Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Siyaset arrow Din ve Devlet İlişkileri
Advertisement
Din ve Devlet İlişkileri PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 14 Temmuz 2011

M. Ali KAYA
Din ve Devlet açısından devlet tiplemeleri genel olarak üçe ayrılmaktadır. Birincisi, din devleti. Buna “Teokratik Devlet” adı verilir. İkincisi, devletin hizmetinde olan dindir. Üçüncüsü, Din ve devlet ayırımıdır ki buna “Liberal Demokrat” bir anlayıştır. Dördüncüsü, “Lâik Devlet” yani, evrensel yeni bir din anlayışı oluşturmaktır. Burada aklı dinin yerine ikame etme anlayışı hâkimdir. Din her zaman toplumda tartışma konumunda olmuştur. Hıristiyan ve Yahudilikte de din ve devlet ilişkileri tartışma konusu olmuştur. İslamda ise din ve devlet ilişkileri çok daha farklıdır.

Din adına baskı kuran devlet ile istibdat yönetimleri arasında fark yoktur. En yakın örnek olarak İran İslam Devrimini verebiliriz. 1979 yılında Şah’ın istibdadına karşı gösteriler yapılmaya başlanınca Şah bütün yolları deneyerek bu gösterileri bastırmaya çalışmıştı. Başaramadı ve Humeynî din adına “Şeriat Devletini” kurdu. 2003 yılında bu defa dinci hükümete karşı gösteriler yapılmaya başlandı. Bu defa bu gösteriler din adına Şah’ın yaptığı gibi bastırıldı. Din devleti göstericileri şeriate ve dine karşı savaşan yoldan çıkmış sapıklar olarak gördü. Daha önce despotlukla mücadele edenler bu defa kendileri cellada dönüşerek aynı despotizmi sergilediler. Roller ve iktidarlar değişmişti ama baskı ve istibdat değişmemişti.
 


Tarihte Roma devleti Hıristiyanları vahşice öldürdü. Daha sonra Hıristiyan kilisesi din adına krallara hükmetti ve Romalıların yaptıklarından daha dehşetlisini kendi dindaşlarına sadece mezhep farklılığından dolayı yaptı. Peygamberimiz (sav) Mekke’yi fethedince bütün düşmanlarına “Gidiniz, serbestsiniz!” demişti. Ama İran Humeyni devrimi din adına hareket ederek başarıya ulaştığında muhaliflerine “gidiniz, serbestsiniz!” demedi. Aksine din adına komik mahkemelerde şeriat adına sonu gelmez idamlar yaptı. İran’dan kovulan şah, bir başka isim altında yeniden iktidar olmuştu…

Aynı durum Sudan’da Hasan Turabi, Afganistan’da Taliban, Irak’ta Saddam, Cezayir’de din devleti kurma adına 200 bin insan öldürenler yaptılar. Din adına hareket ederek devlet kurma peşinde koşanlar bunu ancak kan ve zulümle yapmaya çalışarak karşı oldukları baskıcı yönetimlerden daha baskıcı çıkmışlardır.

Başlangıçta insanlar yiyecek, mal, toprak ve kadın için adam öldürüyorlardı. İlk kan da Hz. Âdemin oğlu Kâbil’in Hâbil’i öldürmesi ile kadın yüzünden dökülmüştü. Ardından İsrailoğulları geldi. Kendi din devletlerini kan ve kafatası üzerine kurdular. İnsanları kardeşliğe ve sevgiye çağıran Allah’ın peygamberi Hz. İsa’yı yine din ve şeriat adına idamına hükmederek öldürülmesi için zalim krallarla iş birliği içine girdiler ve “Çarmıha Germe” olayı yaşandı. Allah peygamberi Hz. İsa’yı Yahudilerin zulümlerinden korudu ve hain Yehuda’yı Hz. İsa’ya benzeterek çarmıha gerdirip cezalandırdı. Ancak bu hadise Yahudilerin peygamber düşmanlığının da simgesi oldu ve Allah bundan dolayı onları lanetledi.

Hz. İsa (as) devletle ilgilenmedi. Daha sonraki Hıristiyanlar “Allah’ın saltanatı göklerde ve ahirettedir. Ben sizi oraya çağırıyorum” diyen Hz. İsa’yı kabul etmediler. Yahudilerden etkilendikleri, yeryüzüne ve dünyaya hükmetmek istedikleri için “Tevhidi” bırakıp “Teslisi” resmi din olarak kabul eden Kostantin’in etrafında birleştiler ve Hıristiyan devletini oluşturdular. Bundan sonra bu devleti benimsemeyenlerin tasfiyesi için “Tevhitçi” Hıristiyanları katletmeye başladılar. Daha sonra da kilisenin baskı ve zulümlerine karşı çıkan kendi dinlerinden ama farklı mezheplerden olanları öldürdüler. Böylece “Yüzyıl Savaşları” yaşandı.

Sonra yüce Allah “kâinatı kendisi için yarattığı” son elçisi Hz. Muhammed’i (as) insanlığa “Tevhidi, Haşir ve Adaleti” anlatmak ve Allah’ın gerçek dinini öğretmek için görevlendirdi. Kendisine mu’ciz kelamı olan Kur’ân-ı Kerimi verdi. “Kur’ânı insanlara ders ver, öğret ve hükümlerini uygulayarak göster ve her konuda insanlara örnek ol” ferman etti. Ahir zaman peygamberi önce “Tevhidi” ders verdi. Tam on üç sene Mekke’de mücadele etti. Ancak iktidar mücadelesine asla girmedi, sahabelerini de bundan men etti. Zulme, ihanete, baskıya maruz kaldı ama bir defa “öf!” demedi. Kendisine zulmeden ve şanlı sahabelerine işkenceler yapan ve sadece “Allah birdir!” dedikleri için öldürülenlerin intikamını alma hevesine dahi kapılmadı. Mü’minlere “Sabredin, Allah sabredenlerle beraberdir” buyurdu. Kendisini öldürmek için planlar yapanlara “Allah’ın rahmetine, affına ve cennetine koşun! Ben sizi kurtarmaya geldim. Siz ne yaparsanız yapın benden hiçbir haksızlık görmeyeceksiniz” buyurdu. Kurtulmaları için Allah’a yalvardı. Cehalete karşı savaş açtı. Okuma ve yazma seferberliği başlattı. Allah’ın kitabını okumalarını istedi. Kendisine inananlar yapılan baskı ve işkencelere dayanamadılar. Onları Habeşistan’a ve Medine’ye hicret etmelerini ve orada güvenle dinlerini yaşayabileceklerini söyleyerek izin verdi. Kendisi Mekke’yi terk etmedi. Müşrikler toplanarak kesin olarak kendisini öldürme kararı aldıkları zaman Allah bu şanlı peygamberini müşriklerin eline bırakmadı. Gözlerinin önünden yürüterek Medine’ye ve güvenli bölgeye hicret ettirdi. İmana gönüllerini kapatanların gözlerini de kapatarak peygamberi görmelerini engelledi.

Allah Medine’de peygamberini ve sahabelerini her konuda insanlığa “model” olmaları için Kur’an Ahkâmı ve Sünneti-i Peygamber üzere “Asr-ı Saadeti” yaşattı. İnsanlık, Kardeşlik, Hürriyet, Adalet, Hak ve Hukuk, Doğruluk, Hayâ, İffet, Şecaat, Cesaret, Cömertlik ve bil-umun ahlaki faziletlerle donanmış, Allah korkusu ve Allah’a İbadet konusunda örnek seçkin bir sahabe topluluğu meydana getirdi. Bütün insanlık onların faziletlerine hayran kalarak onları her konuda model ve örnek aldılar.

Mekke müşrikleri, Medine münafıkları ve Yahudiler bu seçkin topluluğa savaş açtılar. Ama “Rahmet peygamberi” sahabelerine “insanları inançlarından ve fikirlerinden dolayı asla öldürmeyin” ferman etti. Size zulmedenlere zulümleri sebebiyle siz de zulmetmeyin, sabırlı olun; ancak sizinle savaşanlara savaşmaları nedeniyle siz de savaşın ve cesur olun; ama asla aşırıya giderek zulme ve haksızlığa sebep olmayın” buyurdu. Allah peygamberini imanı ders vermesi, güzel ahlakı ve adaleti ile zafere ulaştırdı. Düşmanlarını da zaman içinde kahretti ve perişan etti. Yaptıklarının cezasını gördüler. Peygamber Mekke’yi adaleti ile kan dökmeden fethetti. Peygamber (as) Mekke’li düşmanlarının tamamını affetti. “Benden hiçbir haksızlık görmeyeceksiniz, sizi dinime girmeye de zorlayacak değilim, sizleri affettim, serbestsiniz, hepiniz gidebilirsiniz” ferman etti. Böylece peygamber (as) dinleri ve fikirleri için insanların öldürülmeyeceğini gösterdi. “Din ve Vicdan, Fikir Hürriyeti”nin en güzel örneklerini verdi.

Peygamberin Raşit Halifeleri de onun yolunu takip ettiler. İslam’daki “İştişare” “Meşveret” ve “Şura” geleneğini oluşturarak 30 yıl adalet ve hakkaniyet üzere “Mü’minlerin emiri ve peygamberin halifesi” olarak toplumu yönettiler. “Allah’ın halifesi” olma iddiasına asla girmediler ve hatta bunu reddettiler. Daha sonra ”Emeviler” ile yeniden saltanata geçildi ve padişahlar “halife” unvanı ile saltanatlarını güçlendirmek ve halk üzerine hâkimiyetlerini sağlamak için kendilerini “Allah’ın halifesi” ilan ederek “din adına” insanlardan saygı ve itaat istediler. Bunu yapmayanları da dine karşı çıkmakla suçlamaya başladılar ve din siyaset alet edilmeye başlandı.

Demokrasi İslam’daki “İştişare” “Meşveret” ve “Şura” geleneğinin modern çağda devamından başka bir şey değildir. Mahalli idarelerden tutun toplumun ve birlikteliğin olduğu her kademede yöneticilerin istişare ile hareket etmesi ve demokratik geleneği oluşturması gerekir. Yönetim ortak aklın ürünü ve ortak kararların sonucu olmalıdır. Henry David Thoreau “En iyi hükümet en az yöneten hükümettir” demektedir. Halk devletin otoritesini değil, şefkat ve adaletini hissetmelidir.

İslam dünyasında görülen demokrasiye karşı direnç dinden kaynaklanmamaktadır. İstibdat kendisini hürriyete karşı korumak ve devam ettirmek için milli ve dini değerleri kullanarak bunu yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Bizim düşmanımız cehâlet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahı ile mücadele edilmelidir.” Bu yapılmadığı sürece cehâlet ve zaruretten kaynaklanan ihtilafların ve baskıların önünü almak mümkün olmaz.

Sonuç olarak Din ve Devlet açısından devlet tiplemeleri Birincisi, din devleti. Buna “Teokratik Devlet” adı verilir ki günümüzde Yahudi İsrail devleti ile Hıristiyan Vatikan devleti olarak varlıklarını devam ettirmektedir. İkincisi, dini devletin hizmetine sokmaya çalışan anlayıştır ki Türkiye’de 1923-1950 arası Şeflik dönemi bunu yapmaya çalışmış ancak başaramamıştır. Güya aklı esas alan “Lâik Devlet” anlayışı ile yeni bir din anlayışı oluşturmak istenmiştir. Üçüncüsü, Din ve devlet ayırımıdır ki buna “Liberal Demokrasi” denilmektedir. Günümüz batı dünyası bunu bir derece başarmış görünmektedir. İslamiyet bütün bunlardan daha farklıdır. Asr-ı Saadet modeli ve Hilafet Sistemi batı demokrasisinden daha ileri bir “Adalet ve Hürriyet” anlayışını uygulayarak “Hukukun üstünlüğünü sağlamış ve tüm insanlığa model ve örnek bir uygulama yapmış ve insanlığa “Saadet ve Mutluluk Dönemi” olarak geçmiştir. Modern demokrasi “İstişare ve Şura” prensibini, yani Seçimi Adalet ve Hürriyeti, Kanun Hâkimiyeti ve Hukukun üstünlüğünü bu modelden almıştır. Ancak uygulamada “Hulefa-i Raşidin” kadar başarılı olamamıştır.


Etiketler:  Din ve Devlet Din ve Devlet İlişkileri Lâik Devlet Liberal Demokrasi Vatikan İsrail Asr-ı Saadet Hilafet Raşit Halifeler Meşveret Hukukun Üstünlüğü Şura
 
< Önceki   Sonraki >
HUKUKUN ÜSTüNLüğü
MEşVERET
HILAFET
İSRAIL
ASR-ı SAADET
ŞURA
LIBERAL DEMOKRASI