M. Ali KAYA
28 Mart 1912 yılında Kastamonu’ya bağlı Müderris Atabey köyünde dünyaya geldi. Anne ve baba tarafından “Seyyid”dir. Eğitimini Kastamonu’da Sinan Bey Camii ve Nasrullah Camii hatibi Hafız Ömer Aköz’den almıştır. Hafız Ömer Aköz daha sonra İstanbul Fatih Camii baş imamı ve Mushaf İnceleme Kurulu Başkanı olmuş ehl-i fazl bir zattır. Mehmet Feyzi Efendi ilme aşık bir zattı. Yaşıtları ile oyun oynama yerine ilmi tercih ederdi. Çeşitli âlimlerden birçok ilim almıştır. 1935-37 yıllarında İstanbul Yıldız’da askerliğini yapmış ve İstanbul’da Hayrullah Efendi, Hüsrev Efendi ve Abdulhakîm Arvâsî’den dersler almıştır.
Askerliğini tamamlayıp Kastamonu’ya geldiği zaman 1935 yılında Eskişehir hapishanesinden tahliye edilerek Kastamonu’ya mecburi ikamete tabi tutulan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ile görüşür. Yaklaşık altı sene boyunca hizmetinde bulunur. Bediüzzaman onun Risale-i Nurların yazılması ve neşri konusundaki hizmetlerinden dolayı Hüsrev Efendi’ye benzeterek “Küçük Hüsrev” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.154, 262) ismini vermiştir.
Bediüzzaman Kastamonu’da Feyzi Pamukçu’ya Eskişehir hapishanesinde “Tarikat İmtihanını” başarı ile geçen ve Risale-i Nur’a sadakatlerini gösteren Nur Talebelerine benzemesi için şu dersi verdi: “Feyzi kardeşim! Sen Isparta vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşit ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur'un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur'un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.
O şakirtlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur'a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mümini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mümine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, müminin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.
İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalpleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler.
Bu hakikate binaen, bu şehre bir kutup, bir Gavs-ı Âzam gelse, “Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.” (Kastamonu Lahikası, 104)
Mehmet Feyzi Pamukçu daha sonra üstadla beraber 1943 Denizli hapsinde dokuz ay ve 1948 Afyon hapsinde on ay beraber bulundular. Her iki hapisten de beraat ederek çıkmışlardır. Afyon hapsinden sonra Cuma ve Hac vazifesi dışında evinden dışarı çıkmayan Mehmet Feyzi Pamukçu kendisini ilmî çalışmalara vermiştir. Kendisinden istifade etmek isteyenlere Sarf-Nahiv, Akaid, Fıkıh, Hadis, Ahlak ve Kur’an öğretmiştir. Yurdun her tarafından gelen ziyaretçilere de eşsiz sohbetlerde bulunmuşlardır. 1966, 1970 ve 1976 yıllarında üç defa Hac’a gitmişlerdir.
12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra ilgisi olmayan bir olaydan dolayı Ankara Mamak Cezaevine gönderilmek istenmiş, ama yüksek tansiyondan kaynaklanan bir rahatsızlık yüzünden doktor ikazı ile Ankara’ya gitmesi önlenmiş ve 45 gün hastanede tedavi görmüştür.
4 Mart 1989 Cumartesi İkindiden sonra Mirac gecesi öncesi Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (Kastamonu Lâhikası, 410)
Feyzi Efendinin Sohbetlerinden Damlalar:
1. Kemâl-i îmân kazanıp, âmâl-i sâlihaya muvaffak olmak şartıyla gençlik de güzel, ihtiyarlık da...
2. İhlâsla âmâl-i sâlihaya muvaffakiyet, mârifetullah kesbi, kemâl-i îmân iktisâbı, bir de tevâzû, ihlâs, hilim, tevekkül, teslim, kaza ve kadere rızâ gibi ahlâk-ı hasene kazancı şartıyla, ne gençlikten, ne de ihtiyarlıktan şikâyet edelim.
3. Bu ümmet, ümmet-i vasattır. İfrat ve tefritten ârîdir. Bu ümmet, sâir ümmetler üzerine şâhid olacaktır Peygamberimiz de bizim ümmetimize ve bütün enbiyâ üzerine şâhid tutulacaktır.
4. İnsan, niyeti sebebiyle, yapamadığı bir şeyden bile sevap kazanır. Rasûlullah Efendimiz (sav): “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” buyuruyor.
5. Kalpler Kur’an’la hayat bulduğu için, Kur’an’ın bir ismi de “Rûh”’dur. Kur’an’ın hakâikını fehmeden kalp, hayattardır. Kur’an’ın hakâikını fehimden gafil kalpler, ölüdür.
6. Seyr-i ilim Kur’an’la başlar; yine Kur’an’la nihayet bulur. Kur’an’ın meânî-i adîdesi vardır. Hakâikı, bitmeyen, tükenmeyen deniz dalgaları gibidir.
7. Kalp, ruhla ceset arasında bir berzahtır. Âlem-i mânaya açık olan kapısından nur ve feyiz nâzil olur. Yapılan her ibadetin nuru da kişinin bedeninden doğru kalbine yükselir. Bu durumda, nur üzerine nur inzimâmı ile “Nûrun alâ nûr” sırrına nâil olur.
8. Kur'ân, ölülere hitap etmiyor; dirilere hitap ediyor! Asrımız Kur'ân asrıdır. Etiketler: Mehmet Feyzi Pamukçu Kastamonu Seyyid Nasrullah Camii Gavs-ı Azam Eskişehir Tarikat Velâyet |