Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Tarikat Zamanı Geçti... PDF Yazdır E-posta
Pazar, 06 Aralık 2009
Yazı Index
Tarikat Zamanı Geçti...
Sayfa 2

1.  “Zaman Cemaat Zamanıdır:”
Bediüzzaman hazretleri Eskişehir hapishanesindeki tarikatçıların çalışmalarını ve Tarikat hevesini Nur Talebelerine de bulaştırmak ve kahraman Nur Talebelerini “Mürid” haline getirmek isteyenlere karşı ikazlarda bulunarak tarikat hevesine kapılmamaları yönünde uyarı mektupları yazdığını yukarıda ifade etmiştik.

Kastamonu’ya gelir gelmez Risale-i Nur Talebelerine yönelik yazdığı ilk mektuplarında bu zamanın şahıs ve tarikat zamanı olmadığı bilakis cemaat zamanı olduğu konusunda mektuplar yazar. Bu mektuplarında Bediüzzaman şu hususlara vurgu yapar:  “Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur'âniyede kuvvetli, dirayetli arkadaşlarım! Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle, bir batmanı kaldırmayan zayıf omuzuna binler batman ağırlığı yüklense, altında ezilir. Lillâhilhamd, Risaletü'n-Nur, bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mucize-i Kur'âniye olduğunu çok tecrübeler ve vâkıalarla körlere de göstermiş. Ona ait medh ü senânız tam yerindedir; fakat bana verdiğinizden, binden birine de kendimi lâyık göremem. Yalnız, pek büyük bir nimete ve muvaffakiyete sizin gibi hakikatli talebelerin iştirak ve sa'y ve gayretleriyle mazhariyetim noktasında, Risale-i Nur hesabına ebede kadar iftihar ederim” (Kastamonu Lâhikası, 19) diyerek nazarları “İman hakikatlerine” çevirir. Şahsını merciiyetten azleder ve Risale-i Nur hizmetine bir “Tarikat” şekli vermekten kaçınmalarını ve şahıslara da değer vermemelerini ister. Asıl merci ve makamın “İman ve Kur’an”, “Resulullah ve Sünnet-i Seniye” olduğunu nazarlara verir. 

Bediüzzaman daha sonra “Risale-i Nur’un tarikatlardan üstün olan özelliklerine dikkatleri çeker. Eski ulemanın eserleri ve divanları imanın ve marifetin neticelerinden meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederek mevcut olan imandan istifade ederek (as) mü’minlere hitap ederken, Risale-i Nur herkese hitap ediyor.
 
“Risaletü'n-Nur ise, Kur'ân'ın bir mânevî mucizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak burhanlarla imanın ispatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.

O divanlar derler ki: "Velî ol, gör; makamata çık, bak, nurları, feyizleri al." Risaletü'n-Nur ise der: "Her kim olursan ol; bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakikati müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar."
Hem Risaletü'n-Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlistir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı mânevî-i dalâlet karşısında tek başıyla galibâne mukabele eder.

Hem Risaletü'n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misilli yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s. 27-28) demektedir.

Bediüzzaman yine “Bu zaman, ehl-i hakikat için şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman cemaat zamanıdır; cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevi hükmeder ve dayanabilir” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s. 197) diyerek şahıslara bağlanan ve şeyh-mürid ilişkisi içinde yapılan hizmetlerin bu zamanın ehl-i dalalet ve ehl-i ilhada galibane mukabele edemeyeceklerini ifade etmiştir.
 
2.  “Zaman Tarikat Zamanı Değildir:”
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Risale-i Nur’da daima dava edip demişim: “Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsiz Cennete gidenler çoktur, îmânsız Cennete giden yoktur” diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hanem yok ki, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki, çıksın desin, “Bana tarîkat dersi vermiş ve mahkemeler ve zabıtalar bulmamışlar. Yalnız, eskiden yazdığım tarîkatlerin hakîkatlerini ilmen beyan eden “Telvihât Risâlesi” var ki, bir ders-i hakikattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir; tarîkat dersi değildir” (Emirdağ Lâhikası, 2006, s. 67, 130, 415, 833) diyerek zamanın tarikat zamanı olmadığını, kendisinin de şeyh değil, hoca, yani bir din âlimi olduğunu ifade etmiştir.

Bediüzzaman yine “Bu zaman tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor. Sünnet-i Peygamberî dâiresinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi” (Emirdağ Lâhikası, 2006, s.576) buyurarak ehl-i tarikatın da Risale-i Nur dairesini kendi daireleri gibi görerek girmeleri gerektiğini açıkça ifade eder.

3. Mürşitlik Yerine “Ders Arkadaşı” Kavramı:
Tarikatta müridin haddinden fazla makam vermesi, mürşidini hayali olarak en yüksek makamlarda görmek istemesi ve kutup, gavs ve mehdi gibi makamlar vermesi hoş karşılanır ve meşru görülür. Bunun için haddinden fazla makamlar verilir. Hakikatte ise bunların hiçbirisi olmayabilir. Hakikat mesleğinde bu gibi şeylere değer verilmez.

Tarikattan gelen bu geleneği de asla kabul etmeyen Bediüzzaman talebelerinin kendisine haddinden fazla hüsn-ü zan etmelerini kabul etmez. Talebelerini ikaz ederek şöyle bir mektup yazar:

“Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını tâdil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir.

Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (ra) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum. O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin’nin (ks) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki: “Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi herşeye ıttılâı var.” Beni onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti.

Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o unvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü Sünnet-i Seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana hâlis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.”

Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.

"Ey Risale-i Nur’un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim,

Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbîn zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.

Ben size nispeten kardeşim; mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârâne dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenab-ı Hakkın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette taksimü’l-mesâi kaidesiyle iştirak etmişiz. Tesanüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.

Hem madem bu zamanda herşeyin fevkinde hizmet-i imaniye en ehemmiyetli bir vazifedir. Hem kemiyet ise, keyfiyete nispeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyaset âlemleri ebedî, daimî, sabit hidemat-ı imaniyeye nispeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz, medar da olamaz. Risale-i Nur’un talimatı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.”
(Kastamonu L, 2006, s.112-113)

Sonuç:
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin dediği gibi, “Eskiden Allah’ın iradesi ile her bin senede bir Ulu’l-Azm peygamber gelir ve değişen dünya şartlarına göre yeni şeriat ve kitap getirirdi. Peygamberimiz (sav) “Hatemu’l-Enbiya” olduğu için başka peygamber ve şeriat gelmeyecektir.” Ancak bin sene geçince değişen dünya şartlarına göre yeni irşad ve tebliğ metotlarının değişmesi ve asrın idrakine uygun yeni metotların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle bin sene sonra gelecek olan müceddid “Mehdi” olacak ve insanların hidayetine vesile olacak yeni metotları “Kur’ân-ı Kerimden” ve “Asr-ı Saadetten” “Sünnet-i Peygamberden” çıkaracaktır. Eski metotları terk edecektir. Çünkü mevsimlere göre elbiseler değişir ve hastalıklara göre de farklı ilaçlar verilir.

Risale-i Nur hizmeti de değişen dünya ve kültür şartlarına göre Kur’ân-ı Kerimden asrın idrakine uygun çıkarılan yeni ve geçerli hizmet metodudur. Tarikatlardan ve medreseye ait usullerden tamamen farklıdır. Zira artık medreseler kapanmış ve tarikatlar devrini tamamlamıştır. “Eski hal muhaldir.” Yeni hal ise “Risale-i Nur’un Kur’an Metodu” dur. “Sahabe Mesleği” ve “İman Hizmeti”dir. Bediüzzaman “Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır” hükmünü vermiştir. Biz ehl-i imana da bu hükme uymak ve yeni metodu uygulamak düşer. Aksi taktirde dine hizmette başarılı olmamız ve hastalıklardan kurtulmamız mümkün olmaz. 


Etiketler:  Tarikat Tarikat Zamanı Şeyh Said Tekke ve Zaviyeler Medrese Tekke Şeyh Türbe İman Hizmeti Gavs-ı Azam Cemaat Zamanı


 
< Önceki   Sonraki >