Mesnevi-i Nuriye, 40)

Bir fillin ibadet olması için üç şart vardır: birincisi emredilmiş olmasıdır. İkincisi ibadete hayat veren niyet olmalıdır. Üçüncüsü ibadetin ruhu olan ihlâsın bulunmasıdır. Bu üç şartın bulunması ile ibadet, ibadet sayılır ve Allah katında makbul olur. Evet niyet günahı sevaba, sevabı günaha kalbeder. Evet niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder. (Mesnevi-i Nuriye, 51)

Yüce Allah tüm insanlığa hitap ederek “Ey insanlar! Sizi yaratan Rabbinize ibadet edin!” (Bakara, 2:21) buyurur. Bu ayette insanların tümüne ibadet emredilmesinin anlamı kafire, münafığa ve mü’mine göre değişmektedir. Bu ayetteki “İbadet ediniz” emri, kâfire “İman etmeye” münafığa ihlâsla ibadet etmeye, mü’mine ise ibadete devam ve sebat etmeye emirdir. Mü’mine nazaran ibadetin arttırılmasına, kafire göre ibadetin şartı olan iman ve tevhidle iman etmeye, münafıklara göre ihlasa emirdir.

İbadet ikiye ayrılır. Biri müspet, diğeri menfidir. Emredileni yapmak, yani farzları ve vacipleri yapmaktır. Menfî olan ibadet ise Allah’ın yasakladığı şeylerden sakınmaktır. Bir haramı terk etmek vaciptir. Haramdan kaçınma niyeti ve takva namıyla ve günahtan kaçınma kastı ile yapılan ehemmiyetli bir âmâl-i salihadır.

1. İmanın ve Kelime-i Tevhidin Hakkı:
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne iman ediniz…” (Nisa, 4:136) ferman eder. Yüce Allah’ın iman edenlere “İman edin” ferman etmesi, imanın bir defa “İnandım” demekle tamam olan bir ibadet olmadığını, devamlı olarak imanı yenileme ve imanı takviye etme ve imanı artırma gereğine işarettir.

Ben cinleri ve insanları beni tanısınlar, bana iman ve ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 51:56) buyuran yüce Allah ibadetin öncelikli olarak imanla başlayacağını ifade etmiştir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Ayetü’l-Kübra” isimli risalenin başında bu ayeti izah ederken “İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi kâinatın yaratıcısını tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır. Ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir” demektedir.

“İman bir defa yapılan bir ibadet değil midir?” şeklinde bir suale islam bilginleri “İman ediniz” emrinin özünde “inancın korunması, devamlılığı, takviyesi ve inkişafı gibi manaları muhtevidir. Bunun için peygamberimiz (sav) “Lâ ilâhe illallah diyerek yenileyiniz” buyurarak imanın devamlı geliştirilmesi gereken bir ibadet olduğunu ifade etmiştir.

Kurân-ı Kerim bir başka ayetinde “Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne ve resulüne indirdiğimiz kitaba ve daha önce indirdiğimiz kitaplara hakkıyla iman ediniz” (Nisa, 4:136) buyurarak imanda inkişafı tavsiye etmiştir.

İmanın inkişafı Allah’ın ayetlerinin okunması nispetindedir. Kişi Allah’ın ayetlerini gerek kelamından gerekse kudret kelimeleri olan kainat kitabından okudukça ve tefekkür ettikçe imanı inkişaf eder. Nitekim “Mü’minler o kimselerdir ki Allah’ı zikrettikleri zaman kalpleri korku ve haşyetle titrer. Allah’ın ayetleri okundukça imanları artar” (Enfal, 8:2) buyurur.

İlmihal kitaplarında “İman” ve “İbadet” gibi bölümlerin bulunması usul ve anlatımdaki kolaylık bakımındandır. Yoksa her ikisi de ibadettir. Son on sureye “Namaz Sureleri” denmesi başka sure ve ayetlerin namazda okunmayacağı anlamına gelmediği malumdur.

İmanın birinci alameti imanın dil ile ikrar edilerek kelime-i şahadetin açıkça söylenmesidir. Bu nedenle “İslamın şartlarından birincisidir.” İkinci alameti ise hakkı ve imanı müdafaa etmektir. Üçüncü alameti küfre ve kâfire düşmanlık etmektir. İman eden birinin en büyük düşmanı “Şeytan ve Nefis”tir. Sonra Allah’ın düşmanlarıdır. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Kim tağutu ret ve inkar edip Allah’a iman ederse sağlam kopmaz bir ipe yapışmıştır” (Bakara, 2:256) buyurarak imanın ancak şeytana ve Allah’ın düşmanlarına düşman olmakla sahih olacağını belirtir. Bu nedenle imanın alametlerinden birisi de küfre, kâfire ve şeytana düşman olmaktır.

2. Namazın Hakkı:
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Kâinatta en yüksek hakikat imandır; imandan sonra namaz gelir” buyurmaktadır. Allah’a iman eden elbette ona itaat edecektir. Namaz Allah’a iman edenin Allah’ın davetine icabet etmesidir. Ezan okununca Allah’a ibadete davet edilen kul namaz kılarak bu davete icabet ettiğini göstermelidir.

Namaz davetine icabet eden bir abid camiye girince veya seccadede kıyama durunca sukûnet ve tevazu ile başını eğmeli, bütün aza ve duyguları ile Allah’ın huzuruna çıktığını bilmeli ve itaat içinde olmalıdır. Kendisinin hür bir âbid olduğunu bilmeli ve bütün nimetleri kendisine veren Allah’ın huzurunda aczini ve fakrını ve kusurlarını itiraf ederek durmalıdır. Havf ve reca içinde korku ve ümitle Allah’a yalvarmalıdır.

Yüce Allah’ın ahirette kuluna soracağı ilk şey iman, sonra namazdır. Namazı tam olanın diğer amellerindeki eksiklikleri affedilmesi umulur. Namazı eksik olana ise yüce Allah “Bakın bakalım kulumun nafileleri var mıdır?” emreder, şayet nafileleri varsa onunla farzları tamamlatır. (Tirmizi, Salat, 305) Kadınlara da yüce Allah önce namaz ibadetinden sorar, sonra kocasının hukukunu yerine getirip getirmediğinden sorulur.” (Nihayetü’l-Bidaye, 2:53)

Namaz bütün ibadâtın bütün çeşitlerine şamil bir fihristedir ve bütün mahlukatın bütün sınıflarının ibadetlerine işaret eden bir kutsi haritadır. Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yâni, celaline karşı kavlen ve fiilen "Sübhânallah" deyip takdîs etmek. Hem kêmaline karşı, lâfzan ve amelen "Allahü Ekber" deyip tâzim etmek. Hem cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen "Elhamdülillâh" deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir. (Sözler, 9. Söz, s.19)

Kişi namaz ibadetine önem vermekle ve vaktinde huşu ve huzurla kılmakla namazın hakkını vermiş olur. Nitekim peygamberimize (sav) “En hayırlı amel nedir?” diye sorulunca “namaz kılmaktır” buyurmuş, “ondan sora hangisidir?” sorusuna ise “namazı vaktinde kılmaktır” (Buhari, Mevakıt, 5, Cihad, 1; Edeb, 1) şeklinde cevap vermiştir.

3. Orucun Hakkı:
Oruç yüce Allah’ın nefsi terbiye etmek ve abdini cehennem azabından korumak için dilinin, gözünün, kulağının, midesinin ve şehvetinin önüne koyduğu perdedir. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Oruç cehennemden koruyan kalkandır” (Buhari, Savm, 9; Müslim, Sıyam, 163) buyurmuşlardır. Şayet vücut organları oruç ile bu sınırları korursa cehennem ateşinden korumayı ümit edebilirsin.

Oruç ayı olan Ramazan ayı Kur’an-ı Kerimin inzal edildiği ay olduğu için (Bakara, 2:185) bu ayda oruçla beraber Kur’ân okuyarak, mukabelelere iştirak ederek bu ayın hakkını vermeliyiz. 

Oruç sadece midenin aç durması değildir. mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur'an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek... Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men'edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta'til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir. (Ramazan Risalesi, 13)

4. Zekâtın Hakkı:
Malın hakkı zekât, zekâtın hakkı ise ihlâs ve samimiyetle Allah’ın sana ihsan ettiği malın kırkta birini fakir ve muhtaç olanlara vermendir. Zekât Allah’ın sana vermiş olduğu nisap miktarı malın hakkıdır. Zenginin malında fakirin hakkı vardır ki bu zekâttır. Zekât Rabbin katında kendin için bir yatırım, şahitlere ihtiyaç duymayacağın bir emanettir. Yarın ahirette en fazla muhtaç olduğun zaman sana fazlarıyla dönecek olan bir sermayedir. Zekât farz olduğu için açıktan, zekâtın dışındaki yardımlarını da gizli olarak Allah için vermelisin. Böylece Allah’a olan itimadın güçlenmiş olur.  Yardımları zekât namına yaparsan bu durumda fakiri minnet arlında bırakmamış ve makbul olan duasından istifade etmiş, malını temizlemiş ve helal hale getirmiş olursun.

Zekâtın makbul olduğunun alameti ve gerçek hakkı da zekâtı fakirin hakkı bilip minnetsiz vermek ve başa kakmamak, fakiri de minnet altına sokmamaktır. Bunun için zengin ihtiyaç sahiplerini kendisi arayıp bulmalıdır ki zekâtın hakkını tam olarak vermiş olsun. Fakir ve muhtaç sana gelmeden sen Allah için yapacağın mali ibadetin için onları arayıp bulmalı, akraba ve müslümanların derdi ile hemdert olmalısın. Böylece zekâtın hakkını ifa etmiş olursun.

Zekat yoluyla mallar zenginlerin elinde dolaşan bir devlet (Haşr, 59:7) olmaktan çıkar ve servet yaygınlaşır. Zengin zekât sayesinde veren el olur. “Veren el alan elden hayırlıdır.” (Buhari, Zekât, 18) peygamberimiz (sav) “Güçlü mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır” (Müslim, Kader, 34) buyurarak zengin ve güçlü olmaya çalışmamızı ve hayırlı insan olmamızı istemiştir.

İnsan zekât sayesinde imana zıt olan cimrilik hastalığından kurtulmuş olur. Peygamberimiz (sav) “Cömert mü’min insana yakın, cennete yakın ve Allah’a yakındır. Cimri ise insandan uzak, cennetten uzak, cehenneme yakındır” (Tirmizi, Birr, 40) buyurur.

Zekât malın hakkıdır ve sigortasıdır. Yüce Allah peygamberimize (sav) “Mallarından onları temizleyip arındıracak olan zekatı al” (Tevbe, 9:103) ferman etmiştir. Peygamberimiz (sav) de “Zekat mallarınızı temizlemek için farz kılınmıştır” (Ebu Davud, Zekat, 32) “Bilin ki zekat maldan bir şey eksiltmez” (Müslim, Birr, 69) ferman etmiştir.

5. Haccın Hakkı:
Haccın hakkı gücü yeten kimsenin Allah’ın rızasını kazanmak ve emrini ifa etmek için Hac mevsiminde ihrama girerek Arafat’ta vakfe yapması ve Kâbe’yi tavaf etmesidir. Hacca hiçbir beklenti içinde olmadan sadece Allah’ın emri olduğu için gitmenle ancak haccın hakkını vermiş olursun. Bu ibadetini bir gösteriş ve zenginlik gösterisi haline getirmemendir. Allah için yolculuğa, sıkıntı ve meşakkate katlanmandır. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Kadının cihadı hacdır” (Buhari, Cihad, 61; Nesai, Hac, 4) buyurmuşlardır.

Hacda kıtal olmayan bir meşakkat vardır. Bu nedenle “Cihadın en güzeli, zayıfların, yaşlıların, kadının cihadı hacdır ve umredir.” (Nesai, Hac, 4; İbn-i Mâce, Menâsik, 8) Yine efendimiz (sav) “Kim cihad, hac ve umre için yola çıkar ve vefat ederse, kıyamete kadar cihad,  hac ve umre yapanların sevabı yazılır” (Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, 6:115) Yine o kimse kıyamette hesaba çekilmez ve ona doğrudan cennete gir denilir.” (Taberani, Evsat, 6:185) “Makbul bir hac sonunda kişi annesinden doğmuş gibi günahlarından arınır, günahlarından temizlenir ve yeniden amel etmeye başlar.” (Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 25:320)

6. Kurbanın Hakkı:
Kurban Allah’ın sana verdiği malın şükrünü eda etmek üzere emredilen bir haktır. Nisap miktarı mala sahip olan bir zenginin Teşrik günlerinde Kurban kesmesi “sünnet-i müekkede” yani Hanefi ulemasına göre vaciptir. Kurbanın hakkı sadece Allah rızası için peygamberin (sav) bu sünnetini ihya etmen ve sünnet üzere kurban kesip hakkını eda etmendir. Allah rızası kast edilmeyen bir kesim kurban sayılmaz. Niyet ve ihlâs amelin makbuliyetinin şartıdır. 

7. Cihadın Hakkı:
Cihad, din-i islamın gerek nefsimizde gerekse ailemizde ve toplumda yaşanması ve hükmetmesi için çalışmak, gayret etmek ve buna engel olan nefis, şeytan ve onların yolundan gidenlerle duruma ve maslahata göre mücadele etmektir
. İnsanın maddi ve manevi, bedenî ve zihnî varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Allah için çalışması da cihat sayılır. Savaşmak, yani kıtal de cihadın devlete ait bir yönü ve görevidir.

Peygamberimiz (sav) “Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır” (Ebu Davud, Cihad, 33) buyurur. Bu farz kişinin nefis ve şeytanla mücadelesi farz-ı ayn, devletin düşmanla savaşması durumunda farz-ı kifayedir. Peygamberimiz (sav) kendisine sorulan “Allah katında en makbul ve faziletli amel hangisidir?” sorusuna “Allah’a iman ve Allah yolunda cihad” şeklinde cevap vermiştir. (Tecrid-i Sarih, 7:445) böylece cihadın imana bağlı ve imandan sonra terettüp eden bir amel olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Nefis ve şeytanla mücadele etmek, ilim öğrenmek ve helal kazanç peşinde koşmak dışında düşmanla savaşmak da cihaddır; ancak peygamberimiz (sav) “Düşmanla karşılaşmayı istemeyiniz. Fakat düşman size tecavüz eder de savaşmak durumunda kalırsanız sabrediniz ve direniniz. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır” (Buhari, Cihad, 112; 156; Müslim, Cihad, 19-20) buyurarak barışın esas olduğunu, savaşın istenemeyen ve geçici bir görev olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Mü’minler Allah ve rasulüne inanan ve bu konuda şüpheye düşmeyenlerdir. Onlar hak yolunda malları ve canları ile cihat ederler. İşte sadakat timsali olanlar bunlardır” (Hucurat, 49:15) buyurarak cihadın malla ve canla yapılması gerektiğini belirtir ki bu hem savaş, hem de her insanın yapacağı özel cihadı için şarttır.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri cihadın kıyamete kadar “Manevi Cihad” olarak devem edeceğini, iman hakikatlerini okuyarak, öğrenerek ve neşrederek bu zamanda imanın kalplere ve gönüllere hâkim olması için çalışmanın “manevi cihad” olduğunu ifade etmiştir. “Asıl mesele bu zamanın cihad-ı manevisidir. Manevi tahribata karşı sed çekmektir. Bununla dahilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir” (Emirdağ, 2:241) buyurur. Bu manevi cihadın en büyük şartının da iman hakikatlerini neşrederek vazife-i ilâhiye olan kabul ettirme yönüne karışmamak olduğunu ifade eder. “Bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakka aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz” (Emirdağ, 2:241) demektedir.

Manevi cihad, toplumda asayişi koruyarak anarşi ve teröre asla müsaade etmemektir. Barış dini olan islamın dâhilde düşman tecavüzü yokken silahlı mücadeleye ihtiyacı yoktur. “Dâhildeki cihad-ı mânevi; manevî tahribata karşı çalışmaktır ki; maddi değil, manevi hizmetler lazımdır” (Emirdağ, 2:245) ifadeleri ile din düşmanlarının imanı ve ahlak-ı islamiyeyi tahrip ettiği günümüzde kalplere ve gönüllere imanın ve topluma İslam ahlakının yerleşmesi için çalışmak gerektiğini ifade etmiştir. Bu zamanın cihadı budur.

Peygamberimiz (sav) “Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz. Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, sünnetine göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücadele eden mümindir, dili ile mücadele eden mümindir kalbi ile mücahede eden mümindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur” (Müslim, İman 20) buyurarak islam ahlakının bozulduğu ve imanların tehlikeye girdiği zaman elle, dille ve kalple mücadele etmek gerektiğini bize emretmişlerdir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah yolunda gereği gibi cihat edin” (Hac, 22:78) ferman eder. Gereği gibi cihat etmek ise yerine, zamanına, duruma ve maslahata göre cihat etmek demektir. Aksi taktirde mağlubiyet kaçınılmaz olur ki bu durumda da müslümanlar mesul olurlar.

Peygamberimiz (sav) en büyük cihadın en küçük daire olan nefisle mücadele olduğunu, öncelikli olarak kişinin kendi nefsini ikna ve ıslah etmesi gerektiğini dünyanın en güçlü devleti olan Bizans İmparatorluğuna karşı yaptığı Tebük Seferinden dönerken “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” (Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1:425) hadisleri ile bize haber vermiştir. Yine “Gerçek mücahit nefsi ile cihat edendir” (Tirmizi, Cihad, 2) buyurarak gerçek cihadın nefisle olduğunu bildirmiştir.

Bu zamanda cihadın hakkını vermek ancak kişinin “İman Hakikatlerini” okuyarak nefsi ile cihat edip aklını ikna ve kalbini tatmin ettikten sonra “iman hakikatlerini neşretmek ve muhtaçlara ulaştırmak” için “manevi cihad” vazifesini yapmakla olur. Bu vazifeyi yapmak için de Allah’tan hidayet ve yardım istemek şarttır. Yoksa insanı aldatan ve yoldan çıkaran pek çok tehlikeler vardır.


Etiketler:  İbadet İbadetin Hakkı Namaz Oruç Hac Zekat Kurban Kelime-i Şahadet İman Cihad
 
< Önceki   Sonraki >
CIHAD
İMAN
HAC
NAMAZ
ORUç
İBADET
ZEKAT
KELIME-I ŞAHADET
KURBAN