|
M. Ali KAYA
“AKL” bağlamak kökünden gelen bir kelimedir. Anlamak ve idrak etmek, düşünme ve muhakeme etme ve doğruyu bularak onu sağlam bir yere bağlamak anlamına gelmektedir. Akıl eşyayı olduğu gibi anlama ve anlamlandırma, güzel ve çirkini ayrıt edebilme, doğruyu ve yanlışı kavrama kabiliyetidir. Akl-ı selim, ise hüküm ve kararlarda iki hayırdan daha iyi olan hayrı, iki şerden ehven-i şerri bilebilme özelliğidir ve kâmil akla verilen isimdir. Buna “sağduyu” demek de mümkündür.
Her insanda aç çok akıl ve akl-ı selim özelliği vardır. Akl-ı selim Kur’ân-ı Kerimde “Yüzünü Allah’ın fıtrat üzere yarattığı hak ve hanif dini olan tevhide ve İslam’a yönelt. Ki Allah insanı bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın kadim kanunu olan yaratılışında bir değişim söz konusu olamaz. Doğru, sabit ve hak din ve yol budur. Ama ne var ki insanların çoğu bunu bilemezler” (Rum, 30:30) ayeti ile sabit olan “Fıtrat, hak din, istikamet, tevhit, hanif dini ve İslâm anlamına gelmektedir. Aynı mana hadis-i şeriflerde de “Allah insanı fıtrat üzere yaratmıştır” (Müslim, Kader, 22) ifadesi ile belirtilen, İslam bilginleri ve müfessirlerin izah ettiği “yaratılışta Allah’ın insan kalbine koyduğu ilahî hakikatleri ve gerçeği kabul etmeye yatkın olan kabiliyet” anlamındadır. İnsan fıtraten bu güzel özelliklere sahip olduğu halde ailesi ve çevresi tarafından fıtratı bozularak, kabiliyetleri köreltilerek yanlış yollara ve yönlere yönlendirilirler.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde İbrahim’in (as) kavmi ile olan diyalogunu nazara vererek İbrahim’in (as) dili ile bize akl-ı selim ve kalb-i selimin ne olduğu konusunda fikir vermektedir. Bizi İbrahim’in (as) Hanif dini olan Tevhide ve akl-ı selime tabi olmaya davet etmektedir. Şöyle ki:
İbrahim (as) kavmine dedi: “Siz bir takım putlara taparsınız da onlar sizin ihtiyaçlarınızı bilir ve isteklerinizi işitirler mi? Veya size bir faydaları olur mu, ve size gelen herhangi bir zararı önleyebilirler mi? Onlar dediler ki; ‘Biz atalarımızı onlara taparlarken gördük ve onların bu geleneklerini devam ettiriyoruz.’ İbrahim (as) dedi: ‘Gördünüz mü, atalarınızın taptıklarını. Siz de atalarınız da size faydası olmayan şeylere ibadet ettiğinizi görüyorsunuz. Onların tümü Âlemlerin rabbi olan Allah’ın düşmanıdırlar. Bizi ve sizi yaratan, hidayete erdiren, bize rızkımızı vererek yediren ve içiren, hasta olduğumuz zaman şifa veren, bizi öldüren ve sonra diriltecek olan, ahirette hata ve günahlarımızdan dolayı bize affedecek olan Allah’tır. Ben ona dua eder, ona yalvarırım. O gün ki bize ne mallarımız ne de oğullarımızın hiçbir faydası olmaz. Ancak O’nun huzuruna ‘kalb-i selim’ ile gelenlere rahmeti ile muamele ederek günahlarını affedip ebedi cennetine alacaktır.’ (Şura, 26:71-89) Bu ayette geçen “kalb-i selim” ifadesi İbrahim’in (as) izah ettiği gibi bir inanca sahip olan akıl anlamındadır. Çünkü burada ifade edilen kalb, doğru görüş ve anlayışta olan ve kökü kalpte ve dalları dimağda bulunan “Akl-ı Selim”dir. Bu akıl kalbi nurlandıran ve vicdanı aydınlatan doğru bilgi ve inanca dayanan bir akıldır. İslam bilginleri buna “basiret” adını vermişlerdir. Basiret ise doğru bilgi ve düşünceden kaynaklanan doğru anlayıştır.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Nur-u fikir ziyay-ı kalb ile mezc olmazsa zulmettir; zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr-ı ebyazı, muzîi leyl-i süveyda ile mezc olmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzâda süveydây-ı kalb bulunmazsa, basiretsizdir” (Mektubat, 2005, s. 798) vecizesi ile akl-ı selimin bilgi, fikir ve anlayışın ortaklaşa meydana getirdiği bir nur ve görüş olduğunu ifade etmiştir. Buna “feraset” demek de mümkündür. Bu sebeple peygamberimiz (sav) “Mü’minin ferasetinden korkun. O Allah’ın nuru ile görür” (Tirmizi, Tefsir, 6) buyurarak mü’minin görüşünün isabetli olacağını bize haber vermiştir.
Peygamberimiz (sav) “Allah akıldan daha yüce bir varlık yaratmamıştır. Hiç kimse kendisi ile hidayete götüren ve kendisini tehlikelerden alıkoyan akıldan daha faziletli bir özellik kazanmamıştır” (Ragıb El-İsfahânî, Müfredat, 342) hadisi ile aklın iman ve ilim ile güçleneceğini ve devamlı tekâmül ederek “Akl-ı Selim” mertebesine ulaşacağını ifade etmişlerdir. Nitekim yüce Allah kâfileri sağır, dilsiz ve kör olarak niteleyerek “çünkü onlar akletmezler” (Bakara, 2:171) buyurur. Böylece aklın iman ile akıl olacağını imansızlığın akılsızlıkla eş değer olduğunu bize bildirmiştir. Peygamberimiz (sav) bunu te’yiden “Akıllı, nefisini kontrol altına alarak hesaba çeken ve ahreti için çalışan kimsedir. Ahmak ve aptal ise nefsinin hevasına uyan ve sonra Allah’tan af uman kimsedir” (İbn-i Mâce, Züht, 31) buyurarak aklın nefsi terbiye amacına yönelmesi gerektiğini ve bu şekilde akl-ı selime ulaşacağını ifade etmiştir.
Aklın tekâmülü ve terakkisi “Allah’ın ayetlerini tefekkür etmesi” iledir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde Allah’ın ayetlerini tefekkür etmeye ait yüzlerce ayeti nazara verir. Akla kapı açar ve “şüphesiz bütün bunlarda akıllı olanlar için elbette Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden ayetler ve deliller vardır” (Bakara, 2:164) buyurarak delillerin aklı tekâmül ettireceğine dikkatlerimizi çekmiş ve tefekkürü emretmiştir.
İlmin kaynağı ilâhî mevhibedir. Bunun dışında kalan her şey cehildir. İlâhî mevhibe ise duyular ki varlık dünyasını algıladığımız beş duyu bunların başında gelir. İkincisi, vahiy ve haber-i sadıktır. Üçüncüsü ise akıldır. Duyular sahih ve sağlam olursa doğru algılar. Vahiy mütevatir habere dayanırsa doğru bilgiyi sunar. Akıl da doğru bilgi ve selim kalbe dayanırsa akl-ı selim mertebesine ulaşır. İlim, akıl ağacının meyvesidir. Yine akıl ile vahiy göz ile güneşe benzer. Göz güneşsiz gerçeği göremediği gibi vahiy de akla ışık verir ve eşyanın doğru algılanmasını ve anlaşılmasını sağlar. Bu sebeple Allah akla “nûr” demiştir. (Nur, 24:35) Akılla elde edilen ilme ise “ruh, hayat ve vahy” adını verir. Ve bunun sonucuna ise “hidayet” adını verir. Kur’ân-ı Kerim buyurur: “Ey Allah’ın elçisi! Sen kitap nedir, iman nedir, bilmiyordun. Biz sana ruh vayhettik ve onu sana nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğini, akılını kullanan ve vahye kulak vereni hidayete erdiririz. Şundan emin ol ki, sen vahiyle insanları “sırat-ı müstakim” olan hak ve hidayet yolu olan doğru yola davet etmektesin” (Şura, 42:52; En’âm, 6:122) buyurur.
Kurân-ı Kerim ahirette cehennem ehlinin hatalarını itiraf ederek “Biz dünyada vahye kulak vermiş olsaydık ve aklımızı çalıştırarak düşünseydik cehennemliklerden olmazdık” (Mülk, 67:10) diyeceklerini nakleder. Buradan da anlaşılmaktadır ki akıl ancak akl-ı selim olduğu zaman insanı kurtarır ve Allah’ı razı eder.
Akıl ve fehm fıtratta verilmiştir; ancak bunu geliştirecek olan ve akl-ı selim mertebesine çıkaracak olan insandır. Bu da vahye kulak vererek Allah’ın ayetlerini tefekkür ederek imanda terakki ve tekâmül etmek ve vahiy mertebelerinde terakki etmekle mümkündür ki yüce Allah akla kapı açacak yüzlerce ayetleri Kur’ân-ı kerimde zikretmiştir. Akıllı insan aklını imanı terakki ettirmek için kullanan insandır. Nitekim yüce Allah “Geçek mü’minler şol kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalpleri titrer. Allah’ın ayetleri okununca imanları artar ve rablerine tevekkül ederler” buyurarak buna dikkatimizi çekmiştir.
Etiketler: Akl-ı Selim Ehven-i Şer Fıtrat Hanif Dini Sağduyu İslâm İstikamet |