Yazılarım
Risale-i Nur
SİYASİ HAYAT VE BEDİÜZZAMAN | SİYASİ HAYAT VE BEDİÜZZAMAN |
|
|
|
| Pazartesi, 28 Ocak 2008 | |||||||
Sayfa 1 Toplam: 5 M. Ali KAYA Osmanlı Devleti 1876 yılından itibaren Kanun-u Esasi, yani Anayasa ve 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanında payitaht olan İstanbul’da bulunmaktadır. Siyasetin içerisinde fiilen bulunmaktadır. Ancak bu bir siyasi oluşuma girme ve oy isteme şeklinde değildir. Siyasi çatışmaların üzerinde bulunarak “fikir odaklı” siyaset yapmaktadır. “Hürriyet, meşveret, adalet, meşrutiyet, müsavat ve halka hizmet” gibi ortak değerlerin içlerini dolduracak şekilde fikirler üretmekte ve “İslam’ın yüksek siyasetini” ders vermektedir. Bediüzzaman bu yeni sistemi, “istikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum” şeklinde müjdeli ifadelerle anlatmaktadır. Siyasi âlemdeki bu değişimi hararetle alkışlayan Bediüzzaman “o ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i islâmiye’de ve çok geniş dairede” olduğunu belirtmektedir. Aradan geçen yüz sene Bediüzzaman’ı tasdik etmektedir. Aradan yüz sene geçmiş olmasına rağmen parlamenter sistemi işletemediğimiz, kanun hâkimiyetini sağlayamadığımız, meşrutiyeti “Hürriyet, müsavât, meşveret ve adalet” prensipleri üzerine oturtamadığımız için medeni milletlerle omuz omuza gelemedik. İslam dünyası da aynı sıkıntıdan dolayı bir türlü toparlanarak kendisine gelememekte ve “tüm kötülüklerin kaynağı olan istibdat” altında inlemekte ve “bütün iyiliklerin müşevviki” olan hürriyet ve demokrasiyi işletememektedir. Gerek ülkemizin, gerekse İslam dünyasının sıkıntıdan kurtulmasının yolu siyasidir. Müslümanların imanda şüpheleri yoktur. İmanları taklidi de olsa makbuldür ve bununla Allah’a bağlanıp dayanmışlar ve Müslüman ismini almışlardır. Ancak siyasi olarak İslam’ın emretmiş olduğu “Meşveret, hürriyet, adalet, kanun hâkimiyeti ve hukukun üstünlüğü” gibi kavramları hayata geçiremedikleri ve bu kavramlar üzerine kurulan “Hürriyetçi Demokratik” yapıyı siyasi olarak oluşturarak ülkelerine hâkim kılamadıkları için “Cehalet, fakirlik ve ihtilaftan” kurtularak kalkınma ve güçlenmelerini gerçekleştirememekte ve ecnebilerin oyuncağı haline gelmektedirler. Bu sıkıntılardan kurtulmalarının çaresi Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu ve dört mezhepten çıktığını ispat ettiği “Hürriyetçi Demokratik Parlamenter Sistemi” hayata geçirmeleri şarttır.
Ekonomik olarak İslam dünyasının sıkıntısı yine siyasetten kaynaklanmaktadır. Zenginlik kaynakları olan tabii, yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından çok zengin olmakla beraber siyasî olarak gelir dağılımını dengeleyemediğimiz için varlık içinde yokluk çekmekteyiz. İnsana ve insanı insan yapan “fikir hürriyetine” gereken değeri vermediğimiz için en büyük güç ve kaynak olan insan kaynaklarını heba ve israf ederek “beyin göçüne” sebep olmaktayız. Bediüzzaman’ın “ışık ve nur” dediği aydınlık gelecek olan meşrutiyeti/demokrasiyi işletebilmiş olsaydık belki de Osmanlı yıkılmayacaktı. Cumhuriyeti manasız isim ve resim olarak değil, içini Bediüzzaman’ın doldurduğu “adalet, meşveret, kanun hâkimiyeti ve müsavat” prensipleri ile doldurmuş olsaydık bu gün en az Almanya ve Japonya kadar ileri bir ülke olacaktık. Ama ne var ki “Hürriyetin en geniş şekli olan Cumhuriyeti” istibdadı en dehşetlisine alet ettik. “Din ve Vicdan Hürriyeti” ve “Fikir Hürriyeti” gibi temel insan haklarını vermek yerine almakla cumhuriyeti lekeledik. Dinden uzaklaşmayı ve dini değerleri tahrip etmeyi çağdaşlık olarak kabul ettik ve devlet gücü ile dini tahrip ettik. Lâikliği devletin tüm dinlere eşit mesafede durması olarak değil de dinsizliği terviç etmek olarak anlayıp uyguladık. Bu da insanî ve ahlâkî değerlerimizi tahrip etti. Sosyal hayatta “merhamet, hürmet, itaat, haramdan kaçmak ve emniyet” gibi değerler kayboldu. Siyasi hayatımızda “doğruluk” öldü. Kalplerde ve vicdanlarda “Allah korkusu ve ahiret duygusu” kalktı. Bu durumda meşrutiyeti de cumhuriyeti de hürriyeti de istenen ideal manada işletmek mümkün olmayacaktı. Çünkü “hürriyet ancak imanla parlar.” Siyasi hayat ancak doğrulukla halka hizmet eder. Bunun için “önce imanı kurtarmak” sonra imana dayanan ahlakî değerleri hayata hâkim kılmak lâzımdı. Bediüzzaman bu sebeplerden dolayı “siyaseti dinsizliğe alet edenlere karşı, siyaseti İslamiyet’in hakikatleri olan adalet, meşveret, müsavat ve hürriyete” hizmetkâr yapmaya çalışmıştır. Böylece siyaseti dine alet ve tabi etmeye çalışmıştır. Bediüzzaman yine bu dönmede önce tahrip edilmeye çalışılan “İman esaslarını” korumayı birinci mesele olarak ele almıştır. İman kalplerde ve gönüllerde yerleştikten ve imanın insanlığa verdiği ahlakî değerler hayata hâkim olduktan sonra yine siyasi hayatta “Meşveret, adalet, hürriyet ve müsavat”ı esas alan meşrutiyet/demokrasi “istikbali aydınlatan bir nur ve bir ışık” olarak hayatı aydınlatacaktır. Bediüzzaman imanın hayata hâkim olmadığı bir siyasetin “beyhude yorulmaktan” başka bir faidesi olmayacağını müteaddit defalar ifade eder. Bediüzzaman siyaseti bırakmamış ve terk etmemiştir. Hayatı boyunca imana dayanan bir hürriyet, meşveret, adalet ve kanun hâkimiyetinin sağlanması için çalışmıştır. Ancak “Hayat-ı İçtimaiye ve dünyeviyeye fırtınalı zamanda sağlam hizmet edilemez” diyerek fırtınanın geçmesini beklemiş ve fırtınayı dindirmek için “İman Hizmeti”nin mutlaka yapılması için çalışmıştır. “Nur göstermekle selamet yolunu göstermeyi” birinci plana almıştır. Bediüzzaman devamlı olarak siyaseti “yalancılıktan ve bilmeyerek ecnebi parmağına alet olmaktan” kurtarmaya çalışmıştır. Buna da önce iman hizmeti ile başlamıştır. |
|||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|