| Dindarların Demokrasi Sınavı |
|
|
|
| Cumartesi, 01 Mayıs 2010 | |
|
M. Latif SALİHOĞLU
Demokrat Partiye alternatif olmaya çalışan Millet Partisi, 1950 seçimlerinde ortaya ciddî bir varlık koyamayarak erime sürecine girdi. 1954'te de kapandı. Millet Partisini teşkilde eden dindar ve milliyetçi kadrolar, 1950'den sonra iki kola ayrılarak siyaset sahnesindeki varlıklarını korumaya devam ettiler. Milliyetçi kanat, 1954'te kurulan Cumhuriyetçi Millet Partisinde birleşti. Dindar kanat ise, daha erken davranarak 1951'de İslâm Demokrat Partisini kurmuştu. Bu partinin başında Cevat Rifat Atilhan vardı. Parti olarak ayrılmakla birlikte, milliyetçilerle dindarların, ayrıca birleştikleri noktalar ile müşterek bazı hareketleri vardı. Meselâ: Demokrat Partinin aleyhinde olmak, Büyük Doğu, Sebilürreşad, Yeşil Bursa, Serdengeçti mecmualarına destek vermek ve Milliyetçiler Derneği bünyesi içinde ortak faaliyetlerde bulunmak gibi... 1952 yılı Kasım'ında gizli bir toplantı yapan Milliyetçiler Derneğinin Malatya grubu, yayın yoluyla dindarlara kin ve nefret kusan Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın vurularak öldürülmesine, tetikçinin ise henüz bir lise talebesi olan Hüseyin Üzmez'in tercih edilmesine "oy çokluğuyla" karar verdi. Kendisinin aleyhte oy kullandığını bize ifade eden Avni Hoca, Yalman'ın nerede vurulması gerektiği hususunun hiç konuşulmamasını, ikinci büyük hata olarak değerlendirdi. Alınan kararı uygulamaya zaten hevesli olan Üzmez, Yalman'ı gidip Başbakan Menderes'in tam da yanı başında vurdu. İşte, bu vak'adan sonra Menderes hükümeti ile radikal milliyetçi–muhafazakâr gruplar arasında ciddî bir ayrışma yaşandı. Millet Partisinin bakiyesi olan dindar ve milliyetçi siyasîler, Menderes ve DP'ye adeta düşman kesildiler. Üstelik, bu düşmanlıkları giderek arttı ve ihtilâl günlerinde son raddeye kadar çıktı. Darbeciler Menderes hükümetini devirdiklerinde, müzmin Halkçılar gibi bu dinci ve milliyetçi gruplar da, adeta bayram ettiler; neredeyse zil takıp oynayacak kadar sevindiler. RİSÂLE–İ NUR ÂLET EDİLEMEZ Üstad Bediüzzaman, siyasî parti kurmadığı gibi, din adına parti kurmayı talebelerine de yasakladı. Ancak, bir vatandaşlık görevi olarak, Meşrûtiyet devrinde Ahrarlara, Cumhuriyet devrinde de Demokratlara destek verdi ve onlara "nokta–i istinat" olmak gerektiğini çevresine ders verdi. Buna mukabil, Üstad'ın bazı dindar dostları eskiden olduğu gibi şimdi de "din adına siyasete girme" taraftarı oldular. Bu dostlar, hele İslâm Demokrat Parti de kurulduktan sonra, destek anlamında ciddî bir beklenti içine girdiler. Eşref Edib ve Necip Fazıl gibi dindar gazeteciler, Nur talebelerinin de "İslâmcı" bir partiyi desteklemeleri gerektiğini savundular. Bu mesele tâ Üstad Bediüzzaman'ın kulağına kadar intikal etti/ettirildi. Bediüzzaman Hazretleri ise, din adına kurulan ve İslâmiyet nâmıyla hareket eden bir parti, herşeyi hatta kâinatta hiçbir şeye âlet olmayan Risâle–i Nur gibi sırf iman hakikatlerini ders veren eserleri dahi kendine âlet etmekten çekinmeyeceğini nazara vererek, dindar dostlarıyla siyasetteki yol ayrımını gayet açık ve net bir şekilde ortaya koyan bir mektup neşretti. İşte, şaşmaz bir pusulayı andıran o mektuptan ilgili kısacık bir bölüm: "Aziz, sıddık kardeşlerim, "Nur Risâlelerinin ve Nurcuların siyasetle alâkaları yok. Ve Risâle–i Nur, rıza–i İlâhîden başka hiçbir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risâle–i Nur’un mensupları, içti-maî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebilürreşad, (Büyük) Doğu gibi mücahidler, iman hakikatlerini ehl–i dalâletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz ve kardeşiz; fakat, siyaset noktasında değil. Çünkü, iman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost–düşman, derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nuru hiçbir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar." (Emirdağ Lâhikası, s. 281.) Görüldüğü gibi, Bediüzzaman ve talebeleri, dindarlarla samimane dost ve kardeş olduklarını ifade etmekle birlikte, siyaset noktasında (daha açık bir ifade ile "siyasal İslâma olan tarafgirlik" noktasında) ayrı olduklarını ve bu meseleye farklı baktıklarını, gayet nezih, nâzik ve anlaşılır bir lisanla izah etmektedirler. YARMA HAREKÂTI Beyaz İhtilâl diye isimlendirilen 14 Mayıs (1950) seçimleri, Demokrat Partinin açık galibiyeti, Halk Partisinin ise kesin mağlubiyetiyle neticelendi. CHP'nin yüzde 39 oy oranına mukabil, yüzde 52'nin üzerinde oy alan DP tek başına iktidara geldi. Bu tablo karşısında sukût–u hayale uğraşan "Millî Şef" İsmet Paşa, tam bir çaresizlik ve perişaniyet içinde bir sonraki seçim dönemini beklemeye koyuldu. Paşa, ümidini 1954 seçimlerine bağladı. Hem kendi partisini düştüğü vaziyetten kurtarmayı hayal ediyor, hem de Demokratlara giden oyların bu sefer ciddî şekilde bölüneceğini ümit ediyordu. Zira, Cumhuriyetçi Millet Partisine dönüşen MP'nin seçimlere çok iddialı şekilde hazırlandığını, bunun yanı sıra, Türkiye Köylü Partisi ile bağımsız adayların da seçimlere vargücüyle asıldıklarını görüyordu. Ne var ki, İsmet Paşa bir kez daha hayal kırıklığına uğrayacak ve ümit ettiğinden çok farklı bir tablo ile karşılaşacaktı: Demokratlar, 1954 seçimlerinde oylarını üç puan daha artırıp yüzde 57'ye çıkarken, Halk Partisi ise dört puan kaybederek yüzde 35'lere indi. İkinci kez hezimete uğrayan İsmet Paşa, 1957 seçimleri için daha farklı bir dümeni çevirmeye yöneldi. Bu kez, Demokrat Partiyi kendi içerden bölüp parçalamayı tasarladı. Seçimler yaklaşırken, çok kuvvetli bir yarma harekâtı sonrası, DP'den kopartılan bir milletvekili grubu ile Hürriyet Partisi kuruldu. Başkanlığını Lütfi Karaosmanoğlu'nun yaptığı bu partinin yönetim kadrosunda ayrıca şu isimler yer aldı: Turan Güneş, İbrahim Öktem, Cihat Baban, Fethi Çelikbaş (Burdur!), Ekrem Alican, Raif Aybar, Enver Güreli, Kasım Küfrevi, Hayri Üstündağ, Ziyat Ebüzziya. Üye sayısı kısa sürede 28'e çıkan HP, Meclis'te grup kurdu ve üçüncü büyük parti konumuna yerleşti. Hüsameddin Cindoruk ile—sonradan pişmanlık duyduğunu söyleyen—Şerif Mardin'in de fikrî ve siyasî yönden destek verdikleri HP, seçim tarihi yaklaştıkça Demokrat iktidarı yıpratma yönünde her türlü propagandaya tevessül etti. Daha çok kısa bir süre öncesine kadar aynı partiye mensup olan kimseler, ülkenin her yanına dağıttıkları afiş ve ilânlarda şu ifadeleri kullanıyorlardı: "Adı Demokrat, kendisi istibdat, korkusu hakikat!" HP'nin seçim propagandasının arkasında CHP'nin kesin desteği vardı. Hatta, müzmin Halkçı olan Nadir Nadi'nin Yeni Gün isimli gazetesi, bu partinin adeta yayın organı haline getirildi. Ancak, bu partinin bizzat İsmet Paşa ve ekibi tarafından desteklendiği hususu bilâhare açık bir surette anlaşılır hale geldi. Nitekim, 1957 seçimlerinde umduğunu bulamayan bu parti, kısa bir süre sonra (28 Kasım) sadece Burdur'dan kazanmış olduğu dört milletvekili ve bütün mal varlığıyla birlikte CHP'ye iltihak etti. Muhterem Selahaddin Akyıl'ın anlattıklarına ve bizim de birçok kaynaktan teyidini aldığımız bilgilere göre, bu tarihte Isparta'da ikamet etmekte olan Bediüzzaman Hazretleri sandık başına gittiğinde oyunu açık bir surette kullanmış ve özellikle Hürriyet Partisi taraftarlarının kendisini istismar etme oyununu bozmuştur. Üstad Bediüzzaman, nakledilen bilgilere göre "Şayet reyimi alenen kullanmamış olsaydım, Hürriyetçiler bu meseleyi istismar cihetine gidebilirlerdi" demiştir. Gariptir ki, Üstad'ın bu "alenen tercih" tavrını hoş karşılamayanlardan biri de Hüsrev Altınbaşak olmuştur. (Bkz: Son Şahitler–4, s. 199–200) * * * Bir yandan CK Millet Partisi, bir yandan da Hürriyet Partisinin şiddetli hücûm ve menfî propagandasına mâruz kalan DP'in oy oranı, 1957 seçimlerinde ilk kez olmak üzere yüzde 50'nin altına (% 48) inmiş oldu. Ancak, vaktiyle İsmet Paşanın yürürlüğe koyduğu seçim sistemi gereği, milletvekillerinin yarıdan fazlasını, hatta üçte ikisi kadarını yine de DP almış oldu. Her türlü hile ve desiseye rağmen demokratik yoldan Demokratları mağlup edemeyen İsmet Paşa ve partidaşları, son çare olarak ümitlerini darbecilere bağladılar. 27 Mayıs 1960'ta yapılan kanlı askerî darbeye sadece CHP'liler değil, Demokratlara muhalif olan bütün siyasî gruplar taraftar oldular ve bu zalimane müdahaleyi memnuniyetle karşıladılar. * * * HP hareketinde yer alan siyasetçiler, '60 darbesinden sonra "Demokratları bölmek için" bir kez daha sahneye çıktılar. Bu partinin popüler isimlerinden Ekrem Alican, 1961 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinin başına geçerek, kendisine biçilen o müzmin "şaşırtmaca rolünü" siyaset sahnesinde bir kez daha sergilemiş oldu. Seçimde, Ekrem Alican'ın YTP'si ile Osman Bölükbaşı'nın CK Millet Partisi oyların yüzde 28'ini (14+14=28) alırken, DP'nin devamı olan AP ise yüzde 36 civarında kaldı. Onu sadece bir puanla (yüzde 37) geçen İnönü'nün CHP'si kendini seçimin galibi ilân etti ve ilk koalisyon hükümetinin başına geçti. Türkiye, böylelikle koalisyonlar hükümetiyle de tanışmış oldu. DEMOKRATLARA İKİ MÜTHİŞ DARBE Bediüzzaman Said Nursî'nin—kendi tâbirleriyle—"Otuz beş seneden beri" terk etmiş oldukları siyasete 1950'den sonra tekrar bakmaya başladığı ve siyaset sahnesinde başında "Menderes gibi zatların" bulunduğu Demokrat Partiye destek verdiği, talebeleriyle birlikte onlara "nokta–i istinad" olduğu su götürmez ve tereddüt kaldırmaz bir hakikattir. (Bkz: Emirdağ Lâhikası, s. 387 ve 422) Son derece dikkat çekici olan bu hakikatin dahası da var. Şöyle ki: 1) Üstad Bediüzzaman, 1950'de iktidara gelen Demokratları, Osmanlı zamanındaki Ahrarların devamı ve aynı misyonun takipçileri olarak görmüş ve her ikisine de aynı maksatla destek vermiştir. 2) Bediüzzaman Hazretleri, Demokratları "Kur'ân, vatan ve İslâmiyet nâmına" muhafazaya çalıştığını açıkça beyan etmişlerdir. 3) Aynı şekilde, özellikle 1957 seçimlerinde sandık başına giderek Demokratlara alenen oy veren ve hayatının son dönemine kadar aynı desteğini sürdüren Üstad Bediüzzaman, vefatına yakın bir zamanda Demokratların devrileceğini hissetmiş ve bu durum karşısında aynen şunu söylemiştir: "Halkçılar ırkçılığı elde edip tam sizi (DP lideri Menderes') mağlup etmeye bir ihtimal–i kavî ile hissettim ve İslâmiyet nâmına telâş ediyorum" demiştir. 4) Bir gün Emirdağlı talebelerinden Hamza Emek ve Mehmet Çalışkan'ı çağıran Üstad Bediüzzaman, onlara hitaben "Benim ve Risâle–i Nur'un bedeline siz Demokrat Partiye kaydolun" demiştir. Bu tavsiye üzerine, Nur Talebelerinden tam 14 kişi gidip partiye kaydını yaptırmış ve hatta o tarihten sonra DP'nin Emirdağ ilçe teşkilâtını yönetmeye başlamışlardır. (Bkz: 1– Emirdağ Lâhikası, s. 422/1994 yılı baskısı; 2– Son Şahitler–II, s. 422/1993 yılı baskısı.) NOT: Garip bir tevafuktur ki, burada kaynak olarak zikrettiğimiz her iki eserin ilgili sayfa numarası de aynen 422 çıkarken, baskı tarihleri ise sadece bir tek farkla (1993'e 1994) tevafuk eyledi. Bediüzzaman 1960 ve 1980 darbelerine işaret etmesi: Vefatından evvel Demokratların başına gelecek dehşetli bir darbeyi hisseden ve bundan dolayı "İslâmiyet nâmına telâş eden" Üstad Bediüzzaman, ne aciptir ki, aynı eserinin bir başka mektubunda, vaktiyle (1909) Ahrar Fırkasının başına geldiği gibi, bundan sonra da Demokratların başına "iki müthiş darbe"nin geleceğinden bahsediyor. Üstelik, aynı mektupta bazı müfsitlerin dindarlık perdesine girip Demokratları tıpkı kendileri gibi dinden uzak ve tahribatçı göstermeye çalışmak istediklerini de kat'i bir yakîn ile beyan edip haber veriyor. İşte, hayret ve hayranlık uyandıran o hakikatbîn mektubun ilgili bölümü: "...Şimdi de aynen İttihad–ı İslâm'dan olan Nurcular, büyük bir yekûn teşkil eder. Demokratlara bir nokta–i istinaddır. Fakat Demokrata karşı eski partinin (Halk Partisinin) müfrit ve mason veya komünist mânâsını taşıyan kısmı, iki müthiş darbeyi Demokratlara vurmaya hazırlanıyorlar. "Eskiden (1909) nasıl Ahrarlar iki defa başa geçtiği halde, az bir zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihad–ı Muhammedî (asm) efradının çoklarını astılar. Ve 'Ahrar' denilen Demokratları kendilerinden daha dinsiz göstermeye çalıştılar. Aynen öyle de, şimdi bir kısmı dindarlık perdesine girip Demokratları din aleyhine sevk etmek veya kendileri gibi tahribata sevk etmek istedikleri kat’iyen tebeyyün ediyor." (Emirdağ Lahikası, Sayfa: 271) İşte, istikbâl–âşina olan hakikatbin nazar budur... İşte, Kur'ân'ın dürbünüyle geleceğe bakmak buna derler. Bize göre, burada DP'ye karşı yapılan 1960 darbesi gibi, AP'ye karşı yapılan 1980 darbesinden de haber verildiği, şüphe, tartışma götürmez bir gerçektir. Ama ne tuhaftır ki, Nur Risâlelerini benimseyerek okuyan bazıları çıkıp hâlâ Adalet Partisinin Demokrat Partinin devamı mahiyetinde olup olmadığını tereddütle karşılayabiliyor. Tereddütleri izale için, son olarak bir noktaya daha dikkat çekerek bugünlük nihayet verelim. Birinci Şuâ'da tefsir ve izahı yapılan "Yirmi Sekizinci Âyet" başlıklı bölümde (Tevbe, 32. âyet) 1877'de vukua gelen dehşetli Osmanlı–Rus harbinden bahisle, o tarihteki zulümatı dağıtacak zâtların Mevlânâ Halid'in (ks) şakirdleri olduğu ifade edildikten sonra, o tarihten bir asır sonra, yani 1977'de vukua gelecek bir başka zulümatı dağıtacak zatların ise, "Hazret–i Mehdî'nin şakirdleri olabilir" deniliyor. (Bkz: Şuâlar, s. 620) NOTLAR: 1) Çarlık Rusyası, 1877'de Kafkaslar gibi Balkanları, hatta Trakya'yı da istilâ etmiş ve tâ Yeşilköy'e kadar gelmişti. Yani, Rus tehlikesinin nihaî hedefe varmasına—kuşbakışı—tam 13 km.'lik bir mesafe kalmıştı. 1977'de ise, komünist Rusya'ya istinad eden bir komünist kuvvetin hakimiyeti altına giren CHP'nin tek başına iktidara gelmesine de tamı tamına 13 milletvekilliği kalmıştı. 2) Bir yıl sonra, yani 1978'de AP'yi devirmek için CHP lideri Ecevit'in başını çektiği kirli pazarlıkların yapıldığı Güneş Motel'in bulunduğu yer, yine Ayastefanos'un sınırları içinde bulunuyor. 3) Bugünkü "doğru siyaset"e bakış açısı, Hz. Mehdi'nin şakirtleri tarafından 1977'de yazılan kahramanlık destanına bakış tarzıyla doğru orantılı olsa gerektir. Kimi var ki, o destana utanarak ve sıkılarak bakar; kimi de o zamanki hizmete iftiharla bakarak başını dik tutar. 04.03.2009 E-Posta:
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
SİYASETTEKİ BÜYÜK VAZİFE Bir önceki yazıda iktibasen yer alan bazı ifadeler, muhlis ve müteyakkız okuyucularımızın ziyadesiyle dikkatini çekmiş. Bunlardan bir tanesi, Üstad Bediüzzaman'ın 1950'de işbaşına gelen Demokratların ve hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için 35 senedir terk etmiş olduğu siyasete yeniden bakmaya başlamasıdır. (Emirdağ Lahikası, 387) Bir diğer nokta ise, Üstad Bediüzzaman'ın Emirdağlı Hamza Emek ve Mehmet Çalışkan'a hitaben "Benim ve Risâle–i Nur'un bedeline, gidin Demokrat Partiye kaydolun" demesidir. (Son Şahitler–II, s. 422'de yer alan bu hatıranın hakikatli bir vechesi Emirdağ Lâhikası, s. 422'de mevcut.) İşte, aşağıda okuyacağınız satırların ve iktibasların tamamı, bu iki mühim noktanın açılımı, izahı, teyidi ve te'kidi mânâ ve mahiyetinde olacaktır. (NOT: Kaynakların sayfa numaraları, daha ziyade 1990'lı yıllarda yapılan baskılara ait.) Eski Said siyasetle alâkadardır: Birinci Said (Eski Said) gibi Üçüncü Said'in de siyasetle lüzûmu derecesinde alâkadar olduğunu, başta Tarihçe–i Hayat olmak üzere Eski Said'e ait içtimaî dersleri ihtiva eden eserler ile hususan Emirdağ Lâhikası isimli eserdeki mektuplardan açıkça anlıyoruz. Yine aynı kaynaklardan anlıyoruz ki, 1910'lu yıllarda siyasetten yüz çeviren ve "Euzubillâhimineşşeytani ve's–siyaseti" diyen Üstad Bediüzzaman, aradan 35 sene geçtikten sonra, yani 1950'den sonra siyasetle yeniden alâkadar olmaya başlamış ve hatta siyasete "Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzûm oldu" diyerek, bazı talebelerini siyasete aktif şekilde girmeye teşvik etmiştir. (Emirdağ Lâhikası, s. 423) Bu talebelerden on dört kişinin isim ve imzası aynı eserin aynı sayfasında "Demokrat Nur Talebeleri" şeklinde takdim ediliyor. "Hutbe–i Şâmiye" isimli eserin 52. sayfasında ise, Hazret–i Bediüzzaman, siyasetle alâkalı birkaç meselenin birden cevabını verip izâhını yapıyor. Özetle: 1) Eski Said, siyasetle, içtimaiyat–ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. 2) Fakat sakın zannedilmesin ki, Said, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ! Belki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, Said de bütün kuvvetiyle siyaseti dine ve İslâmiyetin hakikatine bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmış. 3) Yine, anlaşıldı ki: O gizli münafık zındıklar, Garplılaşmak bahanesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet etmelerine mukabil, muhakemesi zayıf bir kısım dindar ehl–i siyaset de, dini siyasete âlet etmeye çalıştı. Hattâ, Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki: Bir sâlih âlim, kendi fikr–i siyasisine muvafık bir münâfıkı hararetle senâ etti ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkit ve tefsik (fâsık ilân) etti. İşte bunun içindir ki, Eski Said "Euzubillâhimineşşeytani ve's–siyaseti/Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım" dedi ve otuz beş sene müddetle siyaseti terk etti. (NOT: Bu üç noktadan bakılarak, Üstad Bediüzzaman'ın 1910'larda siyaseti niçin terk ettiği ve hangi siyasî anlayıştan kaçarak Allah'a sığındığı hususu daha iyi anlaşılabilir.) Bediüzzaman: "Büyük bir vazifem var; bakamadım, yapamadım. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzûm oldu." Bediüzzaman Hazretleri, 1948–49 yıllarında Afyon Hapishanesinde mevkufen bulunduğu esnada, "Afyon Mahkemesine ve Ağırceza Reisine" hitaben, siyasetteki pek mühim mânevî vazifesini hatırlatan şu beyanda bulunuyor: "Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar mânâsız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş, yaşayamayacağım. Hapsin haricinde yüzler resmî adamların tahakkümlerini çekmeye iktidarım yok. Bu tarz hayattan bıktım. Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi talep ediyorum. Şimdi kabir elime geçmiyor. Hapiste kalmak bana lâzımdır. Makam–ı iddianın asılsız isnad ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki, yok; beni cezalandırmaz. Fakat beni mânen cezalandıracak, vazife–i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münasipse, sorunuz, cevap vereyim. "Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi." (Tarihçe–i Hayat, s. 490) Burada kast edilen "büyük vazife"nin, siyasetteki vazife olduğu ve artık şimdi (1949–50) bu vazifeye bakmaya lüzûm, hatta mecburiyet hasıl olduğu, aşağıdaki ifadelere bakınca daha iyi anlaşılır: "...Biz Kur'ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana (komünist ve ifsat komitelerine) karşı daima Kur'ân hakikatlerini muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzûm oldu. Gördük ki, Demokratlar, evvelki iki müthiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler." (Emirdağ Lâhikası, s. 423) "Beş–on günde iki–üç defa siyaset dünyasına baktım, acip bir hal gördüm. Müdafaatımda dediğim gibi, istibdad–ı mutlak ve rüşvet–i mutlaka ile hareket eden bir cereyan–ı zındıka, masonluk, komünistlik hesabına bizi böyle işkencelerle ezmeye çalışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyan (Demokratlar) bu vatanda tezahüre başladığını gördüm." (Emirdağ Lâhikası, s. 263) "Bize işkence edenlere, siyaseti asabiyetle dinsizliğe âlet etmelerine mukabil, biz de siyaseti dine âlet ve dost yapmakla bu vatan ve milletin saâdetine çalışmışız." (Emirdağ Lâhikası, s. 264) "Otuz beş senedir ki siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da 'Bırakınız' diyordum. Sebebi, siyaset ihlâsı kırar. Fakat şimdi hissettim ki, ...hüriyet başında bizimle, yani İttihad–ı Muhammedi (asm) Cemiyeti ile İttihadçıların bir kısmındaki gizli farmasonlara muarız ve manen bizimle, yani İttihad–ı Muhammedi ile müttefik olan Ahrar Fırkası yine otuz beş sene sonra dirildi, yine uyandı. Birden şeâir–i İslâmiyenin başında olan ezan–ı Muhammediyeyi farmasonların zincirini kırıp ilân etmesiyle; siyasetten kat–ı alâka eden, eskide 'İttihad–ı Muhammedî' şimdi 'Nurcular' nâmını alan ve İttihad–ı İslâm içinde bulunan kardeşlerimiz yanlış basmamak için bazı şeyleri söylemek isterdim. Fakat Risale–i Nur benim bedelime konuşuyor." (Beyanat ve Tenvirler–s. 12/1970 baskısı) 05.03.2009 E-Posta: Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır NOT: İnternetten (http://www.yeniasya.com.tr) şu yazılara da bakabilirsiniz. (28.02.2009) - İlk icraat, ezanın serbest oluşu (26.02.2009) - İnönü, kurduğu tuzağa düştü (25.02.2009) - Namuslu seçim sistemi (24.02.2009) - Demokrasiye kerhen geçiş (23.02.2009) - Desteksiz atışlar (21.02.2009) - Göstermelik denemeler (19.02.2009) - Demokrasi ve ötesi ** SİYASAL İSLAM ÇİZGİSİ (M. Ali KAYA) Ehl-i bida sayılan “Siyasal İslam” çizgisi kendi siyasi düşüncesine destek olmadığı ve siyasal islam fikrine engel olduğu için Bediüzzaman Said Nursi’ye cephe almışlardır. Siyasal islamın temel felsefesinde iktidar, ticaret, dünya saltanatı, hükmetme ve iktidar hırsı vardır. Dolayısıyla dünya hırsına kapılmış, ticarileşmiş, dünyevileşmiş ve hakikatten uzaklaşmış bir kısım ehl-i tarik bu çizgiye destek olmuştur. Ehl-i dalalet de onların bu hissinden istifade ederek onları kullanmış ve kendi siyasetlerine alet etmişlerdir. Siyasal İslam çizgisinin Türkiye temsilcileri Mustafa Fevzi Çakmak Paşa, Ankara müftüsü ve Mebusu Rıfat Börekçi, Nakşî Tarikatı şeyhlerinden ve Işıkçıların ve Büyük Doğucuların hocası Abdulhakim (Üçışık) Arvasi’dir. Abdulhakim Arvasi’nin müridleri ise şair ve edebiyatçı Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Rıfat Atilahan, Abdurrahim Zapsu, Dr. Haluk Nurbaki ve Şâkir Üçışık gibi Büyük Doğucular olmuştur. Ehl-i dalalet bu grupları Bediüzzaman aleyhine istimal etmiştir. Bediüzzaman bu hususu talebelerine haber vermiştir. “İstanbul’da malûm itiraz hadisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirtlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını ve etbâlarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler; belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var” (Kastamonu Lâhikası, 151) Risale-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez; daha kimseyi o bahaneyle inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid a taraftarı veya enaniyetli sofi meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur a karşı -iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi- istimal etmek ve Risale-i Nur a ve şakirtlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye münafıklar çabalıyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189) “Risale-i Nur beraet etmezse ve benim müdafaatım nazara alınmazsa, faydasız, zâhirî inkârınız sizi kurtarmayacak. Vahdet-i mesele haysiyetiyle biz birbirimizle bağlanmışız; yalnız münasebetleri pek az bulunan bir kısım arkadaşlar kurtulabilirler. Eskişehir Mahkemesi, bunu bilfiil gösterdi. Bir seneden beri, gayet dikkatle içimize casusları sokan ve safdil ve cür'etkâr talebelerin ifşaatını zapteden ve bil'iltizam bizi perişan ve mesleğimizden pişman etmek için her vesileyi istimal eden, hattâ aleyhimize Şeyh Abdülhakîm'i sevk ettikleri halde, onu ve Şeyh Abdülbâki'yi ve bana ara sıra itiraz eden Şeyh Süleyman'ı bizim gibi perişan eden adamlara karşı inkârlarınız ve kaçmanız, onların kanaat-i vicdaniye dedikleri düşüncelerinde beş para etmez ve Eskişehir'de dahi etmedi.” (Şualar, 289) Azîz, sıddîk kardeşlerim, Sizin sebat ve metanetiniz, masonların ve münafıkların bütün planlarını akîm bırakıyor. Evet kardeşlerim, saklamaya lüzum yok; o zındıklar, Risale-i Nur'u ve şakirtlerini, tarîkate ve bilhassa Nakşî tarîkatine kıyas edip, o ehl-i tarîkati mağlûp ettikleri planlar ile, bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar. Evvela, ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû-i istimalatını göstermek; ve saniyen, o mesleğin erkanlarının ve müntesibinin kusuratlarını teşhir etmek; ve salisen, maddiyyun felsefesinin ve medeniyetinin cazibedar sefahet ve uyutucu, lezzetli zehirleriyle ifsad etmekle mabeynlerinde tesanüdü kırmak ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukut ettirmektir ki; Nakşîlere ve ehl-i tarîkate karşı istimal ettikleri aynı silah ile bizlere hücum ettiler. Fakat aldandılar… (Tarihçe, 373) Etiketler: Siyasal İslam Demokrat Parti Hürriyet Partisi Mİllet Partisi Büyük Doğu Milliyetçiler Derneği Risale-i Nur Halk Partisi Demokrasi |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|