Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Hukuk arrow Ruh ve Duygularımızın Hakları
Advertisement
Ruh ve Duygularımızın Hakları PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 01 Ağustos 2011

M. Ali KAYA
Ruh ve bedenin senin üzerindeki hakkı ise o ruhu ve bedeni Allah’ın bir emaneti olarak koruman, Allah’a iman ve itaat yolunda çalıştırmandır.
Ruhun manevi latifeleri olan aklı fenni ilimlerle, vicdanı dini bilgilerle, hayali tefekkürle, kalbi imanla, göğsü islamla, hayali tefekkürle, el, ayak, dil, göz, kulak, mide ve cinsiyet organına hakkını vermek ve ifrat ve tefritten korumak şeklindedir.

1. Hayat/Hürriyet Hakkı: Hakların en değerlisi hayat hakkıdır. Hayat hakkı hayat için gerekli olan hakların tamamını kapsayan en geniş bir haktır. Hayatın korunması, iradenin kullanımı ve kabiliyetlerin gelişimini kapsar. Bu nedenle intihar yasaklanmış, kölelik ve angarya en büyük haksızlık olarak görülmüştür. Bütün bu hakların temeli olan “Hürriyet” hakkı olduğu için haklar genel olarak “Hak ve Hürriyetler” şeklinde ifadesini bulmuştur. Hürriyet hakların temelini oluşturur. Hürriyet olmazsa hak kavramı da olmaz. Zira hür olmayan birinin hiçbir hakkı yoktur, bütün hakları hürriyetini kullanana aittir. Bu nedenle kölelerin mülkiyet hakkı yoktur. Kölenin emeği ve bütün kazancı efendisine aittir.

Hayat ve hürriyet hakkı imanın gereğidir. Zira iman kişiyi kula kul olmaktan çıkarır, Allah’a ibadet eden, yani iman edip itaat eden hür bir insan haline getirir. Böyle birinin bir biçareye tahakküm etmeye tenezzül etmediği gibi, bir başkasının tahakkümüne boyun eğerek zillete düşmez. Şerefli bir şekilde yaşar. Ne kimseye köle olur, ne de kimseyi köle yapar. Bundan dolayı Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Hürriyet Allah’ın ihsanı ve imanın hassasıdır” demiştir. (Münazarat, 37)

Hayat Allah’a aittir ve insana emanet edilmiş olup bununla dünya ve ahiret saadetini elde etmesi istenmiştir. Bu nedenle hayatı korumak her insanın hem hakkı hem de vazifesidir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Kendi kendinizi öldürmeyin” (Nisa, 4:29) “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (Bakara, 2:195) “Bir cana haksız yere kıymak bütün insanları öldürmek gibidir” (Maide, 5:32) ayetleri ile hayat hakkını koruma altına almış ve hayatı korumayı bir vazife ve görev olarak vermiştir.

Peygamberimiz (sav) “Kim kendisini bir şeyle öldürürse cehennemde aynı şekilde azap görecektir” (Buhari, İman, 159; Müslim, İman, 160, 175, 176) buyurarak intiharın büyük günah olduğunu söylemiştir. Evet, “El-cezâü min cinsi’l amel” kuralına göre ceza amel cinsindendir.

2. Ruhun ve Duyguların Hakkı:
Yüce Allah insana hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için akıl, kalp, hayal, hafıza, dil, göz gibi maddi ve manevi duygu ve azaları vermiştir. bu duygu ve aletleri cehennem kapılarını açacak çirkin bir surete çevirmek insan için en büyük felakettir.

2.1 Aklın Hakkı:
Akıl doğruyu ve yanlışı ayırabilme, var olandan kıyas yoluyla yeni bilgiler çıkarma, eşya üzerinde tasarruf ederek insanın hayatını kolaylaştırma ve düşünme kabiliyetidir. İnsan akıl vasıtasıyla olmuştan olacağı, geçmişten geleceği görüp anlayabilir. Eşyanın özelliklerini öğrenerek onları hayatını kolaylaştırmak için kullanabilir. Eşyanın ve kendisinin yaratılış amacını bilebilir ve yaratıcısını tanıyabilir. Kıyas yoluyla eserden müessire, nimetten mün’ime, sebeplerden sonuçlara ulaşabilir.

İnsan aklı ile sebep sonuç ilişkisini kurabildiği için varlıklara bakarak Allah’ın varlığını anlayabilir ki aklın görevi ve hakkı budur. Akıl eşyayı anlamaya ve isimler vasıtasıyla eşya ve yaratıcı arasında irtibat kurabildiği için Allah Âdeme (as) “Eşyanın isimlerini öğreterek” (Bakara, 2:31) “Esma-i Hüsna” aynasında terakki ve tekamül etme yolunu öğretmiştir. Bu nedenle İmam-ı Maturudi (ra) “İnsan için akıl vasıtasıyla Allah’ı bilmek vaciptir” demiştir.

Akıl geçmiş ve gelecek ile irtibat kurabilir. Bu nedenle ölüm ve sonrasını düşünerek öldükten sonra dirilmenin olacağını idrak eder ve varlıkların her bahar ve güz ölüp dirilmesinden kıyametten sonra insanın dirilmesine intikal ederek anlar. Peygamberimiz (sav) bu hususa dikkatimizi çekerek “Akıllı nefsini ittiham eden ve kusurlarını gören, öldükten sonraki hayat için amel işleyen kişidir. Aptal ise nefsinin arzularına uyan ve sonra Allah’ın kendisini affedeceğini uman kişidir” (Müsned-i Ahmed, 2:365) buyurmuştur.    

Bediüzzaman hazretleri “Aklın nuru fen ilimleri, vicdanın ziyası ise din ilimleridir. İkisinin ittifakı ile hakikat tecelli eder” buyurmaktadır. Bu durumda aklın hakkı olan fen ilimlerini ve vicdanın hakkı olan din ilimlerini öğrenmek ve haklarını vermek gerekmektedir. Ta ki insan gerçekleri anlayabilsin ve aklını geliştirerek cennete layık hale getirebilsin. 

Akıl ruhun bir âletidir. Şayet Allah namına ve hesabına kullanmayıp nefis hesabına çalıştırırsan öyle kötü ve uğursuz bir alet olur ki, geçmiş zamanın hazin elemlerini, gelecek zamanın korkulu hallerini senin başına yükleyen ve saadetini ve rahatını mahveden bir alet derekesine düşer. Şayet aklı aklın hakiki sahibi olan Allah hesabına çalıştırsan o zaman akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki: Şu kâinatta olan hadsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar ve sahibini saadet-i ebediyeye hazırlayan bir mürşid-i Rabbani derecesine yükselir. (Sözler, 27)

2.2 Kalbin Hakkı:
Kalb iman mahallidir. İman kalbe oturmayınca sadece dilde kalır ve nifaka ınkılap eder. Bu nedenle yüce Allah “Bedeviler iman ettik dediler ama imanları kalplerine yerleşmedi”
(Hucurat, 49:14) buyurur. Bir ameli Allah için yapılması ancak kişinin kalbinde taşıdığı “niyete” bağlıdır. Bu nedenle Allah kalbe bakar. Kalplerde geçen niyet ve ihlâsa göre kulun amelini kabul eder ve sevap yazar. Peygamberimiz (sav) “Ameller niyetlere göredir” (Buhari, Bed‘ulvahy, 1) buyurur. Ayrıca “Allah sizin suretlerinize, mallarınıza bakmaz ancak kalplerinize ve niyetlerinize bakar” (Müslim, Birr, 34) ferman etmiştir. Bu nedenle yapılan ibadetlerin kalben isteyerek Allah rızası niyeti ile, hiçbir beklenti içinde olmadan Allah emrettiği için ve Allah’ın rızası kast edilerek ihlasla yapılması esastır. Lisanen ve bedenen yapılan ameller kalben kabul edilerek yapılmazsa makbul olmaz. (Sözler, 40)

Kalb ayrıca ilham mahallidir. Kul kalbi ile Allah’a yönelir ve Allah kulun kalbine ilham eder. Bu nedenle kalb kulun rabbinin arşı sayılır. Bu nedenle “Kalb ayine-i Sameddir” denilmiştir. (Sözler, 134) Bu nedenle kalb “Aşk-ı Ebedî” için ve Allah’ı sevmek için yaratılmıştır. Ebedden ve ebedi zattan başkasına razı olmaz ve onları sevmekle tatmin olmaz. Bu nedenle yüce Allah “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur” (Rad, 13:28) buyurur. Kalbe Alllah’ın sevgisinden başka sevgiler konulmamalı, sevilse de Allah namına sevilmelidir ki Yunus Emre “Yaratılanı sevdim yaradandan ötürü” diye bunu ifade etmiştir.

Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Masnuatta hiçbir eser yoktur ki, çok manalı bir lafz-ı mücessem olmasın. Sani-i Zülcelâlin çok esmasını okuttrmasın. Madem şu masnuat, elfazdır, kelimat-ı kudrettir; manalarını oku, kalbine koy, manasız kalan elfazı bilâperva zevalin havasına at. Arkalarından alâkadarane bakıp meşgul olma.” (Sözler, 217)

Kalbin Allah’tan gafil olması ve uzaklaşması, dünya ve fani varlıklarla meşgul olmasına kalp katılığı denir. Bu konuda yüce Allah Benî İsrail’i ve Yahudi milletini misal verir. Yahudilerin dünya sevgisi ve dinlerini dünya amacı için kullanmalarını “kalpleriniz taştan daha katıdır. Taşlar Allah korkusu ile ağlarken sizin kalbiniz hiç korkmuyor” (Bakara, 2:74) buyurarak ifade eder. (Sözler, 251)

İnsan evvela kalben düşünür, sonra kalbindeki düşünceler lisanından dökülür. Bu nedenle dil kalpte olanı dışarı vurur denilmiştir. Gözler de kalbde olanları aksettirdiği için “kalpler gözün aynasıdır” denilmiştir. Bu nedenle her şey evvela kalpte meydana gelir, sonra gözler ve dillerden dışarıya yansır. Muhabbet de nefret de kalpde oluşur ve dilde ifadesini bulur.

Kalbin bir özelliği de Esma-i Hüsnayı kalpde zikrederek o esmanın kainattaki tecellilerini anlamaya vesile olmasıdır. Bu nedenle hikmet Allah’ın esmasından çıkar ve Allah bu hikmeti kalbe verir ve dil buna tercüman olur. “Kime hikmet verilmişse ona hayr-ı kesir verilmiştir.” (Bakara, 2:269) Bu nedenle kim hangi isme yapışırsa o isim onu Allah’a yaklaştırır. Fenlerin ve kemalatın kaynakları Esma-i Hüsnâ’dır. İnsan o Esmanın dürbünü ile kalbi ile Rabbine bakar. (Sözler, 262)

İnsan nasıl düşünüyorsa ve ne niyetle ve hangi bakış açısı ile varlığa bakıyorsa öyle görür. Herkesin her günde şu âlemde bir mahsus âlemi vardır. O âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tabidir. Nasıl ki bir ayinede görünen muhteşem bir saray, âyineninrengine bakar. Siyah ise siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir; düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde veya lehinde şehadet ettirebilirsin. (Sözler, 273) Kişi imanla, iyi niyetle, ihlasla ve namazla Allah’a teveccüh etse o hususi âlemini nurlandırır ve güzelleştirir dünyasını nurlandırdığı gibi ahiretine mal eder ve ebedileştirirsin. “Allah göklerin ve yerin nurudur” (Nur, 24:35) ayetinin nurundan hisse alır. (Sözler, 273) İşte kalbin aydınlanması budur.

Kalb bir merkez olduğu ve bu merkezden insan hayatı idare edildiği için şeytan şüpheyi kalbe atar ve vesveseyi kalbe verir. Bu nedenle şeytanla mücadele kalbde cereyan eder. Kişi bu nedenle kalbine gelen şüphe ve vesveselere önem vermemeli ve onlarla meşgul olmamalıdır. O şüphelerin ve sözlerin kalbin kendisine ait olmamasının delili kalbin onlardan rahatsız olması ve kabul etmemesidir. Mantıkça tahayyül ve şüphe bir hüküm değildir. Bu gibi şüphe ve hayallerin ne kalbe ne imana ve ne de kişiye bir zararı yoktur. Zarar ancak onlarla meşgul olmaya ve değer vermeye başladığın zaman olur. (Sözler, 274)

2.3 Hafızanın Hakkı:
İnsan ruhunun bir fonksiyonu ve duygusu olan hafızanın insan bedeninde ve beynindeki yeri hardal ve mercimek tanesi kadar iken insanın amelinin tamamı ve ömrünün bütün safhaları onun içinde bulunmaktadır. İnsan bin sene yaşayacak olsa ömründe gördüğü, işittiği ve öğrendiği şeylerin tamamı onun hafızasının ancak yüzde birini veya ikisini doldurmaktadır. Bu derece mükemmel bir hafıza elbette bu fani dünya için değildir.

Nasıl ki, küçük, küçük cüzdanlar büyük bir kütüğün ve nüfus dairesinin varlığını gösterir ve onunla bir değer kazanırsa insanların hafızaları her şeyi muhafaza eden ve “Hafîz” olan Allah’ın da büyük bir “Levh-i Mahfuzu” var olduğunu gösterir ki her şey orada kayıt altına alınmakta ve büyük bir muhasebe için ve Mahkeme-i Kübra için muhafaza edilmektedir. Ayrıca insanların hafızaları gibi bütün ağaçların çekirdekleri, tohumları ve hayvanların yumurtaları onların hayatlarının devamı için aslını nesline aktarmak için muhafaza etmektedir. Bu da Allah’ın “Hıfz ve Muhafaza Kanununu” ve “Hafîz” isminin ne derece geniş bir tecellisinin olduğunu göstermektedir. (Sözler, 53)

Hafıza büyük bir nimettir. Madem insana verilen bu hafıza amellerimizi muhafaza ederek bizim için şahitlik edecektir. O zaman hafızamıza güzel amellerin suretleri ile doldurmalı ve hafızamızın hakkını vermeliyiz. Allah’ın kitabını ezberleyerek ve ona peygamberimizin hadislerini ve ilmî meseleleri, duaları doldurmalıyız. Kötü amelleri ve Allah’ın yasakladığı şeyleri yaparak hafızamızı aleyhimizde istimal etmemeliyiz. 

2.4 Hayalin Hakkı:
İnsan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde sermayesi hiç hükmünde, hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde iktidarı hiç hükmünde bir şeydir. Sermaye ve iktidarının dairesi eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. (Sözler, 19)

Hayal insanın nazarını bütün dünya ve kâinat kadar genişletir ve hayalin gittiği yerlere kadar insanı alakadar eder ve dünyasını genişlendirir. İnsan hayali ile bu geniş daireden ve bütün varlıktan istifade eder. Hayali bütün varlığı, dünya ve ahireti yutacak kadar geniştir. İnsan hayali ile tasavvuren ve niyeten hayal gölgesinde bütün varlıkların ibadetlerinden istifade edebilir. “Allahü Ekber” derken bütün varlıkların “Allahü Ekber” demelerini hayal ederek kendiside buna iştirak eder ve bu külli ibadetten istifade eder. (Sözler, 199)

Hayal insanın ihtiyaç dairesini hayal kadar genişlendirir. “İhtiyaç dairesi nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir. Hatta hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider. Orada da hacet vardır. Belki her ne ki elde yok ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir. İktidar dairesi ise elinin ulaşabildiği yer kadar kısadır ve dardır. (Sözler, 211)

Bu kadar geniş ve büyük olan hayalin insana verilmesi elbette insanı ulaşamayacağı şeyleri hayal ederek istemek, hasretini çekmek ve elde edemediği için üzülerek kendisine işkence etmek için değildir.

Hayalin insana verilmesinin hikmeti ve sebebi insanın “Gaye-i Hayal” sahibi olması ve hayatını buna göre yönlendirerek ümitle ve azimle çalışmaya sevk etmek, insanı kemalata ve terakkiye sevk etmek ve bunun sonucu olarak insandan pek çok maddi ve manevi ürün ve meyve alabilmektir. Hayal ihtiyacı ihtiyaç da insanı sevk eder.

Hakiki terakki insana verilen kalb, akıl, sır, ruh ve hayal ve sair kuvvelerin haayt-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktır. (Sözler, 322)

İnsan hayalini hayra ve ahirete yönlendirerek “Gaye-i Hayal” yani yüksek ideal ve amaç sahibi olmalıdır. Böylece bütün duygu ve azalarını bu ideal ve amaca yönlendirerek süflî ve basit şeylerden kendisini koruyabilir. Şayet yüksek amaç ve hedefi olan “Ahiret hayatını ve cenneti kazanmayı” “İnsana, dine ve imana hizmet ederek Allah rızasını kazanmayı” unutur, ihmal eder ve hayalini nefsin arzularını tatmin cihetine yönelirse o zaman “Enaniyeti güçlenir” ve sonuçta tam bir Firavun ve Nemrut olur.  (Sözler, 708)

Hayalin hakkı yüksek amaçlar ve hayaller edinmek, kendisini ahirete ve ebedi saadete, Allah rızasına yöneltmektir. İnsan hayali ile şarkta namaz kılarken başını “Hacerü’l-Esved’in altına koyar. (Mesnevi, 117) Kur’ân-ı Kerimi okur veya dinlerken hayalen peygamberimizin (sav) lisan-ı mübarekinden okunuyor gibi, veya Cebrail’in (as) tebliğ tebellüğü esnasında okunuyor gibi veyahut Rabbü’lâlemînin “Miraç”ta “Kab-ı Kavseyn” makamında peygamberimize (sav) tekellümü gibi dinleyebilir ve derecesine göre hem istifade eder, hem de sevabını artırır. (Mesnevi, 140)

İnsan hayali ile mahlûkatta tefekkür ederek “Bir saat tefekkür bir sene ibadet gibidir” () hadisinde belirtilen ibadet sevabını kazanabilir, imanını inkişaf ettirir ve hayaline de ibadet ettirmiş olur. Aksi taktirde hayalini nefis ve şehvetin emrine verse ve günah olan şeyleri hayale ederek hayalini fasık etmiş ve fesada vermiş olur. (Mesnevi, 196)

Allah’ın abdine hayal duygusunu vermesinin amacı onu yüksek gaye ve amaçlara yönlendirmek, yüzünü ahirete çevirmek ve tüm varlıkların ibadetlerini hayal ederek “halife-i arz” olarak ibadetini ferdiyetten külliyete çevirmek ve külli ibadetten istifade etmektir. Mesela namazda “Biz ancak sana ibadet ederiz” derken bedenindeki bütün hücreleri ve atomları ile, sonra Kâbe’nin etrafına halka olmuş yeryüzündeki bütün mü’minler olarak, sonra kainatta ibadet vaziyetinde olan melekleri ve tüm mahlukatın ibadetlerini hayal edip niyet ederek “Biz ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım isteriz” (Fatiha, 1:5) diye bu külli ibadetten istifade eder. Tahiyyatta peygamberimizin (sav) miraçda melekler ile ve Cebrail (as) ile ve yüce Allah ile mükâlemesini hayal ederek miraçtan hissedar olur.

Kişi bu şekilde hayalin hakkını vermiş olur.

Sonuç Olarak:
İnsanın hakiki terakkisi insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyetle meşgul olmaktadır. Kalbi ve aklı dine hizmetkâr etmelidir; nefs-i emareye musahhar edip yardımcı verse o terakki değil sukuttur.

Her bir insanın kalb, ruh, akıl, göz, kulak ve dilin, kuvve-i şeheviyei kuvve-i gadabiye gibi duyguların ayrı ayrı vazife ve ubudiyetleri vardır. ayrı ayrı lezzetleri ve elemleri vardır. Nefis ve heva, kuvve-i gadabiye ve şeheviye bir kapıcı ve it hükmündedirler. İnsandaki yüksek letaifi nefis ve hevaya musahhar etmek ve emrine vermek ve vazife-i ubudiyetlerini unutturmak elbette sukuttur, terakki değildir. (Sözler, 323)

Kalb muhabbet ve sevgi mahallidir. Muhabbet ise şu kâinatın sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kainatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir. Samed ayinesi olan batın-ı kalb ile sanem misal dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve layık olmayan şeyi reddeder atar. (Sözler, 358)

Kainatı içine alacak derecede muhabbetin kalbde bulunması sonsuz nimetleri sahibi ve sonsuz muhabbete layık olan Allah’ı sevmek içindir. İnsan bu muhabbeti yanlış olarak kendi nefsine vererek hata eder ve yanlış yapar. Bunun için kalbi tatmin olmaz, daima sıkıntı içinde kalır. Kainata dağınık muhabbetlerin Allah’ın esma ve sıfatına karşı verilmiş muhabbettir. İnsan bunu su-i istimal ettiği için cezasını çeker. Çünkü yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahmanürrahîm ismiyle, hurilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismanî hevesatına ihzar eden ve sair esmasıyla senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letaifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsanatını o Cennet'te sana müheyya eden ve her bir isminde manevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelî'nin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat onun bir cüz'î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.

Öyle ise O mahbub-u ezelinin kendi habibine söylettirdiği şu fermanı dinleyip ona ittiba etmek gerekir. “Şayet Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran, 3:31) İnsan Allah’ı sevdiğini Allah’ın sevgili kulu ve habibi olan Hz. Muhammed’in (as) Sünnetine uymakla ve yoluna girmekle gösterebilir. Kalbin Allah’ı sevmesi de ancak böyle bilinir. (Sözler, 358-360)

 


Etiketler:  Ruhun ve Bedenin Hakkı Aklın Hakkı Hayalin Hakkı Ruhun Hakkı Hafızanın Hakkı Akıl Kalb Ruh Hafıza Hayal
 
< Önceki   Sonraki >
AKıL
HAYAL
HAFıZA
KALB
RUH