|
Mustafa CAN
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Şahs-ı manevi, şahıslardan meydana gelen bir cemaat, cemiyet ve şirket gibi bir amaç ve fikir için bir araya gelenlerin meydana getirdiği bir mânevi şahıs ve şahsiyettir. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” şeklinde ifade edilen mana şahs-ı manevi olarak ifade edilebilir. “Birlikten kuvvet doğar” sözü şahs-ı manevinin gücünü belirler. İnsan birey, insanlık ise insanlardan meydana gelen bir şahs-ı manevidir. Aile de aile fertlerinden oluşan bir şahs-ı manevidir. Devlet de vatandaşlardan meydan gelen geniş bir ailenin şahs-ı manevisidir. İslam dünyası da müslümanların şahs-ı manevisidir denebilir. İttihad-ı İslam ideali de yine böyle bir şahs-ı manevi özleminden başka bir şey değildir. ABD ve AP yine böyle siyasi bir şahs-ı manevî oluşturma amacına yönelik bir ideal hedeftir.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası ne kadar harika da olsalar cemaatin şahs-ı manevisinden gelen dehasına karşı mağlup düşebilir” (Emirdağ Lâhikası, 2006, s.70) buyurarak şahs-ı manevinin gücünü ifade eder. Bediüzzaman bu zamanda fertlerden çok kurum, dernek, sendika, parti şeklinde bireylerin bir araya gelerek teşkil ettikleri cemaat ve cemiyetlerin müessir olduğunu görerek talebelerini cemaat teşkil etmeye ve şahs-ı manevi gücünden istifade etmeye davet etmiştir. Her ne kadar “keyfiyete nispeten kemiyetin önemi yoktur” ama cemaat ve şahs-ı manevi içinde keyfiyetin önemli bir mevkii vardır. Bir şahıs her ne kadar dahi de olsa bir cemaatin şahs-ı manevisine dayanmazsa gücü ve tesiri zayıf kalır ve kabiliyetinden istifade edilemez.
Bir vücudun azaları bir ruh etrafında bir araya gelerek insanı teşkil ederler. Vücudun azaları beyinden tutun kalp ve göz gibi değerli, el ve ayak gibi kalp ve göze nispeten değersiz azalar bir arada olduğu zaman mükemmel bir insan olurlar. Ayrı ayrı oldukları zaman hiçbirinin bir değeri olmamaktadır.
Aynen bunun gibi bireyler de şahs-ı mânevi içinde anlam ifade eder. Birey, cemiyet, kurum ve cemaat içinde birey olmanın ötesinde bir değer kazandırmaktadır. Ancak buz parçası niteliğinde olan şahsiyet ve enaniyeti cemaat ve kurum içinde eritmelidir. Bu durumda o cemaat ve kurumun bütün kazanımına sahip olur. Şayet bireyler kurumu kendi amacına kullanmak isterse o zaman buz parçası olan benlik ve enaniyetini eritmemiş olur. Kurum ve cemaat de ondan rahatsız olur ve cemaatin kazanımından da faydalanamaz. Bu bir vücudun içine giren kanserli ve hastalıklı hücreye benzer. Bir operasyon ile bu kanserli hücrenin alınması ve yok edilmesi gerekir. Aksi takdirde diğer hücreler de bundan zarar görür ve vücudun zafiyetine ve ölümüne sebep olabilir.
“Bu zaman cemaat zamanıdır” buyuruyor Bediüzzaman… Cemiyetin ve sosyal hayatın çok genişlemiş olduğu bu zamanda cemaat içinde temsil edilmek, kurum içinde çalışmak kişiye şahsiyet ve değer kazandırmaktadır. Eski devirlerde büyük şahsiyetlerin devleti, medresesi ve şirketi olurken, bu zamanda devletin adamı, üniversitenin hocası ve şirketin elemanı ve ortağı vardır. Bireyler ne kadar dahi de olsalar devlet içinde değer kazanmakta, üniversite bünyesinde kariyer sahibi olur ve şirket içinde şahsiyetini bulur ve bulmaktadır. Bediüzzaman bize bunu ihtar etmektedir.
Bediüzzaman cemaat ve kurumu bir vücudun azalarına ve bir fabrikanın çarklarına benzetir. Cemiyet içinde bireylerin dikkat etmesi gereken hususlara dikkatlerimizi çeker “Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Hem nasıl ki, bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkarane uğraşmaz, birbirinin önüne takaddüm edip tahakküm etmez; birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umûmî maksada tevcih etmek için yardım ederler. Hakiki bir tesanüt bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler.” (Lem’alar, 222)
Bediüzzaman hazretleri bu zamanda iş yapabilmek ve sosyal bir hizmeti gerçekleştirmek için kurumlar ve cemiyetler teşkil edilmesi gerektiğini ders verir. Birlik ve beraberliğin ancak bu şeklide olabileceğini ve hizmetin böyle üretilebileceğini söylemiştir. “Üç elif ittihat etmezse üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihat etse yüz an bir kıymet alır. Hakiki samimi bir ittifakla her bir fert sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya her bir hakiki müttehit adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor ve yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır” buyurur.
Bir beden içinde veya bir fabrikada her aza ve her çarkın önemi büyüktür. Biri eksik ve noksan olsa o beden ve o fabrika fonksiyonunu icra edemez. Tam olarak işleyemez ve vazifesini tam olarak yapamaz. Bu sebeple her bir azanın düzgün çalışması ile diğer beden organlarının iftihar etmesi gerekir. Birbirinin kıskanmak ve vazifesini sekteye uğratmak bütün bedene ve bütün fabrikaya zarar verir. Bu sebeple Bediüzzaman’ın “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahsınızda görerek iftihar ediniz” cümlesi çok anlamlıdır.
Şahs-ı maneviye işlerlik kazandıran husus “istişare”dir. Şura ve istişare cemaatin ve kurumun beyni mesabesindedir. Dolayısıyla akıllar birleşirse harika fikirler ortaya çıkar. Bu fikirler de cemiyetin bütünü tarafından kabul görür, sahiplenir ve uygulama alanına geçerse o zaman harika sonuçlar ortaya çıkar. İstişare ortak aklı, ortak akıl ise harika sonuçlar ortaya çıkarır. Ancak bu yeterli değil, his ve heyecanla bütün bireylerin benimsemesi ve uygulama birliği içinde olması gerekir.
Etiketler: Cemaat Cemaatin Şahs-ı Manevisi Şahs-ı Mânevi Kurumsal Yapı Kurum Cemaat Cemiyet İttihat |