Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
USUL-İ FIKHIN GEREĞİ VE ÖNEMİ PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 10 Ağustos 2009
M. Ali KAYA
Ahkâm-ı şeriyyenin asıllarını, yani kaynaklarını gösteren ilme “Usul-i Fıkh” adı verilir. Müfredi “asıl” olup “Usul” cemi olarak kullanılır. Usul ise, gerek mantık ilminde, gerek felsefede ve gerekse dindeki anlamı “gerçeği ortaya çıkaracak şekilde sonuca götüren yol ve metotlar” anlamına gelir. Bir hükmün kaynağı, doğruluğu, adalete uygun olması ve sonuçta ferde ve topluma faydalı olup olmayacağı hususu böyle bir metotla ortaya konur ve çıkan hükmün faydalı ve adil olduğu ispat edilir. Böylece hukukçular tarafından kabul edilir ve uygulamada adaleti sağlayacağı ve doğru bir hüküm olduğu kabul edilir. Doğru hükmü çıkarmak için “terkip, tahlil, istikra, tâlil, tecrip ve hads” gibi metotlar uygulanır. Gerektiği yerde “maslahat, örf, eski hukuk kuralları” gibi müeyyidelerden yararlanılır. “istişare ve akıl yürütme” gibi metotlar kullanılır ve sonuca gidilir.

İslam fıkhında “Usul-i Fıkh” önemli bir ilim dalı olup İslam Hukukunun oluşmasını sağlamıştır. Vahye (Kitap ve Sünnete) dayanması yanında düzenli, disiplinli olup yüzyılların ilmî tecrübesi ve mahkemelerin, kadıların içtihatları ve uygulamaları, müftülerin fetvaları ile kemale ermiş bulunan çok mükemmel bir hukuk sistemidir. Bu nedenle İslam hukuku Roma hukukuna kıyas kabul etmez derecede üstündür.  Usul-i fıkh İslam hukukunun kendisi değildir; hukukun mantığıdır. Dini hükümlere vakıf olmak, şariin, yani Allah'ın kulların fiilleri hakkındaki iradesini bilmek ve bu fiillere ait hükümleri öğrenmek için mutlaka “Usul-i Fıkhı” bilmek ve bu konuda akıl yürütmek zorundadır.


“Şeriat” dediğimiz İslam ahkâmının kaynakları ikidir. Birincisi vahye dayanan Kitap ve Sünnet, ikincisi ise, vahyi anlamaya çalışan “akıl”dır. Akıl olmadan ne vahiy bilinebilir ve ne de vahyin hükümlerinin haklılığı ve doğruluğu anlaşılabilir. Vahye dayalı hükümler azdır. Şeriatın ahkâmının kısm-ı azamı ise “Aklın” yani “içtihatların” ürünüdür. Bu nedenle “İslam ahkâmı sadece vahiyden kaynaklanır” hükmü doğru değildir. Doğru olanı “İslam ahkâmını anlamak içim gerekli olan “usul-i fıkh” ve bunlardan meydana gelen “Hukuk Sistemi” ve “İçtihatlar” aklın ve naklin, yani dinin/şeriatın ve aklın ortak ürünüdür.  Şeriat kanun ve kural demektir. Kanunlar ise genellikle aklın çalışması sonucu, yani içtihatlar sonunda meydana getirilmişlerdir.

Usul-i Fıkhın bir diğer önemli özelliği ve önemi, bu ilme vakıf olmayanın tefsir ve hadis gibi ilimlerde allame olsalar da “şeriat-ı ilahiyeye” tam olarak vakıf olamamalarıdır. Allah'ın kulların fiilleri ile ilgili hükümlerini bilmek ve bu konudaki muradını anlamak ancak “Usul-i fıkha” vakıf olmakla mümkündür. Bu ise dini, yani kitap ve sünneti bilmekle beraber, insanı tanımak ve fiillerinin sebeplerini bilmek, sosyal hayatı tanımak ve insanların ihtiyaçlarını bilmek, anlaşmazlıkların sebeplerine vakıf olmak ve aralarında adaleti tesis etmek için aklı, tecrübeyi ve istişareyi çok iyi kullanmak gerekir. Bütün bunlar ancak “Usul-i fıkh” ile mümkün olur. Müçtehitler de içtihatlarında “Usul-i Fıkhın” kurallarına dayanarak kitap ve sünnetten hüküm istinbat edebilirler. Fakihler de istihrac ve istinbat-ı ahkâmda “usul-i fıkhın” kaidelerinden yardım alırlar ve istifade ederler.

Şeriat-ı İslamiyenin iki temel esası ve membaı vahy-i ilâhi olan Kur’ân-ı Kerimi ve ehadis-i nebeviyeyi anlamak için dil ve edebiyat ilimlerine ne derece ihtiyaç varsa, onların ihtiva ettiği ahkâm-ı şer’iyenin ahkâmını anlamak için de usul-i fıkha daha ziyade ihtiyaç vardır.

Zamanımızın modern hukukçularının adalet ve hakkaniyeti sağlayabilmek için en az müçtehitler ve fakihler kadar “Usul-i fıkhın temel kurallarını” bilmeleri gereklidir. Her ne kadar zamanımız hukukçuları aklı ön plana alsalar da aklın doğru kullanımı ve hükmün adil olarak verilebilmesi için “Usul ve Esasları” bilmesi, mantıklı bir şekilde aklı kullanmak ve daha önce verilen hükümlerin neye göre ve nasıl verildiğini bilmesi adaletli hüküm verebilmek için elbette gereklidir.

Günümüz kanunları her ne kadar İslam hukukuna dayanmasa da, kanunların tanziminde, tedvininde ve kanun maddelerinin hüsn-ü tatbikinde, anlaşılmasında, tavzih ve tefsirinde “Usul-i Fıkhın” mantığından yararlanmaya büyük ihtiyaç vardır. Bu sebeple “Darulfünun-u Osmaniye”nin hukuk bölümünde “Usul-i Fıkıh” dersi konulmuş ve bu dersi de Mahmut Esat Efendi ve Büyük Haydar Efendi ve Muhammed Seyid Bey gibi zamanın fakihleri ve usulcüleri tarafından okutulmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra Muhammed Seyid Bey ilk I. İnönü Hükümetinde Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır. (1)

Günümüz Medeni kanununda, Borçlar kanununda, Ticaret ve İcrâ-İflas kanununda ve Usul kanunlarındaki bütün hukukî ıstılahlar İslam hukukundan ve Usul-i fıkhtan alınmıştır. Bu kanunlardaki ıstılahların tamamı “Istılahat-ı Fıkhıye” ile tanzim ve tedvin olunmuştur. Bu yönü ile de “Usul-i fıkhı” bilmek ve öğrenmek şarttır.
 
Yine günümüzde İslam dünyasında Türkiye Cumhuriyeti dışında mahkemeler kararlarını “Fıkıh Usulü” kurallarına ve “Şeriat Mahkemelerine” göre vermektedirler. İşin bu yönüne ve dünya hukuk düzenine baktığımız zaman da “Usul-i fıkhı” ve İslam Fıkhını bilmek ve öğrenmekte büyük yarar olduğu kesindir. 

Dip Not:
(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Seyit_Bey

Muhammed Seyid Bey:
1. İnönü Hükümeti'nde Adalet Bakanlığı yapmış, Hilafet'in kaldırılmasında kilit bir rol oynamış din ve siyaset adamı ve yazardır. 1873'de İzmir'de doğmuştur. Medrese eğitimini takiben, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuş, aynı üniversitede fıkıh dersleri vermeye başlamıştır. Osmanlı Meclisi Mebusan'ına iki dönem İzmir mebusu seçilmiştir. Cumhuriyet'in ilanıyla eşzamanlı TBMM 2. Dönem'de de İzmir milletvekili olmuş, kurulan kabinede Adliye Vekili olarak yer almıştır. 3 Mart 1924'de, 1. İnönü Hükümeti'nin son günlerinde Meclis'te Hilafet'in kaldırılmasına dönük, "Hilafetin Mahiyet-i Şeriyyesi" konulu, günümüzde de tarihi addedilen bir uzunca konuşma yapmış ve karar alınmıştır. Milletvekili Kamil Miras'ın daha sonra İstiklal Mahkemesi'nde metnin hazırlanmasında payı bulunduğu ifadesi, konuşmasının muhtemelen bir ekip çalışmasının ürünü olduğuna işaret etmektedir. Meclis oturumunda İsmet İnönü'nün "Halife Türkiye'nin itibarıdır" yaklaşımıyla hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmış olması da, günümüzden geriye bakıldığında, bir taktik hamlesi olabilir. Seyit Bey, bu konuşmada milli hâkimiyet ilkesinden hareketle, hilafetin kaldırılmasının İslam dini açısından bir mahsur taşımayacağını savunmuş ve meclisteki muhalefeti de büyük ölçüde ikna etmiştir. Bu belirleyici konuşmanın neticesinde Meclis hilafeti ilga etmiştir. 1924 Anayasası'nın hazırlanmasında da önemli rol oynayan Seyit Bey, daha sonra dile getirdiği bazı teklifler nedeniyle gözden düşmüş ve baskı altında bakanlık makamından ayrılmak zorunda kalmıştır. Bunun üzerine akademisyenliğe geri dönmüştür. Ertesi yıl, 8 Mart 1925'de İstanbul'da ölmüştür. II. Mahmut Türbesi'nde gömülüdür.
Eserleri:
1. Usul-i Fıkıh Dersleri (1912)
2. Usul-i Fıkıh Dersleri - Mebahis-i Hüsün ve Kubuh (1914)
3. Usul-i Fıkıh - Medhal (1917)
4. Hak Mefhumu ve Kuvvei Müeyyidesinin Suret-i Telakkisi Hakkında İslâm Felsefe-i Hukuku ve Avrupa
5. Felsefe-i Hukuku Arasında Bir Mukayese (1922)
6. Usul-i Fıkıh Mebahisinden İrade, Kaza ve Kader (1922)
7. Hilafet ve Hâkimiyet-i Milliye (1924, Anonim yayınlanmıştır.)
8. Hilafetin Mahiyet-i Şer'iyyesi (1924, Konuşma metni.)


Etiketler:  Usul-i Fıkh Usul-i fıkhın Gereği Usul-i Fıkhın Önemi Ahkâm Kur'an Hadis Usul Metot Fakih Fetva
 
< Önceki   Sonraki >
HADIS
USUL
KUR'AN
METOT
USUL-I FıKH
FAKIH
AHKâM