Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Tarikat Zamanı Geçti... PDF Yazdır E-posta
Pazar, 06 Aralık 2009
Yazı Index
Tarikat Zamanı Geçti...
Sayfa 2
M. Ali KAYA
29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilanından sonra Türk Milletini çağdaş dünyaya taşıyacak olan “Devrimlere” önem verildi. 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak Medreseler kapatıldı. 1925 yılında da “Tekke ve Zaviyeler” kapatılarak tarikatların faaliyetlerine son verildi. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasında ve tarikatların yasaklanmasında en önemli neden Şeyh Said’in 13 Şubat 1925 tarihinde Doğu Anadolu’da başlattığı ve 15 Nisan 1925 tarihine kadar kanlı bir şekilde bastırılan ve Şeyh Said’in yakalanması ile sona eren isyandır. Nihayet İstiklal Mahkemesi 29 Haziran 1925 tarihinde Şeyh Said ve 47 arkadaşını idam etmiştir.

M. Kemal 30 Ağustos 1925’te yaptığı bir konuşmasında “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” diyordu. 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı Tekke ve zaviyeler ile Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Bu kanun ile bütün tarikatlar kapatıldı ve şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, hocalık, emirlik, halifelik, falcılık ve büyücülük ile muskacılık gibi eylemlerin yapılması ve unvanların kullanılması yasaklandı. Bunun üzerine tekke ve zaviyeler boşaltıldı ve yıkıma terk edildi. Ancak Tarikatların faaliyetleri günümüze kadar gizli ve çeşitli isimler altında yapılmaya devam etti. Zaman zaman tekke ve zaviyelerin yeniden açılması talepleri dile getirilse de bu konuda herhangi bir adım atmak için “Devrim Kanunlarının” Anayasa’dan kaldırılmadan herhangi bir kanuni düzenleme yapmak da mümkün değildir.


Bu yasanın çıkmasından sonra bütün tarikat sahibi şeyhler, dervişler ve müritler köşelerine çekildiler. Pek çoğu da Suudi Arabistan, Şam, Bağdat ve Mısır gibi yurt dışı memleketlere giderek faaliyetlerini burada devam ettirdiler.

İsyana karışmayan Bediüzzaman da 1926-27 senesinde Barla’ya nefyedilmişti.  Bu tarihler, Türkiye'de yirmi beş sene devam edecek bir istibdad-ı mutlakın icrâ-yı faaliyetinin ilk seneleri idi. Gizli dinsiz komiteleri, “İslâmî şeairleri birer birer kaldırarak İslâm ruhunu yok etmek, Kur'ân'ı toplatıp imha etmek” plânlarını güdüyorlardı. Buna muvaffak olunamayacağını iblisane düşünerek, “Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur'ân'ı imha etmesini intaç edecek bir plân yapalım” demişler ve bu plânı tatbike koyulmuşlardı. İslâmiyeti yok etmek için, tarihte görülmemiş bir tahribat ve tecavüzat hüküm sürmüştür.

İşte, Bediüzzaman Said Nursî'nin, Risale-i Nur'la Anadolu'daki hizmet-i imaniye ve Kur'âniyesine cansiperane çalışan bir fedaiyi İslâm olarak başladığı seneler ki, zemin yüzünün görmediği pek dehşetli bir dinsizlik devrinin başlangıcı ve teessüs zamanı idi.

İşte Risale-i Nur, böyle dehşetli ve ehemmiyetli bir zamanın mahsulü ve neticesidir. Risale-i Nur'un müellifi, yirmi beş senelik din yıkıcılığının hükmettiği dehşetli bir devrin cihad-ı diniye meydanının en büyük kahramanı ve tâ kıyamete kadar ümmet-ı Muhammediyeyi (asm) dârüsselâma davet eden ve beşeriyete yol gösteren rehber-i ekmelidir. Ve hem Risale-i Nur, Kur'ân'ın elmas bir kılıcıdır ki, zaman ve zemin ve fiiliyat bunu kat'iyetle ispat etmiş ve gözlere göstermiştir. İşte öyle elîm ve fecî ve dehşetli bir devri ihdas eden dinsizlerin icraatı olan pek ağır şartlar dâhilinde Bediüzzaman'ın inayet-i Hakla telife muvaffak olduğu Risale-i Nur eserleri, dinsizliğin istilâsına karşı, yıkılması gayr-ı kabil olan muazzam ve muhteşem bir sed teşkil etmiştir. Risale-i Nur, maddiyunluk, tabiiyunluk gibi dine muarız felsefenin muhal, bâtıl ve mümtenî olduğunu, cerh edilmez burhanlarla, aklî, mantıkî delillerle ispat ederek en dinsiz filozofları dahi ilzam etmiştir. Küfr-ü mutlakı mağlûbiyete duçar etmiş, dinsizliğin istilâsını durdurmuştur.

Evet, Bediüzzaman'a yapılan o tarihî zulüm ve işkence ve ihanetler altında feveran edip parlayan Risale-i Nur, bu zamanda ve istikbalde bir seyfü'l-İslâmdır. Risale-i Nur, ruhların sevgilisi, kalblerin mahbubu, âşıkların mâşuku, canların cânânı olmuş; icabında bu cânan için canlar feda edilmiştir. Risale-i Nur, beşerin sertacı ve halaskârı mevki-i muallâsında hizmet yapmış ve yapmaktadır. Risale-i Nur, Kur'ân'ın son asırlarda beklenen bir mucize-i mânevîsi olarak tulû etmiştir. (Tarihçe-i Hayat, 1998, s.137-138)

Artık bundan sonra dine ve imana hizmet medrese ve tekke yolu ve usulü ile değil, Risale-i Nur ile yapılacak ve bu hizmet kıyamete kadar devam edecektir. 1928 yılında “Harf İnkılâbı” yapıldı. Kur’ân-ı Kerim dâhil bütün Arap Alfabesi ile yazılan bütün kitapların okunması yasaklandı. Bediüzzaman Said Nursi Barla’da telif edilen risalelerin matbaalarda basılması mümkün değildi. Gizli olarak elle çoğaltılarak 600 bin nüsha Nur Risaleleri bütün Anadolu’ya yayıldı. Bu faaliyetlerini gözleyen onu sürgünle susturamayacaklarını anlayınca 1934 yılında Isparta’ya getirerek göz önünde bulundurmaya başladı. 20 Nisan 1935 tarihinde ise “Tarikatçılık” “İrtica” ve “Dini siyasete âlet” etmek ve dolayısıyla “Vatana İhanet” suçlaması ile Eskişehir Hapishanesine sevk edildi. Bediüzzaman 120 talebesi ile Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla Said Nursi’ye 11 ay hapis ve Kastamonu’da mecburi ikamet cezası verildi. 15 talebesine altı ay ceza verildi. Diğerleri serbest bırakıldı. Suçlamalar yersizdi ve sabit olması mümkün değildi…

Eskişehir Hapishanesindeki İmtihan:
İşin garibi kanunen yasak olan Tarikat ve Tarikat şeyhleri “Risale-i Nur Talebelerinin “İman Hizmeti” ve Kur’an tefsiri olan “Risale-i Nur” aleyhinde kullanılmak için teşvik edildi. Önce Eskişehir hapishanesinde Nur Talebeleri arasında ihtilaf vermek ve “on günde velayet mertebesine çıkarma” iddiası ile kendisine ve tarikatına bağlanması için Şeyh Şerafettin Dağıstanî (ks) hapse alınarak dört ay çalışmasına müsaade edildi. Bediüzzaman’ın ikazları ile biri hariç hiçbir “Nur Talebesi” onun cazibedar sohbetlerine itibar etmediler.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Eskişehir Hapishanesinde Nur Talebelerine Tarikat dersi vermek ve hizmetlerini akamete uğratmak üzere gönderilen Şeyh Şerafettin-i Dağıstanî’ ve birkaç müridinin faaliyetlerine sesini çıkarmamış ama Nur Talebelerini de ikaz etmekten geri durmamıştır.

Bediüzzaman Nur Talebeleri ile görüştürülmüyordu. Ancak çok gizli bir şekilde haberleşen ve Nur Talebelerinin durumunu anlayan Bediüzzaman önce “Bir Düstur” başlığı ile bir pusula gönderdi. Pusulada şöyle diyordu: “Risale-i Nur Talebeleri, Risale-i Nur’un dairesi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel, bir lambayı bulur; belki güneşi kaybeder.” (Lem’alar, 2005, s.631)  ifadeleri ile Nur Talebelerini ikaz etti. Bediüzzaman’ın bir ikazı da Nur Talebelerine Tarikat dersi verenlere idi. Onlara da “Hem hariçteki irşada hevesli zatlar, Risale-i Nur’un şakirtleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç cihette zarar görmeleri muhtemeldir. Takva dairesindeki talebeler irşada muhtaç olmadıkları gibi, hariçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşat değildir. Eğer bu şakirtleri severse, evvelâ daire içine girsin, o şakirtlere peder değil, belki kardeş olsun; fazileti ziyade ise, ağabeyleri olsun” (Lem’alar, 632) diyordu.

Bediüzzaman daha sonra hapisteki Nur Talebelerine Ehl-i hakikat olan Şeyh Sadi-i Şirazi’nin Gülistan isimli eserinde geçen bir hikâyeyi anlatarak “İmana hizmetin” önemini ders verdi. Şeyh Sadi şöyle diyordu: “Ben bir ehl-i kalbi, tekkede seyr-i süluk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. ‘Ne için o Feyzili tekkeyi terk edip, bu medreseye geldin?’ dedim. O da dedi ki: ‘Orada yalnız herkes kendi nefsini –eğer muvaffak olursa- kurtarabilir. Burada ise, bu âlihimmet şahıslar, kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Uluvv-ü canap, uluvv-ü himmet bunlardadır. Fazilet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.”

Acaba talebelerin “nasara, nasara, nasaru, nasarat” gibi sarf ve nahvin küçük meseleleri tekkelerdeki virtlere racih gelirse, Risale-i Nur’un “Amentü billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusülihi ve bi’l-yevmi’lâhiri” deki hakaik-i kutsiyey-i imaniyeyi en kat’î ve vâzıh bir surette ders verip, en muannit zındıkları ve en mütemerrit feylosofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp, veyahut kanaat etmeyip, tarikat hevesiyle Risale-i Nur’dan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesb ettiğimizi gösteriyor” (Lem’alar, 639-640) diyordu.   

Risale-i Nurun Hizmet Metodu:
Bediüzzaman hazretleri Eskişehir hapishanesinden çıktıktan sonra mecburi ikamet için sürgün olarak Kastamonu’ya nefyedildi. Kastamonu’da “Risale-i Nur” hizmetinin yeni ve orijinal metotlarını ve prensiplerini anlatan mektuplar ile Anadolu’nun her tarafında bulunan Nur Talebelerine gönderilmeye başlandı.

Bediüzzaman Kastamonu’da Feyzi Pamukçu’ya Eskişehir hapishanesinde “Tarikat İmtihanını” başarı ile geçen ve Risale-i Nur’a sadakatlerini gösteren Nur Talebelerine benzemesi için şu dersi verdi: “Feyzi kardeşim! Sen Isparta vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşit ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur'un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur'un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.
 
O şakirtlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur'a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mümini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mümine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, müminin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.

İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalpleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler.

Bu hakikate binaen, bu şehre bir kutup, bir Gavs-ı Âzam gelse, “Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.” (Kastamonu Lahikası, 104)

Bu ders özel olarak ona verilmişti, ama genelde bütün Nur Talebelerine verilmişti. Tabii Feyzi Pamukçu’nun (ra) bunu ne derece anlayıp uyguladığı ve diğer Nur Talebelerinin de ne derece anladığı bahsimizin haricindedir. Bediüzzaman bununla yetinmeyerek Tarikata asla benzemeyen “Risale-i Nur’un hizmet prensiplerini” ders vermeye devam etti. Kastamonu ve Emirdağ Lâhikalarını okuyanlar bunları çok iyi bilirler.


 
< Önceki   Sonraki >