Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Risale-i Nuru Okuma Zamanı PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 05 Aralık 2009
M. Ali KAYA
Nakşibendi ileri gelenlerinden Şeyh Nazım el-Kıbrısî bir açıklama yaparak “Risale-i Nur Okuma Zamanı Geçti” dedi. Bu internet sitelerinde yankı buldu. (1) İsteyenlerin “http://www.nakşibendi.net” sitesinde Şeyh Nazım Kıbrısî’ye ait her türlü bilgiye ulaşmaları mümkündür. Şeyh Muhammed Nâzım Kıbrısî el-Hakkani (ks) 8 Kasım 2007 tarihinde “Risale okuma zamanı geçti” gibi talihsiz bir açıklama yaptı. Risale-i Nur gibi “Kur’ân-ı kerime bağlı” ve onun manevi bir mucizesi olan tefsirin okunmasına karşı çıktığından dolayı ehl-i ilim ve ehl-i hakikat karşısında gülünç duruma düşeceği için bunun manevî bir âlemden geldiğini iddia etti.

Kuzey Kıbrıs’ta Lefke şehrinde dergâhında görüşülen Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî bu açıklamayı yapması için “Nakşibendî meşayihi imameti” tarafından “şiddetle” talimat verildiğini, âlem-i berzahtaki Bediüzzaman ile bir şekilde görüşülerek ruhaniyetinden müsaade alındığını ve “Said Nursi hazretlerinin bu açıklamadan dolayı kendisine teşekkür ettiğini” ifade etmiştir. Hatta bu konuda daha ileri giderek Nurcu büyüklerinin manevi âlemde Said Nursi ile görüşerek bunun doğru olduğunu teyit edip etmediklerini sormalarını da istemiştir.

 
Bu açıklamanın sebebi de 1935 yılında Şeyh Şerafettin Dağıstanî hazretlerinin Eskişehir Cezaevinde Said Nursi ile beraber bulundukları zaman içinde “Nur Talebeleri” ile aralarında geçen olaylara ilişkin son asrın sahib-i tasarruf sahibi olan Şeyh Şerafettin Dağıstanî ve Şeyh Abdulhakim Arvasi’nin manevi şahsiyetlerini incitici nitelikte yazılar yazılmasını göstermektedir. (2) 

Kaynaklar:
(1) A) http://www.haber7.com/haber/20071220/Nazim-Risale-okuma-zamani-gecti.php
      B) http://www.mesajhaber.com/haber.php?haber_id=4591
(2)  http://www.naksibendi.net/139701.html

**
Bu iddia ispat etmektedir ki “Zaman tarikat zamanı değil; imanı kurtarma zamanıdır” hükmünü veren Bediüzzaman gerçekten haklıdır.

Bir sözün değeri ve ifade ettiği mana “kim demiş, kime demiş, ne için demiş ve hangi makamda söylenmiş” gibi kriterler ile ortaya çıkar. Söz aynıdır ama söyleyen ile söylenen makama göre manası çok değişir. Bir çocuk tarafından söylenen “Arş!” emri bir askeri dahi yürütemez ve kendisine güldürürken bir komutanın ağzından çıkınca bir orduyu harekete geçirir ve itaate sevk eder.

“Zaman tarikat zamanı değil; imanı kurtarmak zamanıdır” sözü bir ami mü’minin veya bir cami imamının ağzından çıkmış olsaydı bir kıymeti olmazdı. Ama “Bediüzzaman” unvanına layık bir allame-i asr ve hayatının şahadeti ile bir mücahid-i iman ve İslam olan asrın imamından çıkmış ise orada durmak ve düşünmek lâzımdır. Bu bir hükümdür ve bu asrın mebusu sıfatı ile Bediüzzaman’ın ağzından çıkmıştır. Bütün ehl-i imanın ve bilhassa Ehl-i Tarikin durup düşünmesi ve kendi mesleklerini yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Çünkü söyleyen “Kur’ân-ı Kerimin dellalı sıfatı” ile söylemektedir.

Bu ifade mücerret bir iddia değildir. “Zaman tarikat zamanı değildir” diyen bunun yerine geçecek daha geçerli bir meslek ve ehl-i imanı vartalardan ve sıkıntılardan kurtararak sahil-i selâmete, dünyevi ve uhrevi kurtuluşa erdirecek daha mükemmel bir yolu Kur’ân ve Sünnetten çıkarıp göstermemiş ise elbette değersiz ve geçersiz kabul edilebilir. Şayet bu zamanda tarikattan daha sağlam ve daha mükemmel, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye dairesinde, daha kısa ve mükemmel bir yol göstermiş ise, buna karşı lakayt kalmak kâr-ı akıl değildir.

Asrın imamı ve Kur’anın dellalı olarak Kur’an namına konuşan bir vazifeli şahsiyetin “Zaman tarikat zamanı değil; imanı kurtarmak zamanıdır” sözüne değer vermemek, tevil ve tefsir ederek bu zamanda geçersizliğini ifade ettiği bir mesleği müdafaa için eskiye meylederek ve o meslekte gidenlerin hatırı için “belli bir döneme ait sözdür ve genel bir ifade değildir” demek o cümlenin ifade ettiği manayı anlamamak ve o sözün sahibini tanımamaktır.

Bediüzzaman kıyamete kadar geçerli bir mesleğin sahibi ve son varis-i nebevî olarak bunu söylemiştir. Binaenaleyh bu hüküm kıyamete kadar geçerlidir. Bediüzzaman’ın devri kıyamete kadar olduğuna göre hükümleri de kıyamete kadar geçerlidir. Bediüzzaman “belli bir zaman dilimini” kastederek bunu söylediğine dair bir emare ve işaret yoktur; tersi Tarikat berzahına uğramadan doğrudan doğruya hakikate yol açan Risale-i Nur mesleğini “İman ve Kurân Hizmeti” şeklinde ortaya koymuştur. Hatta Şeyh Abdulkadir Geylani ve İmam-ı Rabbani gibi büyük zatlar bu zamanda olsaydı tarikat yolu ile hizmeti bırakıp doğrudan imana hizmet edeceklerini açıkça dile getirir. (Mektubat, 2005, Beşinci Mektup, s. 40-41)

Bediüzzaman’ın “Telvihat-ı Tis’a” namı ile yazdığı 29. Mektubun 9. Kısmı “Hak Tarikatların” bu zamana kadar yaptıkları hizmetlerinden övgü ile bahseder ve ehl-i dalaletin onlara olan hücumunu defeder. Bir tarikat dersi olmayıp, hakikat dersidir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin bu konuda açık, net ve çarpıcı ifadeleri vardır. “Risale-i Nur’da daima dava edip demişim: “Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsiz Cennete gidenler çoktur, îmânsız Cennete giden yoktur” diye bütün kuvvetimizle îmâna çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hanem yok ki, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki, çıksın desin, “Bana tarîkat dersi vermiş ve mahkemeler ve zabıtalar bulmamışlar. Yalnız, eskiden yazdığım tarîkatlerin hakîkatlerini ilmen beyan eden “Telvihât Risâlesi” var ki, bir ders-i hakikattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir; tarîkat dersi değildir” (Emirdağ Lâhikası, 2006, s. 67, 130, 415, 833) diyerek zamanın tarikat zamanı olmadığını, kendisinin de şeyh değil, hoca, yani bir din âlimi olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Bediüzzaman yine “Bu zaman tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor. Sünnet-i Peygamberî dâiresinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi” (Emirdağ Lâhikası, 2006, s.576) buyurarak ehl-i tarikatın da Risale-i Nur dairesini kendi daireleri gibi görerek girmeleri gerektiğini açıkça ifade eder.

Bediüzzaman Kastamonu’daki kardeşlerine hitaben yazılan bir hakikati diğer kardeşlerine de gönderir ve şöyle buyurur: “Risale-i Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale-i Nur on beş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, yirmi senede, yirmi bin zat tecrübeleriyle şehadet ederler.

Hem, iştirak-i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şakirdine, herbir günde binler hâlis lisanlarla edilen makbul duaları ve binler ehl-i salâhatin işledikleri a'mâl-i salihanın misil sevaplarını kazandırıp, herbir hakikî sadık ve sebatkâr şakirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğine delil, kerametkârâne ve takdirkârâne İmam-ı Ali Radıyallahü Anhın üç ihbarı ve keramet-i gaybiye ve Gavs-ı Âzamdaki (ks) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşareti ve Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyânın kuvvetli işaretiyle o hâlis şakirtler, ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î ispat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat ister.

Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî meşrep zatlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şakirtlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa, Risale-i Nur'a karşı rakîbâne başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir, zındıkaya bir nevi yardım olur” (Kastamonu Lâhikası, 1998, s.88) buyurur. Bu ifadeler çok nettir.

Bediüzzaman’ın “Velayet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir bürhan-ı şeriattır” diye övdüğü tarikatlar bu zamana kadar İmam-ı Rabbani ve Abdulkadir Geylani gibi tarikat imamlarının “Sünnet-i Seniye” dairesinde ve tarikat perdesinde dine ve imana yaptıkları hizmetleridir. Onlar bu zamanda olsaydılar elbette o mesleklerini bırakarak “Risale-i Nur’a” talebe olacaklardı (Mektubat, 2006, s.40-41) buyurmaktadır. Onların talebe olduğu yerde onları üstad kabul edenlerin evleviyetle Risale-i Nura talebe olmaları iktiza eder.

Risale-i Nur gibi doğrudan Kur’an-ı Kerimden feyz alan ve onun hakiki bir tefsiri olan ve milyonlarca okuyanlarının imanını kurtaran bir eseri “Risale-i Nuru okuma zamanı geçti. Bunu Nakşibendi meşayihi imametinin şiddetli ihtarı ile söylemek durumunda kaldım. Hatta Bediüzzaman’ın ruhaniyeti ile de görüşerek onun da bundan dolayı memnun oldu” ifadeleri  ile söyleyenlerin ne derece hakikatten habersiz olduğunu söylemeye gerek var mı?

Aklî ve ilmî açıdan baktığımız zaman “Kur’an Tefsiri” olan hiçbir kitabın okuma zamanının geçtiği, hiçbir akıl sahibi tarafından söylenmesi mümkün değilken “Risale-i Nuru okuma zamanı geçti” gibi akıl, ilim ve mantık dışı bir iddiayı ortaya atıp “ruhani âlemlerden emir aldığını” hatta “Bediüzzaman ile de görüşerek onun da teyidini aldıklarını” iddia etmek kadar mantık dışı bir iddia olabilir mi? Böyle iddialarda bulunan birinin sözüne hiçbir akıl sahibi itibar edebilir mi? Etse ona akıllı denebilir mi? Bu iddia göstermektedir ki “Bu zaman tarikat zamanı değil” buyuran Bediüzzaman gerçekten çok haklıdır.  


Etiketler:  Risale-i Nuru Okuma Zamanı Şeyh Nazım Kıbrısi Tarikat Risale-i Nur İman İmanı Kurtarmak Said Nursi Şayh Hoca
 
< Önceki   Sonraki >
İMAN
RISALE-I NUR
TARIKAT
SAID NURSI
HOCA