Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Hukuk arrow Sivil Anayasa İhtiyacı ve Gerçekler
Advertisement
Sivil Anayasa İhtiyacı ve Gerçekler PDF Yazdır E-posta
Cuma, 22 Temmuz 2011

Mustafa CAN
1870’li yıllardan günümüze devletimiz pek çok Anayasa yapmıştır. Bu konuda epey tecrübe sahibi olduğumuzu söylemek mübalağa olmasa gerek.
Ama ne ki topluma huzur ve güven getiren vesayetten arınmış, temel hak ve hürriyetleri güvence altına alan bir Anayasa’yı yapmayı becerdiğimizi de söyleyemeyiz. Bu sebepledir ki her iktidar Anayasa’dan şikâyet etmiş ve meselelerin yeni yasalarla, yetmezse Anayasa’larla çözülebileceğini söyleyip durmuştur. On yıllarca süren bu şikâyet ve propaganda milletimizi “Anayasanın değişmesi ile her şeyin değişebileceği” beklentisine sokmuştur. Yine bu nedenledir ki iktidar “Anayasayı değiştireceğiz” dedikçe halktan büyük bir destek almıştır.

Her şeyden önce Anayasa’lar toplum tabanı, manevi mirası ve kültür desteğinden mahrum kaldıkça eskimeye, silinmeye ve yeni problemleri beraberinde getirmeye teşnedir. Bu nedenle Anayasaların halkın katlımı ile yapılması ve ihtiyaçlarına cevap vermesi gerekir. Dışlayıcı, dayatmacı ve çatışmacı Anayasa’ların meşruiyeti olmadığı gibi, ömürleri de sınırlı ve çok kısadır.

Anayasa bir toplumun barış içinde birlikte yaşamasını kurallaştıran bir sözleşmedir. Bunun en güzel örneği peygamberimizin (sav) Medine’ye hicretinden hemen sonra içinde Müslüman ve müşrik Arapların, birbirine düşman kabilelerin ve Yahudilerin bulunduğu Medine Toplumu için yaptığı 47 maddelik “Medine Sözleşmesi”dir. Peygamberimiz (sav) daha sonra verdiği siyasi kararlarını ve toplumda yaptığı tüm icraatlarını bu sözleşme maddelerine dayandırmış ve ona göre savaş ve sürgün kararlarını almıştır.

Anayasalar herhangi bir ideolojinin kaynağı ve aracı değillerdir ve olmamalıdır. Kendisini Anayasanın üstünde gören bir devlet de hiçbir zaman “Anayasal Devlet” olamaz. Anayasa “hukuka” aykırı olursa o zaman da o devlet “Hukuk Devleti” sayılmaz. Anayasalar kuralların yapılması, kararların alınması ve denetimin icra sürecini gösteren kurallar bütünüdür. Anayasalar “Yasalar hangi usul ile düzenlendi” sorusuna cevap verirler. “Yasalar hangi usul ile düzenlenmeli” sorusuna ise siyaset cevap verir. Siyasilerin görevi Anayasanın “Temel Hak ve Hürriyetleri” ve bilhassa “hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkını” güvence altına alacak şekilde olmalıdır.

Anayasa insana, vatandaşa ve bireye güven temeli üzerine yapılmalıdır. Anayasanın amacı bireyin özgürlük alanını korumaktır. Devleti kutsayan, bireye ve örgütlü topluma kuşku ile bakan bir anayasa topluma huzur ve güven getirmez. Uygulamalarda ortaya çıkacak problemler sonucu yeni bir Anayasa ihtiyacını doğurur.

Kuvvet, yani güç tabiatı gereği sınır kabul etmez. Devlet güçtür ve sınır kabul etmediği için Anayasa devletin gücünü “Hukuk ve Demokrasi” alanına çekerek sınırlamalıdır. Bunun yolu da “Egemenliği” organlara dağıtarak bütün kuvvetin merkezde toplanmasına engel olmaktan geçer. Anayasa silahlı güçleri sivil otoritenin emrine vererek Anayasa’ya bağlı ve parlamentoya karşı sorumlu hale getirmelidir. Bu da Genel Kurmayı Milli Savunma Bakanına bağlamaktan geçer. Bu durumda asker görevini yapar, asker adına bakan konuşur. Böylece asker gücü kendi alanına çekilmiş ve Anayasaya bağlı hale getirilmiş olur. Yine Anayasa organlar arası işbirliğini sağlayacak, krizleri çözecek mekanizmalarla donatılmalıdır. 1982 Anayasasında bu konuda zorluklar ve büyük boşluklar vardır.

Anayasanın, devlet gücünün ve demokratik sistemin koruduğu yegâne varlık insan haklarıdır. İnsan hakları ise “bireyin hakkı”na bağlıdır. Bireyin hakkının ihlal edildiği bir ülkede hiç kimse güvende sayılmaz. Çünkü her insan bireydir. Bir bireyi koruyamayan devlet ve hakkını savunamayan Anayasa hiçbir bireyi koruyamaz. Devlet kurumların ve toplumun değil, bireyin arkasında olmak zorundadır. Zira bütün hak ihlallerinin arkasında “toplumun ve kurumların korunması” bahanesi vardır. Bu da “Toplum için bireyin hakkı dikkate alınmaz” kuralından ve düşüncesinden kaynaklanmaktadır. İşte haksızlık ve zulüm burada meşruiyet kazanmaktadır. Bu meşruiyetin arkasında ise akıl almaz haksızlıklar ve zulüm işlenmektedir.

Devlet “adalet, güvenlik, savunma ve dış temsil” dışında bir işlevinin olmaması gerekir. Her şeye yetkili ve her konuda etkili bir devlet anlayışı artık gerilerde kalmıştır. Bireyin hakkını öne çıkaran çağdaş yaklaşım devleti küçülterek güçlü ve etkili olabileceğini göstermiştir. Yeni yapılacak Anayasa bunu sağlamalıdır.

Yeni Anayasa bireyin iradesini ve toplumun etkisini öne çıkarmalıdır. “Seçme” halkın, “atama” ise devletin iradesidir.  Seçilmişler atanmışlardan daima üstünde olmak zorundadır. Yoksa “Sivil Anayasa” ve “Sivil Tolum” söylemleri havada kalmaya mahkûmdur. Vali ve Kaymakamların emrinde Belediye Başkanlarının bulunduğu bir ülkede toplumun sivil iradenin emrinde olduğunu söylemek mümkün değildir.

Sonuç olarak demokrasinin gereği seçilmiş organların gücü ve etkisinin atanmışların daima üzerinde olmasıdır. Bu nedenle bürokratik ve ideolojik devlet anlayışını ortadan kaldıracak demokrasi dalgası meydana gelmediği sürece “Sivil Anayasa” söylemi havada kalmaya mahkûmdur. Bireyin hakkını güvence altına almadan yapılan Anayasanın da demokratik ve toplumun ihtiyacına cevap verecek nitelikte olması gerçekten zordur.


Etiketler:  Sivil Anayasa Anayasa Medine Toplumu Medine Sözleşmesi Hukuk Devleti Bireyin Hakkı Hukuk ve Demokrasi
 
< Önceki   Sonraki >
HUKUK DEVLETI
BIREYIN HAKKı
ANAYASA
MEDINE SöZLEşMESI