Yazılarım
Müceddidler
Bediüzzaman Evlad-ı Resuldür. | Bediüzzaman Evlad-ı Resuldür. |
|
|
|
| Cuma, 30 Nisan 2010 | |
|
Emirdağ Lâhikası isimli eserinde (s. 233) yer alan bir mektubunda, mânen “Ben de Âl-i Beytten sayılabildim” diyen Üstad Bediüzzaman, seyyidlerin kuvvet ve ehemmiyetinden şöyle söz eder: “Bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun” (Mektubat, s. 426) demektedir. 2. Mânevî Sultanlar: Seyyidler, sayıca çok oldukları halde, dünya saltanatı onlara hiç yaramadı. Hz. Peygamber’in (asm) torunlarının başına gelen fecâatler, ayrıca Mısır’daki Fatımî Devleti, Afrika’daki Muvahhidîn ve İran’daki Safevîler’in fecî âkıbetleri gösteriyor ki, siyâsî ve dünyevî saltanat, Evlâd-ı Resûl’e yaramıyor. Onlara en ziyade yaraşan ve yakışan ise, mânevî saltanattır. Şâh-ı Merdan olan Hz. Ali’nin, aynı zamanda asırlara hükmedecek bir “Şâh-ı Velâyet” olması, bu sırdandır. Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, seyyidlere daima hürmet etmişler, kadr û kıymetlerini baş üstünde tutmuşlar. Hatta, devlet ve hükümetlerin çoğu, onlara birtakım ayrıcalıklar tanımışlar. Meselâ, Osmanlı Devleti, seyyidler için “Nakibuleşrâf” diye bir daire kurmuş ve bu daire kanalıyla hemen her türlü ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Hatta öyle ki, evlenme durumlarını bile takip etmiş ve liyakatsiz kimselerle evlenmelerinin önüne geçmiştir. Osmanlı’dan sonra bu daire de lağvedildi ve bu ulvî hizmet büyük çapta akamete uğratıldı. 3. Kudsî Kahramanlar: Bu kudsî hizmetleri itibariyle özellikle çığır açan ve büyük vazifeler gören zâtlardan şöyle bahseder Bediüzzaman: “Hattâ onlardan bir tanesi olan Seyyid Ahmed es-Sünûsî, milyonlar müride kumandanlık ediyor. Seyyid İdris gibi diğer bir zat, yüz binden fazla Müslümanlara kumandanlık ediyor. Seyyid Yahyâ gibi bir başka seyyid, yüz binler adamlara emirlik ediyor, ve hâkezâ… Bu seyyitler kabilesinin efradlarında böyle zâhirî kahramanlar çok olduğu gibi, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî, Seyyid Ebu’l-Hasen-i Şâzelî, Seyyid Ahmed-i Bedevî gibi mânevî kahramanların kahramanları dahi varlarmış.” (Mektûbat, s.426) Seyyidler neslinden gelen zâtlar için benzer bir yaklaşım tarzını da on Dokuzuncu Mektup’ta şöylece izah eder: “İşte bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.” (Age, s. 101) Bu noktada, ister istemez akla şöyle hakikatli bir sûal geliyor: Burada ismi zikredilen İslâm tarihinin en parlak yıldızı ve kutup şahsiyetlerinin tamamı Al-i Beytten olduğuna göre, acaba son müceddit olarak bilinen Hz. Bediüzzaman da aynı silsileden değil midir? O Bediüzzaman ki, “Helâket ve felâket asrının adamı”dır. Elbette, diğer mübarek zatlar gibi, onun da Al-i Beytten sayılması gayet derecede mâkul ve münasiptir. Nitekim, birtakım hikmetlerle örülmüş perdelerin arkasındaki deliller, onun da aynı nuranî silsileden olduğunu gösteriyor. 4. Mânevî Şahsiyetini Perdeleme Hikmeti: Siyâdet gibi Mehdiyet tarafını da gizlemeye âzami derece hassasiyet gösteren Üstad Bediüzzaman, bu mesele hakkında ayrıca “Halbuki, âhir zamanın o büyük şahsı (yani Mehdi), Âl-i Beytten olacaktır” diyor. (Emirdağ Lâhikası, s. 232) Bediüzzaman, âhirzamanın en büyük şahsiyeti olan Hz. Mehdi hakkında neden “perdeli” konuşmak gerektiğini ise, 24. Sözün Üçüncü Dalında gayet açık, vâzıh şekilde izahlarda bulunuyor. Bu bahiste “hikmet-i ipham” sâdedinde, bilhassa “teklif ve imtihan sırrı”na dikkat çekerek, bu mühim noktalara ters düşülmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Bediüzzaman Said Nursî, seyyidliği ve Mehdiliği hakkında büyük tahşidatla yaptığı örtme ve perdeleme gayretine rağmen, kendi tâbiriyle “Nurun fevkalâde has şâkirdleri” ve “Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı şâkirdleri”nin hatırını büsbütün kıramayarak, onların bir nevi “perdeyi aralama” bâbındaki bazı mektuplarını, fıkralarını, şerh, izâh ve hâşiyelerini, eserleri olan Nur Risâlelerine dahil etmiş. Şimdi, bunlardan bazılarını buraya iktibasen alarak konumuza devam edelim. 5. “Üstadımız hem birinci, hem de ikinci Âl’dendir” “Çünkü, evlâdından olan Gavs-ı Geylânî (ra), kendi omzunda Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın kademini (ayak izini) gördüğü gibi, evlâdından olan ve her asırda Âl-i Beytten gelen mehdî ve müceddit, verese-i enbiya olan muhakkikleri, fertleri görüp kendi kademini o mübarek gelecek zatlara basmış. “Hususen, Risâle-i Nur müellifi zamanın Abdülkadir’i Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine, sâir evliyaya muhalif olarak müphem değil, sarihan haber vermesi, bizce birinci Âl’den olduğu kati’dir. Çünkü, sinek gibi bir mahlûkun Üstadımızı taciz etmemesi, neslinden olan Abdülkadir-i Geylânî’den irsiyet almıştır. “Gerçi, Üstadımız mahkemede ehl-i vukufa karşı ikinci Âl-i Beytten olduğunu onlara ispat etti. Fakat, maksadı tam ihlâsa muvafık olduğu için, kendi şahsını azlediyor; Kur’ân’ın bir elmas kılıcı olan Risâle-i Nur’u gösteriyor.” (Age, s. 418) Bu son paragrafta bahsi geçen hadise, 1944′teki Denizli mahkemesinde cereyan etti. Üstad Bediüzzaman, bu hususta şunları kaydediyor: “..Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirtlerin bu itikatlarına göre, bana karşı demişler ki: ‘Eğer Mehdilik dâvâ etse, bütün şakirdleri kabul edecekler.’ Ben de onlara demiştim: ‘…Gerçi, mânen ben Hazret-i Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam bir mânâda hakiki Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat, bu zaman şahs-ı manevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlası bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum’ dedim, o ehl-i vukuf sustu.” (Emirdağ Lâhikası, s. 232) Bu arada, Küçük Ali’in ifadeleri arasında geçen “birinci ve ikinci Âl-i Beyt”in izahına kısaca bakmakta fayda var. Bu hususla alâkalı olarak, yine son baskı Lem’âların Dokuzuncu Lem’âsında şu ifadeler yer alıyor: “…Kat’iyen bil ki, Resul-i Ekrem Âl’dir; biri Aleyhisselâtü Vesselâmın iki Âl’i var. Biri, nesebîde şahs-ı mânevisi ve nuranîsinin Risâlet noktasındaki Âl’i var.” (Lem’âlar, s. 142) 6. Üstad hem Seyyid, hem de Şeriftir: Hasan Feyzi’yi Üstad Bediüzzaman’a götüren ve bağlayan pusula, kendisiyle aynı ismi taşıyan hocasının hocası olan zatın uzun yıllar önce talebelerine müjdelemiş olduğu kerâmetli bir haberdir. Bu müjdeli haberle ilgili olarak Bediüzzaman Said Nursî’ye bir mektup yazan Milaslı Halil İbrahim, Üstadına hitaben şöyle diyor: “Muhterem efendim. Mesmuatıma nazaran (duyduğuma göre), Denizli de, bundan yetmiş seksen sene evvel (1877–78 yılları) büyük bir evliyadan Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine, ‘Bugün Kürdistan’da bir evliya dünyaya geldi’ diye beşarette bulunmakla zât-ı devletlerini işaret buyurmuş.” (Emirdağ Lâhikası, s. 172) Şimdi, bu tek paragraflık ifadeden çıkarılabilecek birçok mânâ var. Bunlardan iki tanesinden kısaca bahsedelim. İkincisi: Yine mânevî hüviyeti ile alâkalı olduğu için, bu müjdeli sözün içindeki bir tâbiri “evliya” şeklinde tâdil ediyor, değiştiriyor. Böylelikle, kendisine izafe edilen o kudsî hüviyeti gizliyor, örtüyor, setrediyor… Burada bir gizlemenin, yahut perdelemenin söz konusu olduğunu şuradan anlıyoruz ki, bir kimse doğar doğmaz dünyaya “evliya” makamında gelmez. Bir kimse, sonradan evliya, ulemâ, urefâ, vesaire olur. “Bugün dünyaya geldi” denilen kişi, olsa olsa “beklenen”, yahut “tavzif edilen” bir zât olur. Dolayısıyla, söz konusu müjdeli haberin orijinalinde, “evliya” tâbirinin yerinde bir başka ifade vardır ki, onu da burada perdeyi yırtarcasına dillendirmek istemiyoruz. Âriflere bu kadarlık bir târif kifayetli olmalı. Gelelim, Hasan Feyzi Efendinin, bir zamanlar “Said-i Kürdî” de denilen Üstad Bediüzzaman’ın zahirî ve batınî nesli, nesebi, hüviyeti ve milliyeti ile alâkalı düşünce ve kanaatlerine… Hasan Feyzi, Üstadının zahiren Kürt olmakla beraber, hakikatte Seyyid ve Şerif oluğuna dair fikir ve itikadını şu sözlerle ifade ediyor: “Ona (Bediüzzaman’a) ‘Kürdî’ denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali’de (r.a.) görülen ‘Yâ müdrike’ kelimesinin hazf ve kalbiyle (tersinden ve düzünden iki mânâ: Ey Kürt ve ey idrak eden) ‘Kürt’ imâ ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerafet ve siyadetten (şerif ve seyyid olmaktan) tenzil ve teb’idini (düşürme ve uzaklaştırmayı) icap ettirmez. “Bu isnad ve izafe (yani, onun Kürdî lâkabı), Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhûr olan bu zâtın Risâletin-Nur’un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. “Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum.” (Emirdağ Lâhikası, s.75) Nur’un has ve halis bir şâkirdi olan Hasan Feyzi’nin bu izah tarzı Üstad Bediüzzaman tarafından da tensip edilerek tasvip görmüş olmalı ki, lâhikaya derc edilmiş. Uzunca bir mektuptan aldığımız bu kısacık iktibasın bilhassa son cümlesinde geçen “kendini setr ve ihfa” ile “hakikî hüviyet ve milliyet” ifadeleri üzerinde derinlemesine düşünmek lâzım. Meselâ, “Neden ve niçin ’setr ve ihfâ’?” Ve meselâ “Nedir şu ‘hakikî hüviyet ve milliyet’?” Evet, ayrılığına dayanamayacak kadar Üstadına bağlanan Denizli kahramanı Hasan Feyzi, Üstad Bediüzzaman tarafından isimlerinin yanına “sistem” tâbirini koymuş olduğu üç sâdık talebesinden biridir. Sistem, yani “model kişilik”, yahut “örnek şahsiyet” demektir. Diğer iki talebe ise, biri İslâmköylü Hafız Ali, diğeri de Ermenekli Zübeyir Gündüzalp’tir. Bu arada, Son Şahitler isimli eserde yer alan hatıra notlarından anlaşıldığı kadarıyla, Üstad Bediüzzaman, kardeşlik bağlarıyla yakınlık duyduğu Emirdağlı Osman Çalışkan ile Urfalı Salih Özcan’a da, hususî sohbet çerçevesinde, hem anne tarafından, hem baba tarafından evlâd-ı Resûl olduğunu, yani neseben de Seyyit ve Şerif olduğunu ifade etmiş bulunuyor. Etiketler: Ehl-i Beyt Seyyid Şerif Evlad-ı Resul Üstad Bediüzzaman Said Nursi Al-i Beyt Mehdi |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|