| ANAYASAL VATANDAŞLIK |
|
|
|
| Salı, 18 Ağustos 2009 | |
|
Polemik, ilk olarak Ahmet Taşgetiren’in CHP ve TSK’ya getirdiği ironik bir öneriyle başladı. Taşgetiren, sorunun kökeninin Kemalist iktidarın, cumhuriyet öncesi bu topraklarda yaşayanların üst kimliği ve aidiyeti olan İslam’ın yerine ulus-devletçi bir modeli dayatması ve bu durumun diğer azınlıkların aksine sayıca hayli yüksek olan Kürt halkında infiale yol açması olduğunu iddia ediyor. Tam da bu noktadan hareketle sorunun çözümünün etnik milliyetçiliği beraberinde getiren ulus-devletçi yapılanmanın tasfiye edilerek, yerine İslam ortak kimliğinin ikame edilmesinde yattığını söylüyor. Taşgetiren, AKP’nin böyle bir çözüm önerisiyle gelmesinin Kemalist kesimde yaratacağı korkuyu dikkate alarak, bu önerinin bizzat cumhuriyet ve laiklik muhafızlığını kimselere bırakmayan CHP ve askerden gelmesi gerektiğini belirtiyor. Gülay Göktürk ise, İslam’ı bir üst kimlik olarak görmenin sorunları çözmeye yetmeyeceğini, sorunun esasının Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesi olduğunu; dolayısıyla çözümün de hak ve özgürlükleri de içine alarak kısaca “demokratikleşme” diyebileceğimiz süreçte yattığını savunuyor. Taşgetiren’in tespiti, ilk bakışta doğru ve makul gözükmesine rağmen, sorunun sadece bir kısmına değiniyor. Oysa fotoğrafın tamamı bundan ibaret değil, 20. yüzyılda dünyanın çeşitli bölgelerinde benzerlerine sıkça rastladığımız etnik sorunların kökenlerini ve çözüm yollarını titizlikle incelediğimizde tek başına “üst kimlik ve aidiyet”in yeterli olmadığını görebiliyoruz. Her şeyden önce, üst kimlik olarak İslam’ın benimsenmesinin sorunları çözeceği varsayımı, sadece Kürt ve Türk milletleri arasındaki ilişkiye dayanır. Oysa böyle bir durumda aynen millet esasına dayalı ulus-devlet formasyonları gibi, bu kez gayrımüslimlere karşı bir dışlayıcılık oluşacağını göz önünde bulundurmalıyız. Taşgetiren, Türklük kimliğinin giderek karşıt aidiyetlerin de güçlenmesine neden olacağını söylerken, “Müslümanlık” kimliğinin de bir başka dine mensup olan bireylerin karşıt aidiyet geliştirmelerine neden olacağını unutuyor. Kürt nüfusu diğer azınlıklara nazaran hayli yüksek olsa bile, hukukun esas alması gereken nicelik değil, niteliktir. Dolayısıyla tartışma konusu zulmün kaç kişiyi kapsadığı değil, zulmün niteliğidir; bir kişiye yapılmasıyla, yüz kişiye yapılması arasında bir fark yoktur. Üstelik salt “üst kimlik”, toplumsal problemlerin çözümü için yeterli unsur değildir. Bireylerin yahut sosyal grupların arzularını gerçekleştirebileceği ve kendilerini ifade edebileceği bir ortamın hazırlanması için yapılması gereken ilk şey temel hak ve özgürlüklerin kabul edilmesidir. Eğer sadece “üst kimlik” sorunları çözebilseydi, Gülay Göktürk’ün de belirttiği gibi bugün Arap dünyasında yaşanan etnik sıkıntılar yaşanmazdı. Burada düşülen hata, İslam’ın “hoşgörü”yü esas alması ve bu durumun hak ve özgürlükleri gasp edilen kimselerin hak arama çabasını zayıflatacağı, ya da zulmü sineye çekeceği düşüncesidir. Bu hem olmayacaktır, hem de olsa bile paternalist bir anlayışın ürünü olan “itaat” kültürünü yerleştirecektir. Gerek millet, gerekse din esasına dayanan “üst kimlik” elbette toplumsal birlikteliği ve dayanışmayı sağlaması bakımından arzu edilir bir şeydir, lakin özgür bir toplumun zorunlu koşulu değildir. Peki, özgür bir toplumun asgari koşulları nedir? Bunlar, yüzlerce yıldır Batı’ya zenginlik, mutluluk ve refahı getiren demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerlerdir. Her bireyin, bir başkasının özgürlüğüne müdahale etmeden kendisini dilediği gibi ifade edebilmesi de ancak bu asgari şartlar korunduğu müddetçe mümkündür. Oysa tek başına üst kimlik yahut aidiyet duygusu, insanlara bu aidiyete sahip olabilmeleri karşılığında feragat etmesi gerekenleri dayatır, nitekim Türkiye’de etnik aidiyetçilik yüz yıla yakındır Kürtlere dayatmıştır da. Bu noktada Ahmet Taşgetiren’in "Hiçbir ortak paydamız yoksa demokrasi ve özgürlükler etnik aidiyet duygusu bilenmiş bir topluluğu diğeri ile neden bir arada tutsun?" itirazına da yer vermek gerektir. Bir defa insanların kimliği sadece etnik ve dini kimlikten ibaret değildir; her gün, her an farklı bir kimliğe bürünerek çeşitli aidiyet duygularına kapılır, hayatlarımızı farklı üst-kimliklerle sürdürürüz. Sözgelimi, ben bir futbol seyircisi olarak “Fenerbahçeli” etiketine sahipken, aynı zamanda bir hayvansever olarak “kanarya sevenler derneği” üyesi olabilirim. Aynı şekilde dini kimlik olarak İslam aidiyetine mensupken, ideolojik bir kimlik olarak liberal etiketini kullanabilirim. Bu farklı kimlikler, etiketler, aidiyetler birbirleriyle çelişmek zorunda olmadığı gibi; herhangi bir alanda farklı bir kimliğe mensup kişilerle hayatımı idame ettirmeme de engel olmaz. Etnik aidiyet de –üzerine ömürler harcayan düşünürler, kütüphaneler dolusu kitaplar, yüzyıllarca insanları bir arada tutmuş devletler ve bu uğurda ölmüş milyonlarca insan olmasına karşın- benim gözümde bu kimliklerden sadece birisidir. Nasıl ki bir Galatasaraylı ile birlikte özgürce yaşayabiliyorsam, aynı şekilde bir Kürt, yahut Ermeni, yahut Arapla da o ölçüde bir arada mutlu olabilirim. İkinci olarak, dini aidiyetin ikamesinin etnik aidiyet olduğunu düşünmek yanlıştır. Bu konuda siyaset felsefesi literatüründe yüzyıllarca süren tartışma ve dökümanlar bulunmaktadır. Bu kısa makalede hepsine değinmek mümkün değil, ancak AB tartışmalarında sürekli gündemde olan “anayasal vatandaşlık” esasının bir aidiyet olarak ciddi ciddi düşünülmesi gerektiğini söylemek yeterli olacaktır. Anayasal vatandaşlığın esası yurttaşlık tanımının her türlü etnik, dinsel ve kültürel imalardan masun kılınması; hiçbir etnik, dini veya kültürel kimliğe (ve elbette şahsa) atıf yapılmaması; toplumun heterojenliği ve çoğulculuk dikkate alınarak farklılıkların anayasal koruma altına alınmasında yatar. Anayasal vatandaşlığın bu özelliği, kamu kurumlarının toplumdaki farklılıkların törpülenmesi ve etnik, dini yahut kültürel kolektivitelerin asimile edilmesi amaçları taşımasına da imkan tanımaz. Üstelik, toplumdaki farklılıkların, farklı grupların sivil ve siyasi özgürlüklerini anayasal güvence altına alınarak, sorunların demokratik bir zeminde müzakere edilmesinin yolunu açar. Farklı etnik ve dini aidiyetlere mensup grupların bir arada huzurlu bir şekilde yaşadığı diğer örnekleri göz önünde bulundurarak Kürt sorununun çözümünün bu ilkede yattığını düşünüyorum. Soruna “anayasal vatandaşlık” perspektifinden bakmaya ilerleyen yazılarda devam edeceğim... Etiketler: Anayasa Anayasal Vatandaşlık Açılım Kürt Açılımı Ahmet Taşgetiren Gülay Göktürk Lâiklik Cumhuriyet CHP AKP TSK Demokratik Açılım |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|