Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Hukuk arrow İslamiyet Varken Demokrasiye Ne Gerek Var?
Advertisement
İslamiyet Varken Demokrasiye Ne Gerek Var? PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 05 Mayıs 2011

M. Ali KAYA
Bir kısım hocalar ve din adamları “İslamiyet varken demokrasiye neden ihtiyaç var?” “İslamiyet varken demokrasiden bahsetmenin anlamı yoktur. Sizin anlattıklarınız İslamda var, öyle ise islamı yaşamak ve devlete islamı hâkim kılmak varken neden demokrasiden söz edelim?” gibi argümanlar ve önermelerle demokrasiye karşı çıkmaktadırlar.

Buna mukabil biz de diyoruz ki, İslamiyet bu gün var değil, asr-ı saadetten günümüze kadar vardı. Ama ne var ki “Asr-ı Saadet” dediğimiz peygamberimizin (sav) “Medine Dönemi ile Hulefa-i Raşidin’in otuz yıllık hilafet dönemi olan kırk seneden” sonra hilafet saltanata dönüşmüştür. Saltanat ise “tek kişinin hâkimiyetidir.” İslam ülkeleri “Anayasal parlamento sistemi” ile değil, “padişah fermanları” ile yönetilmiştir. Ancak 1876’da “Tanzimat Fermanı” ve “Kanun-i Esasi”nin kabulü ile “Meclis-i Mebusan” açılarak meşrutiyet, yani demokratik idareye geçilmiştir. İslamiyetin hakimiyetini “imanın, adaletin ve hürriyetin hakimiyeti” değil de “saltanatın ve din adına hareket eden padişahların hakimiyeti ve bir kişinin keyfi yönetimi” olarak görenler kanun-i esasiye, meşrutiyete ve parlamentoya karşı çıkmışlar ve hatta sultan Abduhamidi dahi meşrutiyeti ilan etti diye küfürle itham etmişlerdir.

Demokrasinin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. Buna mukabil istibdadın esası, kuvvet şahısta olur, kanunu kendi keyfine tâbi edebilir, hak kuvvetin mağlubu olur. Peygamberimiz başta olmak üzere ilk dört halife kendi düşüncelerini ve yetkilerini hâkim kılmaya çalışmamışlar, adaleti, hürriyeti ve herkesin uyması gereken kanunları hâkim kılmaya çalışmışlardır. Kanunlar ise hak ve adaleti hakim kılarak topluma asr-ı saadeti yaşatmıştır. Demokrasi de bunu “milletin hâkimiyetini, yani efkâr-ı âmmenin misal-i mücessemi olan meclis-i mebusanı hâkim kılmakla ve hükümeti de milletin hizmetine sokmakla uygulamaktadır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu nedenle “Meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir” demektedir. (Münazarat, 27) Millet Müslüman olunca millet hâkimiyeti islamiyetin hâkimiyetini sağlamaktadır.

İslamiyet ve demokrasi birbirinin alternatifi değildir. “İslamiyet varken demokrasiye ne gerek var?” diyenlerin kafasında demokrasi, İslamiyeti ortadan kaldıran bir din ve anlayış şeklinde yerleştiği için böyle itiraz etmektedirler. Hâlbuki demokrasi bir din değil, meşrutiyet, cumhuriyet ve hilafet denen bir idarî sistemidir. “İstişare, seçim, parlamento yoluyla adaletin ve kanunların hâkimiyetini” sağlayarak insanları mutlu etmeyi ve topluma hizmet etmeyi amaçlar. Bunun dine ve islamiyete aykırı bir yönü olmadığı gibi, dinin “istişare, adalet, insanların hürriyetlerini sağlama ve millete hizmet” gibi emirlerini uygulamaktan başka bir şey değildir. Zaten günümüzde dinin bu emirlerine uymak için demokrasiyi benimsemekten başka çare de yoktur.

“İslamiyet varken demokrasiye ne gerek var?” şeklindeki bir sual İslamiyeti de demokrasiyi de bilmemekten kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla cehaletten kaynaklanan cahilâne bir sual olup, soruyu soranı mahkûm etmektedir. Bundan on beş sene önce bir dostum bana “Sen nasıl demokrasiyi savunursun? Demokrasi küfürdür. Sen küfre girersin” diye beni ikaz etmiş ve demokrasiye küfür rejimi, müdafilerini de küfre hizmet eden kâfirler olarak gördüğünü ifade etmişti. Ben de kendisine “Sizin bu konuda bilginiz yoktur. Siz güya şeriatı savunuyorsunuz ama şeriatın ne olduğunu bilmiyorsunuz. İslam ve şeriat namına demokrasiye karşı çıkıyorsunuz; ama demokrasinin ne olduğunu gerçekten bilmiyorsunuz. Sizinle bu konuyu tartışmak ve size şeriat ve demokrasiyi anlatmak gerçekten zordur. Buna asla girmeyeceğim. Ancak şunu bilmenizi isterim. Sizin küfür veya dinsizlik olarak gördüğünüz ve iddia ettiğiniz o demokrasi size lazım. Sizin şahsınıza da lazım, partinize de lazım ve bu ülkeye de lazımdır” demiştim. Bu arkadaşım ve dostum bu gün iktidar partisinin ilçe başkanı olarak yine kendisine göre demokrasiyi bizden daha hararetle savunur hale gelmiş bulunmaktadır. Ancak ölçüsüz, mizansız ve muvazenesiz olduğu için o gün tefrit ile demokrasiye küfür diyordu, bu gün ise ifrat ederek güdümlü bir demokrasinin müdafaasını yapmaktadır. Bu konuda birkaç hususu nazara vermek yeterlidir.

Evvela; İslamiyet cihanşümul, ilâhi kurallar mecmuasıdır. Bütün siyasetlerin ve sistemlerin üzerindedir. Hiçbir dünyevî ve beşerî sistemin haddi yoktur ki islamiyete alternatif olasun, karşı çıksın. Bu mümkün değildir. Zira İslam “İman, ibadet, ahlak, hukukun” tamamını içinde alan ilahi kaynaklı dindir. İslamın siyasete bakan yönü ancak yüzde biridir. O da idare hukukunu tanzim eden ve birkaç ayetle belirlenen yönüdür. Bunun da büyük bir kısmı idarecileri ilgilendirir. Demokrasinin “hürriyet, adalet, meşveret ve kanun hâkimiyeti” gibi temel kuralları dinin bu birkaç ayetinden alınmıştır. Demokrasi insan haklarından olan “hak ve hürriyetleri, adaleti ve meşvereti” sağlayabildiği ve topluma hâkim kılabildiği ölçüde dinin bu yüzde birlik kısmına hizmet etmiş olur.

İkincisi, iki türlü idare şekli vardır. Biri ilimle, diğeri ise zulümledir. Zulümle idare baskı ve despotizm olup istibdat idaresidir ve bunun için bilgiye gerek yoktur. Elinde güç olan herkes bunu kendisine göre yapabilir, kimseye de hesap verme durumunda değildir. İkincisi ise “insanları mutlu etmek için hak ve hürriyetlerini teminat altına alan, adalet ve hakkaniyete hizmet eden, insana değer veren, meşveret üzerinde kurulan, hürriyeti ve kanun hâkimiyetini sağlayan adil sistemdir ki bunun için akla, ilme ve siyasete ihtiyaç vardır. İslamiyet bunu sağlamaya çalışmaktadır ve demokrasinin hedefi de budur. Dolayısıyla akıl ile ilim, siyaset ile din bu noktada buluşurlar ki buna demokrasi adı verilir. Şeriat ile demokrasi burada buluşurlar. İslamiyet elbette istibdadı değil, hürriyeti ve adaleti ister ve emreder. Demokrasi de buna hizmet eden bir sistemdir. Bu nedenledir ki Bediüzzaman “Şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve her nevi baskıyı ortadan kaldırsın” buyurarak dinin siyasi amacının istibdadı kaldırmak ve hürriyeti temin etmek olduğunu ifade etmiştir. Bu ortak hedeften dolayıdır ki yine Bediüzzaman “Meşrutiyet/demokrasi adalet ve şeriattır” ifadesini kullanmıştır. (Divan-ı Harb-i Örfî, 1996, s. 23, 45) Bu da dinin ancak yüzde biridir. Geri kalan yüzde doksan dokuzu ise “iman, ibadet, ahlak ve fazilet” gibi insanın bütün hayatını, dünya ve ahiretini ilgilendiren hususlardır ki iman, ahlak ve fazilet olmazsa hürriyet ve adalet de tam olarak sağlanamaz. Bu gerçeği de Bediüzzaman “İman ne kadar mükemmel olursa hürriyet o derece parlar” (Münazarat, 1999, s.38) vecizesi ile dile getirmiştir.

Üçüncüsü, Milli iradenin tecellisidir. Milli irade milletin, yani kamuoyunun ortaya çıkmasıdır. Bu ise idarecilerin toplumun tüm kesimleri ile istişare etmesinin sonucu oluşan kanaattir. Bu da ancak demokrasilerde mümkün olur. İstibdat idareleri zaten toplumu mutlu etmeyi değil, yönlendirmeyi esas aldığı için topluma ve kamuoyuna değer vermez, bilakis topluma fikir ve bilgi verenleri ve doğru yönlendirmeye çalışanları kendi istibdatlarına engel gördükleri için din ve vatan haini olarak görüp susturma ve cezalandırma yönüne giderler. Ta ki toplum kendilerinden başkasını asla dinlemesin ve konuştuklarının doğru olduğuna inansın ve istedikleri gibi idare etsinler ve zulümlerine adalet zannetsinler ve kendilerine itirazsız itaat etsinler. Bediüzzaman “Meşrutiyet/demokrasi hâkimiyet-i millettir” (Münazarat, 27) buyurarak demokrasinin bu yönüne dikkat çekmiştir. Bu da ancak kamuoyunun hâkimiyeti ile mümkün olur. Kamunun iyi olması toplumun ve milletin iyiye yönlendirilmesi demektir. “Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz” hadisi insanların durumlarına göre idare edileceğini anlatmaktadır. İyi idare edilmek istiyorlarsa iyi olmaları gerekir. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Bir millet/kavim kendisini değiştirmediği sürece Allah onların durumlarını değiştirmez. Allah’ın kanunu budur ve Allah’ın sünnetini kimse değiştiremez” (Ra’d, 13:11; Fetih, 48:23) buyurmaktadır. Bu ise milli iradenin insanların durumlarına göre şekilleneceğini ifade etmektedir ki demokrasi bunu sağlayan sistemdir.

Demokratik idarelerde sorumluluk iki yönlüdür. Birincisi halk hür iradesi ve aklını kullanarak hürriyet içinde kendisini eğitecek ve geliştirecektir. İkincisi de idareciler demokrasinin hakkını vererek toplumun hak ve hürriyetlerini geliştirmeleri, akıllarını ve iradelerini kullanarak gelişmelerine yardımcı olacaklardır. İnsanları mutlu edecek yasaları yapacak ve uygulamaya koyacaklardır. Bu da toplumda imanın, ilmin, ahlakın ve doğruluğun hakim olması ve çalışması ile olacaktır. Nitekim peygamberimiz (sav) Mekke’de on iki sene iman ve ahlaka, okumaya ve bilgiye dayanan bir çalışma ve faaliyet yapmamış olsaydı Medine dönemindeki adil ve örnek bir toplum oluşmayacak ve “Asr-ı Saadet” yaşanmayacaktı.


Etiketler:  İslamiyet Demokrasi Hulefa-i Raşidin İlim Zulüm Siyaset Akıl Hürriyet Meşrutiyet Tanzimat Fermanı
 
< Önceki   Sonraki >
SIYASET
HüRRIYET
MEşRUTIYET
İLIM
AKıL
DEMOKRASI
İSLAMIYET
ZULüM
HULEFA-I RAşIDIN
TANZIMAT FERMANı