Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Kişisel Gelişim arrow Adanmışlık Duygusu
Advertisement
Adanmışlık Duygusu PDF Yazdır E-posta
Salı, 01 Nisan 2008
Faruk Türkoğlu

Yedi kişilik bir iş yerinde kişiler arasında 21 ilişki vardır. İlişkiler çift yönlü olduğunda bu sayı 42'ye çıkar. Bu kişilerin her gün birbirlerinden üç konuda bir istekte bulunduğunu varsaysak 126 tane istek veya görev ortaya çıkar. Çalışan kişi beş kişilik bir ailenin üyesi ise aynı yöntemle hesap yaptığımızda aile bireyleri bir birilerinden 60 tane daha istekte bulunur. Bunun dışında bir apartmanda, mahallede ve kentte yaşamanın bize yüklediği küçüklü büyüklü görevler vardır. Topluluk içinde yaşadığımız için bizden bazı şeyleri yapmamız, bazı şeyleri de yapmamız istenir. Devletin ve toplumun da bireyden beklediklerini hesaba kattığımızda kendimizi yoğun bir ilişki, iş ve kural ağı içinde buluruz.

Bir de kişinin kendi kendine karşı görevleri vardır. Hayatını düzene sokmak ve hedeflerine ulaşmak isteyen bireyin aldığı kararlar ve bunların uygulanması ilişkiler ağını iyice karmaşıklaştırır ve ev ödevlerini arttırır. Günlük hayat içindeki bu küçüklü büyüklü iş ve eylemlerimiz, iç içe geçmiş bireysel ve sosyal hayatımızın atomları gibidir. Bu işler hayatımız boyunca yükselttiğimiz bir yapının tuğlalarına da benzer.

İlişkilerin sağlamlığı, yapılan işlerin kaliteli olması, hayatımızın çirkinliklerden arınarak güzelleşmesi bu tek tek atom veya tuğlaların sağlam olmasına bağlıdır. Bu sağlamlık da önemli veya önemsiz her işin ciddiye alınması ve mümkün olanın en iyisinin yapılması ile sağlanır.   Kendini işe vermek veya kendini işine adamak kelimeleri ile tanımladığımız bu ruh hali, toplumsal hayatın bütününe içsel bir sağlamlık kazandırır. Bu tür bir adanmışlık duygusu, tuğlaların arasındaki harç gibi ilişkilerin kalıcılığına da katkıda bulunur.

Tek tek iş veya görevler şişirilerek ve baştan savma bir şekilde yapıldığında ise ailede, iş yerinde ve giderek toplumun bütününde kalite düşer. Aksaklıklar ve çirkinlikler çoğaldıkça, insanlar en mükemmeli hedeflemek yerine sıradanlığa razı olmaya başlar. Toplumsal dayanışmanın zayıflaması tahammül duygularımızı zorlar.

Tutkunun rolü
Bireyin herhangi bir işi yaparken ortaya koyduğu davranış biçimi, onun kişiliği ile ilgili önemli ipuçları verir. Çünkü bir işe yoğunlaşmak ve o işi özenle yapmak bireyin kişiliğine, düşünce ve duygularının niteliğine bağlıdır. Adanmışlık duygusu, ancak aşağıdaki unsurların bulunması durumunda kalıcı bir kişilik çizgisi ve iş yapma biçimi haline gelir:

Heyecan ve coşku:
Ünlü filozof Immanuel Kant, "Heyecan duyulmadan yapılan bir işte başarı sağlanamaz" diyerek duygu ve akıl ilişkisine dikkat çekmişti. Bizim "Aşk olmayınca, meşk olmaz" atasözümüz ise ta yüzyıllar öncesinde insanların bu gerçeğin farkında olduğunu gösteriyor. Heyecan ve tutku, yalnız günlük işlerde değil, bir konuyu analiz ederken de gereklidir. Tutku ve coşku, zekâyı keskinleştirir ve sezgiyi berraklaştırır. Heyecanın beynimizde yarattığı parlak ışık, bilimsel analizlerde bile çözüm için gerekli ögeleri bulup fark etmemizi sağlar. Bu tespitler, son beyin araştırmaları ile de doğrulandı. Nörolog Antonio Damasio, beynin sol tarafındaki hesap-kitap yeteneğinin en yüksek düzeye çıkmasının ancak sağ taraftaki duygu yoğunlaşması ile mümkün olabileceğini kanıtladı. Bizim "gönül" kelimesi ile tanımladığımız bu duygu yoğunluğu olmadan kişinin kendini bir işe adamasının imkânsız olduğu, bu araştırmaların çok öncesinde de biliniyordu zaten...

Koşulsuz saygı:

İnsanın bir işe kendini vermesi ve sarılması, en basit işte bile belirli bir zihinsel yoğunlaşma ve çaba ister. Bunun için birey, çektiği zahmetin diğer insanların hayatını kolaylaştırılacağını düşünmesi ve işini gönüllü olarak yapması gerekir. Makam, mevki, yaş ve servet farkına bakılmadan tüm insanların, hatta tüm canlıların saygıyı hak ettiğine inanan kişi işini her zaman ciddiye alır.

Sevgiden kaynaklanan özen:
Saygı duygusu, kişide yalnız "Bu işi yapmalıyım" düşüncesine hayat verir. Sahneye "sevgi" girince, kişi "Bu işi en iyi şekilde yapmalıyım" diye düşünür. Saygıda aklın sesine kulak veren insan, sevgi söz konusu olduğunda tüm benliği ile davranır. Sevgiden kaynaklanan özen için çoğu kez büyük emek gerekmez. Babası bir bardak limonata isteyen her kız, bu isteği yerine getirir. Ancak limon çekirdeklerini de süzüp limonatayı getiren kız işine özen duygusunu ve sevgisini de katmış olur. Müdürüne hazırladığı raporu veren bir elemanın, bunu temiz bir dosya içinde sunması da bir özen belirtisidir. Özenle yapılmış bir iş, diğerlerine bir sevgi sinyali gibidir. Bir jest, bir ince düşünce, bir hoşluk ile kendini belli eden özen, diğer insanlara duyulan sevginin büyük ama zahmetsiz bir işaretidir. Küçük bir ayrıntı da gösterilse de "özen", derinlerden gelen bir duygunun sonucudur. "Özen" kelimesinin benlik anlamındaki "öz"den türetildiğini dikkate aldığımızda, bir iş yaparken özen göstermenin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz.

Hayata pozitif bakış: Hayata, sevdiklerine ve işine kendini adayabilen birey, çoğunlukla pozitif bir kişilik yapısına sahiptir. Çünkü o, en olumsuz koşullarda bile yapılabilecek bir şeyin bulunduğuna inanır. Pozitif kişi, ihmal, erteleme ve sıradan performans için mazeretler üretmez. Negatif kişilere ise fazladan verilen emek yararsız görünür. "Boş ver abi, dünyayı sen mi düzelteceksin?" lafı ağızlarından düşmeyen bu kişiler bir toplumda çoğunluktaysa işler daha da kötüye gider.

Psikolojik sözleşme
Bir iş yerinde çalışanlar arasında işine kendisini veren kişiler ne kadar çoksa, verimlilik de aynı ölçüde artar. Ancak adanmışlık duygusu bir tür "psikolojik sözleşme" gibidir. Yönetim bu sözleşmede kendine düşenleri yapmazsa, başlangıçtaki üretim heyecanı zamanla tavsar.

Yönetim adil bir ücret sistemi uygulamadığı takdirde çalışanlar işlerine yoğunlaşmakta zorlanır. Yöneticilerde işleri oluruna bırakma eğilimi olduğunda ve yeni önerilere ters bakıldığında, işe sarılmak için gerekli heyecan kısa sürede yok olabilir.

Katı bir hiyerarşinin hüküm sürdüğü ve saygının makama endekslendiği iş yerlerinde, insanlar yalnız kendilerinden bekleneni yapar. Firmanın yaşayan bir örgüt durumuna dönüştürülmesi ve firma içi demokrasinin derinleştirilmesi adanmışlık duygusunu kuvvetlendirir. Yöneticilerin, tüm çalışanlara eğitim imkânları sunması ve dayanışma duygusunu güçlendirmesi firma hedeflerinin daha iyi bir şekilde benimsenmesini sağlar.

Adanmışlık duygusunun aşırı fedakârlık şekilde anlaşılması doğru değildir. Ayrıca bir işe yoğunlaşan ve hedefe odaklanan kişinin bu tutumu, hiçbir zaman bir sabit fikre dönüşmemelidir.

İşine Sarılan Kişinin Portresi
Çalışma hayatında kendini işe adayanları kolaylıkla tanıyabilirsiniz. İşine sarılan kişileri diğerlerinden ayıran aşağıdaki özelliklerin herkes farkındadır:

— Ne iş yaparsa yapsın işini ciddiye alır. İşine gönlünü de katar.
— İşinde ve tüm hayatında kalite konusunda titizdir. Eksik yapacağına inandığı işi daha başlangıçta reddeder.
— Ayrıntılara dikkat ederek işini derinlemesine tamamlar.
— İşbirliğine yatkındır. İş arkadaşlarına kendi bilgisi ve becerisi ile destek olur.
— Yalnız denileni yapmakla yetinmez. Kendi görevi olmasa bile firmadaki işin daha iyi yapılması için önerilerde bulunur.
— Kendi potansiyelini mümkün olan en üst düzeye çıkarabildiği için üretkenliği ile dikkati çeker.
— Yaratıcıdır. İşine gönlünü kattığı için başkalarının göremediği çözüm yollarını fark eder.
— İşine kendisini verdiği için, "iş" de ona tüm başarı sırlarını verir...

Dünya gazetesinin 12–13 Nisan 2003 tarihli
Dünya Ekonomi Politika ekinde yayımlanmıştır.

 
< Önceki   Sonraki >