Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Risale-i Nur arrow FEDAKÂRLIĞIN ZİRVESİ AHİRETİNİ FEDA ETMEK
Advertisement
FEDAKÂRLIĞIN ZİRVESİ AHİRETİNİ FEDA ETMEK PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 07 Mayıs 2008


M. Ali KAYA

Bediüzzaman Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde “ahiretini feda etmek” ifadesini çok kullanır. “Konuşan Yalnız Hakikattir” diye başlayan mektubunda “Kur’ana hizmeti maddi ve manevi terakkiyata alet etmeyi, hatta cehennemden kurtulmaklığa ve saadet-i ebediyeye vesile yapmaklığa veya herhangi bir maksada alet yapmaklığa manevi gayet kuvvetli mâniaların kendisini menettiğini, bunun için yirmi sekiz senedir işkence, hapis ve sürgünlere maruz kaldığını” anlatır. 

 
Bediüzzaman “İman ve Kur’an hizmetinin ve dinin” hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddi ve mânevî şeye âlet edilmeyerek yalnız “Hak ve hakikat” olduğu için ve yalnız “Hakka hizmet” için yapılması gerektiğini anlatır.


Bu zamanın cemiyetçilik ve komitecilik ve şahs-ı manevi dönemi olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman dine hizmeti amaç edinen birinin en büyük manevi makamda bulunması imana hizmet etmesi için yeterli olmadığını ifade ile “imana girmek isteyen muannidin nefs-i emmaresinin ‘o şahıs, dehâsıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı’ diyerek şüphesinin tamamen izale olmayacağını ifade eder.


İman hakikatlerini kendi şahsına âlet etmenin imana muhtaç olanlara perde olacağını belirterek “İmana muhtaç gönüllerin ‘yalnız hakikat konuşuyor’ diye nefsin evhâmını ve şeytanın desîsesini kırarak susturmak için” şart olduğunu belirtir.


Konuşanın yalnız hakikat ve hakikat-i imaniye olduğunu göstermek için iman, Kur’an ve dinin hiçbir maddi ve manevi şeye âlet edilmemesi gerektiği dersini verir. İman ve Kur’ana hizmeti prensip edinen “Nur Talebelerinin maddi ve mânevî her şeyden ferâgat mesleğinden ayrılmamaları gerektiği ve yalnız Allah rızası için çalışmaları gerektiğini”  de belirtir.


Bediüzzaman Eşref Edip ile yaptığı sohbetinde de “Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de”  demektedir. Dünyayı feda etmeyi anlıyoruz; ama ahiretini feda etmek ne anlama geliyor? Bu meseleyi iyi anlamak gerekir.


Tarihçe-i hayatını okuyarak gördüğümüz kadarıyla Bediüzzaman Mustafa Kemal’in kendisine teklif ettiği milletvekilliği, köşk, bin lira maaş ve şark umumi vâizliği gibi dünyevi makamları feda etmiş; sürgün, zindan ve hapsi tercih etmiştir. Bu dünyayı feda etmektir. Bediüzzaman hiçbir din âliminin yapamadığı bu fedakârlığı yapmıştır.


Bediüzzaman kendisine verilmek istenen “Mehdilik” gibi uhrevî makamları da kabul etmeyerek ahiretini feda etmiştir diyebilir miyiz? Bediüzzaman yine kendisi ahiretini feda ettiğini şöyle anlatır: “Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Kur’ânımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem, orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül, gülistan olur”  demektedir. Bu ifadeler fedakârlığın zirvesidir. İman ve Kur’an hizmeti için dünya ve ahireti feda etmek, her şeyi feda etmek… Bu Bediüzzaman’a yakışan bir fedakârlık örneğidir.


Bu durum Bediüzzaman’ın hayatının sonlarında ulaştığı bir nokta değildir. Gençliğinde meşrutiyeti anlatmak amacı ile şark vilayetlerine yaptığı gezide şark ulemâsının sordukları sorulara verdiği cevaplarından biri şöyledir: “Umumun malumu olsun ki, iki elime iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübârezede iki harp ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın”  demektedir.


Nur Talebesinin “İmana Hizmet” mesleğinde, yapılan hizmeti maddi ve mânevi hiçbir makama basamak yapmamak esastır. “Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendisini feda eder; öyle de, ehl-i imanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhâfaza etmek için, lüzum olsa –hem lüzum var- kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını feda etmeye, Risâle-i Nur’dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim”  diyen Bediüzzaman en güzel örnektir.


 Bunun nasıl olması gerektiğini de Bediüzzaman şöyle izah eder: “Kemiyete değil, keyfiyete önem vermek, hakikat-i ihlâs ile her şeyin fevkinde hakâik-ı imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşat etmekten daha ehemmiyetli görmektir.” 


Bu “Hizmetkarlığı makamata tercih etmek”  tir. Bunu herkes yapabilir. Bunun için ilme, makama, mevkiye ve velâyete ihtiyaç yoktur. Sadece ihlâs ile iman ve Kur’an hakikatlerini sadece hakikat olduğu için muhtaç olanlara ulaştırmak yeterlidir.


Allah rızası için yapılan işin ve hizmetin büyüğü ve küçüğü, kıymetlisi ve kıymetsizi olmaz. İhlâs ve rıza-i İlâhî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Mâdem neticesi rıza-i İlâhidir ve mâyesi ihlâstır; o küçük değil, büyüktür.”  Öyle ise ehl-i iman arasında uhuvvet, muhabbet ve teâvün olmalı, ittifak içinde hareket etmeli “Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktimi sarf etmektense, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim” diye çekilerek ittifakı zayıflaştırmamalı ve hizmeti küçük görmemelidir. Çünkü bu manevî cihadda küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. 


Sonuç olarak: İman ve Kur’an hizmeti ne dünyevî bir menfaat ne de uhrevi bir sevap düşüncesi ve beklentisi olmadan sadece Allah rızası ve sırf hakka hizmet için yapılmalıdır. 
 

Yeni Asya, 22 Ocak 07
 
 

 
< Önceki   Sonraki >