| 12 Eylülde Kazanan ve Kaybedenler |
|
|
|
| Pazar, 27 Eylül 2009 | |
|
12 Eylül’e Koşar Adım Giderken Bir Lise Öğrencisinin Yaşadığı Dehşet: Bu satırların yazarı, Cumhuriyet sonrası dönemde askeri darbeler geleneğini başlatan ve o gün bugündür ülkenin ufuklarında bir hayalet gibi dolaşan 27 Mayıs 1960 darbesi olduğunda henüz doğmamıştı. Ama 12 Eylül 1980 askeri darbesine giden yılları bütün dehşetiyle yaşadı, olaylara, kavgalara, “vur deyince vuranlara,” “öl deyince ölenlere” tanık oldu. Türkiye’nin kahrolası bir iç savaş yaşadığı o karanlık günlerde, sokak çatışmalarının tırmandığı, -henüz askerler “ülkeyi kurtarmadan” önce- bir kısmı halkı, bir kısmı da devleti kurtarmaya çalışan ülkücü ve devrimci gençlerin, sağcı ve solcuların, faşist ve komünistlerin birbirini boğazladığı 1978-80 döneminde, ben lise öğrencisiydim. Memleketimden uzakta, Orta Anadolu’da büyükçe bir ilçede yatılı okulda okuyordum. Türkiye’nin öteki her yerinde olduğu gibi bizim bulunduğumuz şehirde de durum çok karışıktı: sürekli sokak çatışmaları yaşanıyor, öğrenci grupları birbirine giriyordu. Çatışma sadece ülkücü gruplarla komünist gruplar arasında yaşanmıyordu; aynı zamanda sol-sosyalist-komünist-devrimci çizgideki gençlik grupları da sık sık kendi aralarında çatışıyordu. Herkesin kurtarılmış bölgeleri vardı; bu bölgelere “destursuz” girmeye kalkışanlar bunun bedelini hayatıyla ödüyordu. Kaldığım yatılı okul pansiyonunda da bir kısmı Leninci bir kısmı Maocu gruplar vardı. Ülkücü ya da sağ eğilimli öğrenciler türlü baskı ve yıldırma eylemleriyle pansiyondan ayrılmak, memleketlerine dönmek zorunda bırakılmışlardı. Hakimiyet kesin olarak solcu-komünist grupların elindeydi. Leninciler Lenin ve Rusya’yı yüceltiyor, Maocular ise Mao ve Çin’in izinden giderek ülkenin kurtulacağına inanıyordu. İki grup arasında sık sık ağız kavgası ve “it dalaşı” yaşanıyor, bu kavgalar zaman zaman çatışmaya dönüşüyordu. Üzerimizdeki psikolojik baskı kelimelerle anlatılmaz, dayanılmaz boyuttaydı Kimse sokakta serbestçe, kendi başına dolaşamaz, keyfinin istediği yazarların kitaplarını dolabında bulunduramaz, okuyamazdı. Sadece Marx, Engels, Lenin, Maksim Gorki, Fakir Baykurt, Bekir Yıldız, Aziz Nesin gibi, sosyalist, komünist, ateist veya solculuğu tescilli yazarların kitapları okunabilirdi. Ailesinden az çok dinî bir terbiye görmüş, sosyalist-komünist fikirlerle pek barışık olmayan ve sağ-sol çatışmasında tarafsız kalmaya çalışan benim gibi gençlerin işi iki taraftan birine dâhil olanlara göre çok daha zordu. Sahip çıkanımız yoktu, ne ondan ne öbüründen olduğu için “arada kalan zavallı” konumundaydık. Sık sık “Ulan senin hâlâ burada ne işin var, defol git!” şeklinde tehdit edilirdik. Türkiye'nin “emekçileri iktidara getirecek bir sosyalist devrimle” kurtulacağına iman etmiş olan “devrimci” gençlerin “ileri gelenleri” yürüyüş ve mitinglerini organize etmek gibi daha “stratejik” işlerle uğraştıkları için, kendilerinden olmayanları dövme veya sindirme işlerini daha alttaki “taşeron”lara yaptırırlardı. Namık Kemal’in “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir; Köpektir zevk alan insafsız avcıya hizmetten” dizelerinde olağanüstü ustalıkla betimlediği türden, bütün marifeti adam dövme ve aynı kamptan olmayanlar üzerinde psikolojik baskı kurma konusunda militan abilerine hizmetten ibaret olan taşeron tipler bizim pansiyonda da eksik değildi. Bu hasta ruhlu, karaktersiz tiplerin elinden az eziyet çekmedik, az tehdit işitmedik, az baskı görmedik. Yediğimiz dayağı ise, Sevgili Bedirhan Gökçe’nin “Doktor Bey” şiirindeki o harika yorumunda söylediği gibi, “utanıyon, deyemeyon dohtur bey!” Yaklaşık otuz yıl sonra bugün, o cehennemi kâbus ortamından ruhsal dengemiz bozulmadan sağ-salim nasıl çıktık, hâlâ şaşarım. Büyüklerimizin dediği gibi, “verilmiş sadakamız varmış.” Etiketler: Mustafa Acar 12 Eylül Ergenekon Gladyo Darbeler 27 Mayıs Leninciler Maocular Marks Engels Lenin |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|