|
Sayfa 3 Toplam: 3
Bediüzzaman’ın Ankara’daki Faaliyetleri:
Bediüzzaman Ankara’daki hatırlı dostlarının müteaddit ricaları üzerine önce yakın talebe ve dostlarından Tevfik Demiroğlu, Molla Süleyman ve Binbaşı Refik Bey’i Milli Hükümeti desteklemek üzere Ankara’ya gönderir. Kendisi de Ankara’ya geldi ve 9 Teşrinisani 1338 (9 Kasım 1922)’de “Hoşamedî Merasimi” ile karşılandı. (Tarihçe, 218, 234; Şahiner, 1994, s.254) TBMM özel gündem ile toplandı. Perşembe gününe rastlayan 135. İçtimada Reis Rasih Efendi Bediüzzaman’ı dua için kürsüye davet etti. (TBMM Zabıt Ceridesi, 24:457; Kutay, Cemal, Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslümanı, s. 277-278) Bediüzzaman orada dua etti.
Bediüzzaman Hacıbayram Camiine yakın mütevazı bir evde kalıyor ve meclis müzakerelerini takip ediyordu. 30 Ağustos 1922 Büyük Taarruzu ile Yunan denize dökülmüş ve büyük bir zafer kazanılmıştı. Zafer sarhoşluğu yanında, batılılaşma hevesleri ve dine karşı lakayt tavırlar Bediüzzaman’ın hoşuna gitmedi. Mebusların çoğu “Namaz” gibi çok önemli şahsî bir farizayı yapmada çok ihmal davrandıklarını görür. Ziyadesiyle üzülür. TBMM kuruluş amacına tamamen aykırı bir mecraya doğru gittiğini görür. Mebuslar ve aydınlar arasında Avrupa’dan gelen inkârcı ve tabiatçı fikirlerin yayıldığını görür ve “Eyvah bu ejderha imanın erkânına ilişecek” diyerek “Tabiat Risalesi”ni yazar ve 1923 yılında Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in Yeni Gün Matbaa’sında bastırır ve dağıtır. (Lem’alar, 2005, s. 421)
Sonra on maddelik bir beyanname hazırlar ve TBMM’nin görevinin “Şeair-i İslamiye’nin ihyası” “Milletin birliğini sağlaması” olduğunu ders verir. Namazın önemini vurgular. Bu beyanname 19 Ocak 1922 tarihinde Kâzım Karabekir Paşa tarafından okunur. Beyannme’nin okunmasından sonra namaz kılan mebuslara 50-60 mebus daha ilâve olur. (Tarihçe-i Hayat, 220-225; Mesnevi-i Nuriye, 2006, s.158-163) Bunun üzerine Meclis Reisi olan M. Kemal ile arası açılır. M. Kemal bir gün mebuslar içinde “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Siz ise namaza dair şeyleri yazdınız ve aramıza ihtilaf verdiniz” der. Bediüzzaman da buna mukabil “Paşa, Paşa! İslamiyet’te imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan hâindir!” şeklinde cevap verir. Bunun üzerine M. Kemal özür diler. (Tarihçe-i Hayat, 226)
M. Kemal başkanlığındaki 8 üyeli hükümet Hariciye Vekili İsmet Paşa’nın başkanlığında bir heyet ile 21 Kasım 1922 tarihinden itibaren Lozan müzakerelerine başlar. 8 ay süren bu Konferans’ın taraftarları yeni kurulacak olan Milli Hükümet ile İngiltere arasında cereyan ediyordu. Ankara o dönemde bir yol ayrımındadır. İttihat ve Terakki’inin dinsiz kanadı ile beraber M. Kemal 6 Aralık 1922 tarihinde “Cumhuriyet Halk Fırkası”nı kurar. Daha sonra bütün çalışmalarını CHF kanalı ile yapmaya başladı.
Bediüzzaman siyasi yolla mücadelenin sonuç vermeyeceğini düşünerek Ankara’da bulunduğu süre içinde ne hükümete ne de muhalefete yaklaşmadı. Her ikisine de eşit mesafede durdu ve idealinde kurmak istediği “Medresetü’z-Zehrâ”nın tesisi için çalışmaya başladı. Bir kanun teklifi hazırlatarak meclise sundu. Bu teklif mecliste bulunan 200 milletvekilinden 163’ünün imzası ile kanunlaştı. (Tarihçe, 226, 227; Emirdağ Lahikası, 316, 544)
Ankara’dan beklediğini bulamayan Bediüzzaman Ali Şükrü Bey’in bir su-i kasda kurban gitmesi üzerine Van’a gitmeye karar verdi. Mustafa Kemal Bediüzzaman’ın muhalefetinden çekindiği için yanına almak veya en azından etkisiz hale getirmek için kendisine üç yüz lira maaş, Şark Vilayetleri Umumi Vaizliği ve Mebusluk teklifini getirdi. Ancak Bediüzzaman bu tekliflerin tümünü reddetti. Doğuda kurmak istediği Üniversite’nin temelini atmak için Van’a gitmek üzere …. Tarihinde Ankara’dan ayrıldı.
Bediüzzaman Van’da:
Van’a giden Bediüzzaman kardeşi Abdülmecid’in evinde bir müddet kaldı. Sonra Nurşin Camiinde kısa bir süre kaldı ve Erek Dağı’nda terk edilmiş bir kilisede yanına gelen talebelere ders vermeye başladı. Bu arada Ankara’da yeni bir rejim şekillenmeye başladı. 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Medreseler kapatıldı. Dinden tecerrüt etmiş olan bir eğitim sistemine geçildi. 30 Kasım 1925 tarihinde Tekke ve Zaviyeler kapatıldı. Bu icraatlara Anadolu’dan ve bilhassa Doğu Anadolu’dan tepkiler yükselmeye başladı. Bu tepkilerin başında da Şeyh Said’in çalışmaları vardı. Şeyh Said, Bediüzzaman’a mektup yazarak kendisine destek vermesini istedi. Bediüzzaman ise “Dâhilde menfice bir hareketin yanlışlığına dikkat çekti. Kardeşkanı dökmenin çok büyük yanlış olduğunu” söyledi. Bediüzzaman’ın görüşünü almak isteyen Hamidiye Paşalarından Kör Hüseyin Paşa’ya da “Kan dökme ve bu hareketten vazgeç!” dedi. Sonra “Allah katında aziz ol, halkın gözünde hakir ol!” diye ikaz etti.
Bütün bunlara rağmen Şeyh Said ayaklandı ve “Dersim Hadisesi” yaşandı. Doğudaki nüfuzlu aşiret reislerini ve ayaklanmaya katılanların sürgüne tabi tutuldular. Hükümet onlarla beraber Bediüzzaman’ı da Erek dağındaki menzilinden alarak Van’dan Trabzon’a, oradan da İstanbul’a götürüldü. Yirmi gün İstanbul’da Sirkeci’de Arpacılar Mescidi ve Hidayet Camiinde kaldıktan sonra Ankara’dan gelen resmi bir yazı ile Burdur’a zorunlu ikâmete tabi tuttu.
Bediüzzaman Burdur ve Barla’da:
Bediüzzaman İstanbul’dan İzmir’e oradan da Antalya’ya ve nihayet 1925 yılı Mayıs ayında Burdur’a getirildi. Burdur’da Kasaboğlu Camiinde muhtaçlara iman dersi vermeye başladı. Bediüzzaman burada verdiği derslerini “Nurun İlk Kapısı” adı altında bir araya getirdi. Yapılan derslerden rahatsız olan hükümet Isparta’ya gönderilmesini emretti. 25 Ocak 1926 tarihinde Isparta’ya nakledildi. Buradan da Isparta’nın ücra bir köyü olan Eğridir Gölü kıyısında yolu olmayan Barla Nahiyesine kayıkla nakledildi. Barla okuma-yazma oranının çok düşük olduğu bir mezraya unutulmak üzere sürgün edildi. Bediüzzaman Barla’ya bir sepet içinde bulunan birkaç eşya ile nakledildi. Bunların içinde bir demlik, birkaç bardak ve Kur’ân-ı Kerim vardı. Bütün mal varlığı bundan ibaretti. (Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul 1994, s. 279)
İlk günlerde Muhacir Hafız Ahmed’in evinde kalan Bediüzzaman Said Nursi daha sonra köy evi olarak kullanılan ve altında çeşme yanında büyük bir çınar ağacı olan bir eve yerleştirildi. Bediüzzaman önce “Küçük Sözler” isimli eserini telif etti. Daha sonra Rum Suresi 50. Ayetin “Haşri ispat eden” ayetinin tefsiri olan “Onuncu Sözü” telif etti. Bediüzzaman Barla’da kaldığı sekiz sene içinde “Sözler”, “Mektubat” ve 26. Lem’aya kadar olan “Lem’alar” mecmualarını te’lif etti.
1928 yılında Harf İnkılâbı yapılarak İslam harfleri ile okuma ve yazma yasaklandı. Bu sebeple Barla’da yazılan risalelerin matbaalarda basılması ve çoğaltılması mümkün değildi. Bu durumda elle çoğaltılmaya başlandı. Bu şekilde Isparta’nın köy ve kasabalarında 600. 000 adet risale çoğaltılarak el altından Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Bu faaliyetleri takip eden hükümet yetkilileri 1934 yılında Bediüzzaman’ı önce Isparta’ya götürürler. Burada da iman ve Kur’an hizmetine devam eden Bediüzzaman’ı İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın emri ile 20 Nisan 1935 tarihinde Bediüzzaman’ın evinde arama yaparak bütün kitaplarına el koydular; ama bir şey bulamadılar. Buna rağmen Bediüzzaman 120 talebesi ise askerî araçlara bindirerek Eskişehir hapishanesine gönderirler.
Sürgünler ve Hakkında Açılan Davalar:
Bediüzzaman’ı hapishanede tam bir tecrid-i mutlak içinde kimse ile görüştürmediler. Bütün bunlara rağmen Bediüzzaman orada da 27, 28, 29 ve 30. Lem’aları telif etti. Eskişehir’de “Vatana ihanet, dini siyasete âlet ve irtica” suçlaması ile yargılandığı davada 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği karar ile Bediüzzaman’a 11 ay hapis ve Kastamonu’da mecburî ikâmet, on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi. Bediüzzaman bu haksız cezaya itiraz etti ve “Bu ceza ya kız kaçırıcısına ve at hırsızına verilir. Beni itham ettiğiniz ağır suçlarla ya idam etmelisiniz veya beraat ettirmelisiniz” dedi.
Bediüzzaman ve talebeleri zaten tutuklu olarak bu cezayı hapiste doldurdukları için tahliye edildiler. Bediüzzaman serbest bırakılmayarak polis nezaretinde Kastamonu’ya gönderildi. Bir ay polis karakolunda kalmak zorunda kaldı. Daha sonra karakolun tam karşısında bir eve yerleştirildi. (Badıllı, Mufassal Tarihçe, 1990, 2:832)
Te’lif hizmetine burada da ara vermeyen Bediüzzaman “Şualar” isimli eserin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve yedinci şua olarak isimlendirilen “İşârât-ı Kur’aniye, Münacat ve Âyetü’l-Kübrâ” risalelerini burada telif eder.
Burada da rahat bırakılmayan Bediüzzaman Denizli-Çivril kasabasında Atıf Egemen ve birkaç arkadaşının elinde bulunan “Beşinci Şua” risalesi için Ankara’nın emri ile Denizli Valisi bütün vilayetlere şifreli telgraflar çekerek çok ciddi bir arama ve soruşturma başlattı. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Rüştü Saraçoğlu ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel Denizli, Isparta ve Kastamonu’daki gelişmeleri yakından takip ediyorlardı.
20 Eylül 1943 tarihinde Isparta savcısının talimatı ile yeninde tutuklanan Bediüzzaman 3 Ekim 1943 tarihinde Isparta’ya, oradan askerî bir konvoyla Ankara’ya getirilir. Ankara’da otel görevlileri kılığındaki polislerin bulunduğu ve önceden tutulmuş olan Kastamonu Oteli’ne yerleştirilir. Bir ara Ankara Valisi Nevzat Tandoğan Said Nursi hazretlerini makamına getirtir ve sarığını çıkarmaya ve şapka giymeye zorlar, hatta elini sarığına uzatır. Bediüzzaman boynunu göstererek “Bu sarık bu başla beraber çıkar” cevabını verir.
Ankara’dan trenle Isparta’ya getirilen Bediüzzaman hakkında açılan davaların Denizli’deki dava ile birleştirilmesi kararı üzerine 25 Ekim 1943 tarihinde Denizli’ye sevk edilir. Denizli’de yine idam ile yargılanması talep edilerek Denizli hapishanesinde tecrid-i mutlakta bırakılır. Bediüzzaman burada da boş durmayarak zor şartlar altında On Birici Şua olan “Meyve Risalesini” On İkinci ve On Üçüncü Şuaları telif eder.
Aylar sonra 15 Haziran 1944 tarihinde mahkeme “Beraat ve Tahliye” kararı verir. (Badıllı, 2:1079) Bediüzzaman bir otele yerleştirilir ve yaklaşık bir buçuk ay kadar Denizli’de kaldı. Ankara’dan gelen bir emirle Bediüzzaman bu defa da Afyon’un Emirdağ ilçesinde zorunlu ikamete tabi tutulur.
Emirdağ Hayatı ve Afyon Mahkemesi:
Emirdağı’ında hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilen Bediüzzaman göz hapsinde tutulur ve camiye gitmesine dahi müsaade edilmez. Ziyaretçilerle görüştürülmez ve üç defa zehirlenir. Bundan sonraki hayatı boyunca bu zehirlenmenin sıkıntısını çeker.
Yargıtay Birinci Ceza Dairesi 30 Aralık 1944 tarihinde savcının temyiz için gönderdiği Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onaylayarak berat kararını pekiştirdi. Bundan sonra Bediüzzaman’da talebeleri vasıtası ile te’lif ettiği Risale-i Nurları teksir makinesi ile çoğaltmaya ve her tarafa göndermeye başladı. İlk olarak Isparta İnebolu’da Risaleler teksir makinesi ile çoğaltılmaya başladı. 1947 yılında sınırlı olarak Hac kapısı açılınca Nur Talebeleri “Asay-ı Musa” ve “Gençlik Rehberi” gibi risaleleri İslam dünyasından hacca gelenlere ulaştırırlar. Ayrıca çeşitli vasıtalarla Hıristiyan misyonerlere ve Amerika gibi ülkelere risaleler gönderilmeye başlandı.
Risale-i Nurların bu şekilde yayılması ve okunmasını çekemeyenler Hükümeti yeniden kuşkulandırarak 17 Ocak 1948 tarihinde Bediüzzaman ve on beş talebesini evlerinden alarak Afyon Ağırceza Mahkemesine verdiler ve çevreden toplanan 48 talebe ile Afyon hapishanesine yerleştirdiler. Denizli Mahkemesinin verdiği beraat ve temyizin bu beratı onaylamasına rağmen aynı iddialarla Afyon Mahkemesinde yeniden yargılamaya başladılar.
Afyon hapsinde tamamen işkenceye tabi tutulan Bediüzzaman kışın şiddetli soğuğunda pencereleri kırık 60 kişilik büyük bir koğuşta yalnız başına bırakılır ve soğuktan donması istenir. Bu yetmediği gibi hastalıktan korumak için aşı yapma bahanesi ile vücuduna zehir verilir. Hiç kimse ile görüştürülmez. Bediüzzaman bütün bunlara rağmen Allah’ın inayeti ve koruması ile telif hizmetine devam eder. On Beşinci Şua olan “Fatiha”nın tefsirini bu zor şartlar altında yazar. Talebeleri ile gizli mektuplaşır ve bunu da On Dördüncü Şua olarak Şualara ilave eder.
Bu zor şartlar altında mahkeme 6 Aralık 1948 tarihinde 20 ay ağır hapis cezası verir. Karar temyize gönderilir temyiz bu kararı bozar. Buna rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi bu kararın tebliğini kasıtlı geciktirerek 20 aylık sürenin dolmasını sağlar. Said Nursi hazretleri nihayet 20 Eylül 1949 tarihinde serbest bırakılır. Yine Ankara’dan gelen bir talimat ile Denizli’de 72 gün gözetim altında tutulur ve nihayet 28 Aralık 1949’da Emirdağ’ına tekrar gönderilir.
Demokrasi Devrinde Bediüzzaman:
Bediüzzaman Emirdağ’ında ikinci ikametinden sonra Türkiye Cumhuriyeti de Demokrasi’ye geçme kararı alır. CHF’den ayrılan ve Demokrat Parti’yi kuran Demokrat’lar 1946 seçimlerinde “Açık oy gizli tasnif” esasına dayanan adil olmayan seçimlerde 66 milletvekili çıkarmışlardı. Ancak hükümet olan CHF’nin entrikaları sonucu 20 Temmuz 1948 tarihinde Millet Partisi kurularak DP ikiye bölünmüştü. 14 Mayıs 1950’de yapılan “Gizli oy açık tasnif” esasına dayanan adil seçimlerde ise büyük bir çoğunlukla iktidara gelmişlerdi.
Bediüzzaman hazretleri de Demokrasi’ye geçilmesi ile beraber çok rahatlamış ve üzerindeki baskılar da kalkmıştı. 23 Ağustos 1953’e kadar Emirdağ’ında kalan Bediüzzaman bu defa da hükümetin değil, ama devlet memurlarının baskısına maruz kalmıştı. 1951 yılında Emirdağ’ında şapka giymediği gerekçesi ile ifadesi alınmıştı. Bir sene sonra İstanbul’da “Gençlik Rehberi”ni basan Üniversite talebelerine açılan dava için İstanbul’a getirilmişti.
Bediüzzaman İstanbul’da Sirkeci’de Akşehir Palas Oteline yerleşti ve 22 Ocak 1952 tarihinde yapılan duruşmaya katıldı. Bu duruşma günün gazetelerinde “Seksenlik Pir’in Duruşması” olarak manşetten verildi. (Hürriyet, 23 Ocak 1952) Yargılama’ya 19 Şubat 1952’de devam edildi. Duruşmayı çok kalabalık bir topluluk izlemişti. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmasında da Denizli Mahkemesinin beraat kararı gerekçe gösterilerek men-i muhakeme kararı vererek davayı sonuçlandırdı. Bu karar duruşma salonundaki halk tarafından alkışlarla karşılandı.
İstanbul’daki mahkemenin beratla sonuçlanmasından sonra Bediüzzaman Emirdağ’a döndü. 1953 tarihinde tekrar Eskişehir yoluyla İstanbul’a giderek Beyazıt’ta bulunan Marmara Palas oteline yerleşti. Daha sonra Fatih Çarşamba’da ahşap bir eve taşındı.
Bediüzzaman İstanbul’da bulunduğu bu tarihlerde İstanbul’un fethinin 500. Yıl dönümü kutlamalarına katıldı. Ayrıca Fener Rum Patrikhanesini ziyaret ederek Patrik Athenagoras ile görüştü. (Badıllı, 2:1479) Yaklaşık üç ay kadar İstanbul’da kalan Bediüzzaman 1953 Haziranında Emirdağ’a döndü. Daha sonra 23 Ağustos 1953 tarihinde de Isparta’ya yerleşmek üzere geldi. Isparta’da açılan bir davanın daha sorgu hâkimliğinde iken reddedilmesi üzerine de Bediüzzaman’ın mahkemeler devri kapanmış oldu.
Bediüzzaman Isparta’da bulunduğu bu dönemde siyasi ve içtimai olaylarla da alakadar oluyor ve gazeteleri takip ediyor, kendisine ve Risale-i Nurlara ilişilen konularda gerek cevap hakkı olarak gazetelere cevap veriyor, gerekse hukuki yoldan mücadele ediyordu. Demokrat Partinin icraatlarını takip ediyor ve onları “Şeâir-i İslamiye”ye hizmet etmeleri konusunda ikaz ediyordu. Eski tahribatı tamir başlamaları, ezanı aslına çevirip din derslerini okullara koymalarını tebrik ediyordu. İmam-Hatip Mekteplerini açmalarını tebrik ederek talebelerine de “Siz de mekteplerin yanına Nur Dershanelerini açın” tavsiyesinde bulunuyordu. (Emirdağ Lâhikası, 656-657)
Bediüzzaman Demokrat Parti’nin bu müspet icraatlarına destek verdiği gibi eğitime yaptıkları hizmetleri de alkışlıyordu. Bilhassa kendi amacına hizmet edecek olan doğuya Üniversite açma teklifine hiç önem vermeyen CHF hükümetlerinin aksine 1954 yılında Erzurum’a Üniversite açan Demokrat Parti’yi gönülden destekliyordu. Bediüzzaman adı ne olursa olsun doğuya açılan bu ilk üniversite için çok seviniyordu.
Bediüzzaman ayrıca Risale-i Nurların Türkçe Latin harfleri ile basımına izin vererek Risale-i Nurların Üniversite gençliğine ulaştırılması için elinden gelen gayreti gösteriyor ve talebelerini de bu yönde sevk ediyordu. Bu çabaların sonucu Risale-i Nurlar Ankara, İstanbul ve Samsun gibi merkezlerde basılmaya başlandı. Bu şekilde Risale-i Nurların matbaalarda basımı Tarihçe-i Hayat dâhil 1958 yılına kadar tamamlandı. Tümü bizzat Bediüzzaman tarafından tashih edilerek baskıya verildi.
Risale-i Nurların da basılıp tamamlanmasından sonra Bediüzzaman sürgün ve hapis olarak kaldığı yerleri ve buradaki Nur Talebelerini ziyaret etmeye başladı. İlk olarak 2 Aralık 1959’da Ankara’ya geldi. 3 Aralık 1959 günü Ankara’da Emirdağ’a geçti. 19 Aralık 1959’da Konya’ya geçti. Mevlana Türbesini ziyaret etti. 31 Aralık 1959’da tekrar Ankara’ya geldi. Buradan İstanbul’a geçerek talebeleri ile görüşüp vedalaştı. 3 Ocak 1960 ‘da İstanbul’dan ayrıldı. Tekrar Ankara’ya geldi. 6 Ocak 1960’da Konya’ya geldi. Ancak Konya’da her tarafın polislerce tutulduğunu gördü. Kardeşi Abulmecid’i ziyaret etti. Emirdağ’a geçti. Emirdağ’ında dört gün kaldıktan sonra 11 Ocak’ta Ankara’ya gelmek istedi ancak şehir merkezine girmesi engellendi. Çünkü muhalefet partisi lideri İsmet İnönü mecliste Bediüzzaman’ın gezilerini gündeme getirmiş ve hükümeti çok ağır bir dille suçlamıştı. Ankara’dan Emirdağ’a dönen Bediüzzaman burada bir hafta kaldıktan sonra Isparta’ya döndü.
19 Mart 1960 tarihinde Bediüzzaman Urfa’ya gitmek istediğini söyleyerek talebelerini hazırladı. 20 Mart’ta Isparta’dan ayrıldı. Yağmurlu bir havada başlayan yolculuk 21 Mart’ta Urfa’da bitti. Talebeleri ona Halilürrahman Dergâhını gezdirmek istediler ama o çok ağır hastaydı, ayakta duramıyordu. İpek Palas Oteli’ne yerleşti.
Bediüzzaman’ın izinsiz Isparta’dan ayrıldığını öğrenen İçişleri Bakanı çok telaşlandı ve her tarafa telgrafla haber göndererek derhal Isparta’ya dönmesi konusunda direktif verdi. Bunun üzerine Urfa emniyeti Bediüzzaman’a baskı yapmaya başlayınca halk otelin önüne toplanarak “Biz ölürüz misafirimizi vermeyiz” diyerek diretir. Hatta bazıları silahlarını çekerek kararlılıklarını gösterirler. Doktorlar tarafından Bediüzzaman’a “Ağır hasta olduğu için hiçbir yere gidemez” raporu verilir. Zaten çok ağır hasta olan Bediüzzaman nihayet 23 Mart 1960 günü sabaha karşı Otelin 27 nolu odasında ahrete irtihal eder. (Badıllı, Mufassal Tarihçe, 3:1735-1739)
Bediüzzaman’ın naaşı ertesi günü yüz binlerin katıldığı cenaze namazı kılınarak Halilürrahman Dergâhında kendisi için ayrılan yere defnedilir. Ama ne var ki hayatında Bediüzzaman’ı rahat bırakmayanlar kabrinde de rahat uyumasına müsaade etmezler. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Milli Birlik Komitesi’nin kararı ile 12 Temmuz 1960 gecesi kabri kırılarak Urfa’daki naşını bir askeri uçağa bindirerek Afyon Askerî havaalanına nakledilir. Oradan da bilinmeyen bir yere defnedilir. (Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman, 1994, s. 454) Böylece Bediüzzaman’ın vasiyeti olan “Mezarım gizli olsun ve bir iki talebem dışında kimse bilmesin” tavsiyesi kerâmetkârâne gerçekleşmiş olur. Bediüzzaman hazretleri Hicri takvim yılına göre 86 miladi takvime göre ise 82 sene yaşamıştır.
Sonuç:
Bediüzzaman hayatı boyunca hayal ettiği “Medresetüzzehra” üniversitesini maddi olarak tesis edemedi. Ancak manevi olarak bütün vatan sathını bir medresye çevirerek her yerde “İman ve Kur’ân” hizmetinin yapıldığı ve “İman hakikatlerinin okutulduğu” bir medrese haline getirmeyi başardı. Bu sebeple Bediüzzaman “Medresetüzzehra'nın maddi tesisine çok maniler bulunduğundan şimdilik nur şakirtlerinin heyet-i mecmuasının dairesinden ibarettir.” (Emirdağ Lâhikası, 412) buyurarak bu hususa dikkatleri çekmiştir. Etiketler: Bediüzzaman Said Nursi Demokrasi Ankara Afyon Eskişehir Burdur Urfa Emirdağ Isparta Barla
|