Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Risale-i Nur arrow RİSALE-İ NUR HİZMETİNDE ŞAHIS VE ŞAHS-I MANEVİ
Advertisement
RİSALE-İ NUR HİZMETİNDE ŞAHIS VE ŞAHS-I MANEVİ PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 20 Temmuz 2009


RNA Araştırma Merkezi
www.risaleinurakademisi.org

İmana ve Kur’âna hizmet etmek her insana müyesser olmaz. Bu ancak “istihdam edilmek”le mümkündür. İstihdam edilmek için kişinin “ihlâs, tesanüt ve sadakat” vasıflarına sahip olması gerekir. Bununla beraber “Allah bu dini racul-u facir ile de kuvvetlendirir” hadisine göre facir ve fasıklarla da Allah dine hizmet ettirir. Bu bakımdan her insan hatalı, noksan ve günahkâr olduğu için dine hizmet ediyor olsa da “kendisini racül-ü facir bilmelidir. Hizmetini, ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve fariza-i hilkat ve netice-i sanat bilmeli, ucub ve riyadan kurtulmalıdır.” (Sözler, 2004, s. 769)

Hizmet eden kişi iddia sahibi değildir; ama bir hizmetin ucundan tutmuştur. Bunu Allah rızası için yapmak ve mükâfatını ahrette almak durumundadır. Dünyevî bir beklenti içinde olmak ihlâsa zarar verir. O zaman da bu amelin uhrevi neticesini göremez. İhlâslı olma ideal bir vasıftır ve bu genellikle bir haldir. Ubudiyetini geçen nimetin şükrü, vazife-i fıtrat ve fariza-i zimmet olarak bilmenin neticesidir. İddia sahibi olmak ve ihlâslı olmaya çalışmakla ihlâslı olunamaz. Çünkü “ihlâsa niyet onu kaçırır” (Mesnevi, 2006, s. 319) prensibine göre böyle bir niyet dahi ihlâsı kaçırırsa iddia ve inanç ne derece ihlâssızlık ve samimiyetsizlik olduğu anlaşılır. Ene ve benlik sahibi hiç kimse kendisinin hatalı ve kusurlu olduğunu kabul etmek istemez. Nefis kendisini avukat gibi müdafaa eder ve kusuru kendisine almayı kabul etmez. Yaptığının ifsat olduğunu bilmez. Nefisinin kusurunu görmek ve itiraf etmek ancak nefsini kırmış bir büyüklere hastır.


Hizmette sözden çok fiil ve amel iş görür. Ameli ve fiili hizmeti olmayanın sözüne itibar edilmez. İddia ile hiçbir yere varılmaz. Bediüzzaman Said Nursî "Hiçbir müfsit ben müfsidim demez. Dâimâ sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez, ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz" (Eski Said Dönemi Eserleri, 2009, Münazarat, 230) demektedir.

İfsat ya kasıtlı olur veya bilmeden, iyilik zannı ile olur. Birincisi hıyanet, ikincisi hamakattır. Her ikisi de çok büyük bir zarardır. Hakikat mesleğinde hak ve hukuk esastır. Hak Cenab-ı hakkın hükmettiği, hukuk da kişinin hak ettiği şeydir. Hakikat mesleğinde hiyerarşik makam, mevki sahiplerine bağlılık yoktur! Bediüzzaman, şahısları aradan çıkarmış, yerine şahs-ı manevi, fikir ve kitap endeksli bir model geliştirmiş. Bu zaman şahıs odaklı hizmet zamanı değildir. Bediüzzaman bunu da, şahsında uygulayarak ve şahsına bağlılığı kabul etmeyerek göstermiştir:

Benim çok kusurlu şahsıma hüsn-ü zanla verdiğiniz makamlar cihetinde değil, belki vazife, hizmet noktasından bakmalısınız… Ben, size nispeten kardeşim; mürşitlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım… Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı manevinin fevkalade ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı, bize kâfidir. (Emirdağ Lahikası, 2006, s. 138, 140)

Bediüzzaman, azîm evliyadan Hz. Ziyaeddin’nin (ks) has müridi olan büyük kardeşi Molla Abdullah’ın, “Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi her şeye ıttılâı var, gel ona bağlan” teklifine şu muhteşem ölçüyü verir:  “Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o unvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü Sünnet-i Seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.112)
 
Zamanımız şahısların değil, şahs-ı manevilerin hüküm sürdüğü dönemdir. Günümüzde şahıslara bağlı kurumlar yok; kurumlara bağlı şahıslar var. Eskiden âlimlerin medreseleri ve okulları olurdu. Diploma âlimin şahsından alınırdı. Günümüzde ise üniversitelerin ve okulların hocaları bulunmakta ve diplomayı okul adına almaktadırlar. Dolayısıyla zamanın ve şartların gereği olarak Bediüzzaman da şahsını geri plana çekerek öne kurumu yani Risale-i Nur hizmetini çıkarmıştır. Risale-i Nurları okuyan ve İman Hizmetine gönül verenlere “Risale-i Nur Talebeleri” kısaca “Nur Talebesi” denilmektedir. Risale-i Nur Külliyatında da bu isim verilmektedir. Nur Talebeleri “Hizmet odaklı” ve “Prensiplere bağlı” olarak bir araya gelen ve gönül bağı ile birbirine bağlanan bir hizmet grubudur.

Bediüzzaman Hazretleri bu hizmet grubunun ana prensiplerini şöyle özetler:  “Risâle-i Nur’da şahıs yok, şahs-ı mânevî var. Ben bir hiçim; Risâle-i Nur Kur’ân’ın malıdır. Kur’ân’dan süzülmüştür. Şeref ve güzellik Kur’ân’ındır. Şahsımla Risâle-i Nur iltibas edilmiş, karıştırılmış; meziyet Risâle-i Nur’a aittir. Ben de, Risâle-i Nur’un talebesiyim. Bir risâleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum halde, yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım.” (Tarihçe, 605) Yine Bediüzzaman “Zaman cemaat zamanıdır. Kuvvet, sevk ve idare şahısların elinde değil; cemaatin, şahs-ı mânevînindir. Risâle-i Nur mesleğinde kerâmete ve şahsa ehemmiyet verilmiyor.” (Emirdağ, 2009, s.162) buyurarak bu hususa açıklık getirmiştir.

Risale-i Nur talebeleri “İman bağı” ile birbirine bağlanır ve “iman kardeşliğini” esas alırlar. “Risâle-i Nur mesleği kardeşliktir. Peder ile evlat, şeyh ile mürid arasındaki vasıtalar değildir.” (Lem’alar, 2005, s.395) Bediüzzaman bu ifadeleri ile Nur Talebelerinin şeyh-mürid ilişkisi şeklinde bir yapılanma içinde olmadıklarını ifade eder. Hakiki kardeşlik iman kardeşliğidir. İman kardeşliği ise İhlâs Risalesinde belirtildiği gibi “en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak” şeklinde özetlenebilir. Bu kardeşliğin amacı ise “Allah rızası”dır. Yani “ihlâs”tır.

Risale-i Nur talebeleri bir “Cemaat” olarak isimlendirilebilir; ancak bu cemaat bir şahsa bağlı olan ve onun direktifleri ile hareket eden bir grup değildir. O zaman bu bir komite ve siyasi bir grup olur. Veyahut bir şeyhe bağlı, ondan manevi himmet bekleyen bir tarikat şeklinde bir yapılanmaya doğru gider. Risale-i Nur Talebeleri “İman ve gönül bağı ile” bir araya gelen ve “belli prensiplere bağlı” “hizmet odaklı” bir grup oldukları için şahıstan ziyade hizmet esastır. “İman Hizmeti” olarak isimlendirilen ve tamamen uhrevi amaçlı bir araya gelen bu birlikteliği ve hizmeti devam ettiren “İstişare” ve burada alınan “hedef ve hizmet” birlikteliğidir. Her birey böyle bir hizmet içinde belli statüye ve hiyerarşiye bağlı olmayan “eşit şartlar içinde” ve “imtiyazsızlık üzere” bir arada bulunan heyetin azalarıdırlar.

İstişare ise inananlara Kur’ân-ı Kerimin emridir. Yüce Allah “Mü’minlerin işleri aralarında istişare iledir” (Şura, 42:38) ve “Onlarla istişare ederek hareket et” (Âl-i İmran, 3:159) ayetleri ile bunu mü’minlere emretmiştir. Nur cemaatinde istişare ve şer’î meşveret esastır. (Hizmet Rehberi, 175) İstişarede ortak olarak alınan kararlar “şahs-ı maneviyi” oluşturur. Şayet istişare şahısların vesayeti ve gölgesi altında yapılırsa o zaman şahs-ı manevi değil, şahıs hakim sayılır ve bu karar şahs-ı maneviyi meydana getirmez. Her bir nur talebesi “insan-ı kâmil ismine layık bir şahs-ı mânevinin azalarıdır.” (Lem’alar, 2005, s.392) “Risale-i Nur’un bu şahs-ı mânevisi bu zamanın bir âlimidir.” (Lem’alar, 404)

Nur Talebeleri hizmetlerini istişare kararları ile yaparlar. İstişare heyetinden çıkan kararların uygulanması Nur Hizmetine vukufiyeti ve fazileti ile itimad edilen bir ağabey tarafından takip edilir. Alınan kararlar yazıya geçirilip kalıcı olması için yine heyet tarafından seçilmiş yetenekli bir kardeş tarafından not edilir. Buna iş dünyasında sekretarya da denir. Maslahata göre istişare heyeti üyelerini yeteneklerine göre vazifelendirir. Bu vazifelendirme hiçbir zaman üstünlük değil, sadece iletişimi sağlamak içindir. Bütün gönüllüler bu hizmet grubunun azalarıdırlar ve müzakereler eşit şartlarda yapılır. Her istişare bir öncekinin sorgulanması ve bir sonrakinin karara bağlanması şeklinde cereyan eder.

Bediüzzaman 1922 yılında Ankara’da gitmiş olduğu TBMM çatısı altında Milletin meclisini kast ederek “Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevi daha metindir” (Tarihçe-i hayat, 2006, s.225) buyurarak temsilcilerden oluşan şura meclislerinin bir şahs-ı manevi olduğunu belirterek şahs-ı manevinin teşekkülüne örnek göstermiştir.

Bediüzzaman bu zamanda dine ve imana hizmetin şahısların arkasına takılarak değil istişare ile hareket eden bir hizmet grubu oluşturarak bir şahs-ı mânevi teşekkül ettirip böylece hizmet edilmesi gerektiğini ilk olarak Kastamonu’ya sevk edildiği zaman talebelerine ders vermeye başlar. Kendi şahsını da geri plana çeker ve hizmeti şahıslardan ve meşveret azalarından oluşan ve meşveretle hareket eden bir şahs-ı maneviye devreder. Talebelerine yazdığı mektuplarında şöyle der: “Risale-i Nur hizmetinde, şahıslar değil, şahs-ı mânevî esastır. Benlik, enaniyet, şan, şeref, gösteriş ve makam peşinde koşmamak gerektir. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı mânevîye göredir. Maddî, ferdî ve fânî şahsın mahiyeti nazara alınmamalıdır. Hususan benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle bir batmanı kaldırmayan zayıf omzuna, binler batman ağırlığı yüklense altında ezilir.” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.19) diyerek kendi vazifesini de şahs-ı maneviye devretmeye başlar.  Gavs-ı Azam Şâh-ı Geylâni, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani zamanında ferdiyet zamanı olması cihetiyle şahıslarının öne çıktığını belirterek bu zamanda bu şekilde şahsın arkasında hizmet olamayacağını ifade eder. (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.20) İhlâs Lem’asında ehl-i imanı ve bütün cemaatleri ihlâslı hizmete çağırırken “Ehl-i dalalet ve haksızlık, tesanüt sebebiyle, cemaat suretine kuvvetli bir şahs-ı manevinin dehası ile hücumu zamanında, o şahs-ı maneviye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlup düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevi çıkarıp, o müthiş şahs-ı manevi-i dalalete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek” (Lem’alar, 2006, s.357) gerektiğine vurgu yapar.

Bütün bu ifadelerden ve açıklamalardan anlaşılacağı gibi Risale-i Nur’un imana hizmet mesleğinde şahıs yoktur, şahısların oluşturduğu istişare ve hizmet odaklı kararların meydana getirdiği “şahs-ı manevi” vardır. Bu zamanda dine ve imana hizmet ancak bir şahs-ı manevinin azaları olabildiği ölçüde yapılabilir. Aksi takdirde şahıslar ehl-i dalaletin ya oyuncağı olur veya şahsı çürüterek hizmetine de büyük darbeler vurulur ve şahsa bağlı cemaat de bu şeklide dağıtılır veya etkisiz hale getirilir.
 


Etiketler:  Risale-i Nur Nur Talebeleri İhlass Sadakat İstişare Meşveret Şahs-ı Mânevi Enaniyet Benlik
 
< Önceki   Sonraki >
MEşVERET
NUR TALEBELERI
RISALE-I NUR
BENLIK
ENANIYET
ŞAHS-ı MâNEVI
İSTIşARE
SADAKAT