| Bediüzzaman ve Cumhuriyet |
|
|
|
| Cumartesi, 31 Ekim 2009 | |
M. Ali KAYABediüzzaman 1892 yılında henüz 15-16 yaşlarındadır. Tillo’nun meşhur “Kubbe-i Hâsiye” adındaki türbede inzivaya çekilmiş Firuzâbâdî’nin “Kâmûs-u Muhît” isimli lügatını ezberlemektedir. Küçük kardeşi Mehmet her gün kendisine yemeğini getirmektedir. Bediüzzaman da ekmeği yemeğin suyuna bandırarak yemekte ve tanelerini karıncalara vermektedir. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulduğu zaman “Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye mâlikiyet ve fevkalade vazifeşinaslık ve çalışma bulunduğunu müşâhede ettim. Cumhuriyetperverliklerine mükâfeten kendilerine muavenet etmek istiyorum” (Tarihçe-i Hayat, 2006, s.66) cevabını verir. Bediüzzaman Osmanlı’nın Cumhuriyeti bilmediği bir zamanda Cumhuriyeti biliyor, seviyor ve yaşıyor. Daha sonra 1909 da Volkan Gazetesinde neşrettiği bir makalesinde “Cumhuriyet ki, adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir” ifadelerini daha sonra “O zaman meşrutiyet, şimdi o kelime yerine cumhuriyet konulmuş” ifadeleri ile değiştirerek eserine almıştır. (26 Şubat 1324 Volkan, sayı:70 s.1/ ESDE, 2009, Makâlat, s.51) Bu da Bediüzzaman’ın isme ve resme değil, asla ve esasa baktığını göstermektedir. Adı ister meşrutiyet, ister cumhuriyet olsun istinat ettiği esaslar şeriatın “adalet, meşveret ve kanun hâkimiyeti” prensipleridir. Bu prensipler ise yeni değil on üç asır evvel semadan nüzul eden Şeriat-ı Garra’dan alınmıştır. Uygulaması da “Asr-ı Saadette” “Hulefa-i Raşidin” tarafından yapılmıştır. Adalet, hak sahibine hakkını vermek ve haksızı cezalandırmaktır. Allah'ın idareciden istediği şeydir. Hz. Ömer’in (ra) ifadesi ise “Adalet mülkün temelidir.” Devleti ayakta tutan adalet yıkıma götüren ise zulüm ve her nevi haksızlıktır. Adalet de hak namına ve Allah'ın emri hesabına yapılmalıdır ki tam adalet olsun. Yoksa hissiyatın karışması, adaleti zulme inkılâp ettirir. Bunun için Hz. Ömer (ra) bir hâkimin hükmünü verirken hissiyatını karıştırdığını görünce hemen onu vazifeden azletmiştir. Meşveret ise yüce Allah'ın “Şura Suresinde” emrettiği “Mü’minlerin işleri aralarında meşveret iledir” (Şura, 42:38) ayetinin gereği olan meşveret ve seçim, parlamento ile idare şeklidir. İdareciyi seçmekten tutun, dünyevi işleri ehli ile danışarak yapmaya kadar her şey bu emrin gereğidir. Kanunda inhisar-ı kuvvet ise, kanun hâkimiyeti olup, şahısların inisiyatifi ve hissiyatından uzak olan ve herkesin kanun karşısında eşit olduğu ve imtiyazın bulunmadığı, hak edenin hakkının yenilmediği bir sistemdir. Kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer ve şahıs istibdadı başlar. Bu durumda ise, istibdat tevzi olunmuş olur. Bu da heva ve heves namına değil, Allah namına ve din-i İslam namına olmalıdır ki adalet olsun. Aksi takdirde istibdat daima hükümfermâ olacaktır. (ESDE, s.52) Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “hürriyetin en geniş şekli” olarak kabul ettiği cumhuriyetin asayişe dokunmamak şartı ile fikir ve vicdan hürriyetini en geniş manada uygulayan, dinsizlere ilişmediği gibi dindarlara da ilişmeyen bir idari sistem olarak kabul eder. Dünyada hiçbir hükümetin tek bir siyasi görüşe sahip olmayacağını, farklı siyasi görüşlere sahip olanlar tarafından yönetilebileceğini ve cumhuriyet rejiminin de asayişe ilişmemek şartı ile bunlara dokunmayacağını ifade eder. “Hükümet ele bakar, kalbe bakmaz” der. (Tarihçe-i Hayat, s.359-360) Lâik cumhuriyetin de dini dünyadan ayıran bir yapısının olduğunu, dini, reddeden ve dinsizliği terviç etmeye çalışan bir siyasi düşünce içine giremeyeceğini ifade eder. Hükümet-i cumhuriyenin tarafsız olması, dinsizlere ilişmediği gibi, dindarlara da ilişmemesi gerektiğini ifade eder. (Tarihçe-i Hayat, 360, 376) Sonuç olarak Bediüzzaman bütün mahkeme müdafaalarında Cumhuriyetin dinsizliğe alet edilmesine ve dine karşı tavır almasına karşı çıkar ve tarafsız olması gerektiğini belirtir. Etiketler: Cumhuriyet Bediüzzaman ve Cumhuriyet Meşrutiyet Demokrasi Asr-ı Saadet Meşveret Şura Hulefa-i Raşidin Hürriyet |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|