| Ehven-i Şer ve Partiler |
|
|
|
| Cumartesi, 24 Temmuz 2010 | |
M. Ali KAYABediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bu vatanda şimdilik dört parti var” derken mevcut partileri kastetmediği o günün şartlarında seçime katılan partilerin varlığından anlayabiliriz. Çünkü, 1950 seçimlerine CHP, DP ve MP (Millet Partisi) katılmıştır. 1954 seçimlerine ise Tahsin Demiray’ın TKP (Türkiye Köylü Partisi) olarak dört parti katılmış ve 1957 seçimlerine ise HP (Hürriyet Partisi) seçime katılmıştır. Cevat Rıfat Atilhan’ın kurduğu “İslam Demokrat Partisi” ise seçimlere katılmamıştır ve Bediüzzaman’ın adını verdiği “İttihad-ı İslam Partisi” adında bir parti de henüz kurulmamıştır. Bediüzzaman “Kalbe ihtar edilen içtimai hayatımıza ait bir hakikat” ifadesi ile başlayan mektubunda “Bu vatanda şimdilik dört parti var. Biri Halk Partisi, biri Demokrat, biri Millet, diğeri İttihad-ı İslamdır” (Emirdağ Lâhikası, 386) demektedir. Bediüzzaman parti odaklı siyaset yapmadığı ve particiliğe karşı olduğu için meseleye fikir, misyon ve zihniyet bağlamında bakmakta ve kıyamete kadar gelecek zaman diliminde ehl-i imana kur’ânî ve islâmî ölçü vermektedir. İslam Demokrat Partisi 1951 yılında İstanbul’da Cevat Rifat Atilhan tarafından kurulmuş olup hiçbir seçime katılmamıştır; ancak Bediüzzaman bunun yerine “İttihad-ı İslam Partisi” adını vermektedir. Sonra partileri tahlil etmeye başlamakta ve ilk olarak da “İttihad-ı İslam Partisini” ele almaktadır. Böyle bir parti fiilen yoktur; ama mutaassıp dindarların zihinlerinde “Siyasal İslam” düşüncesi olarak vardır. “İttihad-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete âlet etmemeye, belki siyaseti dine âlet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır” diyerek kutsi İslamiyet adına çıkmanın “İslam terbiyesinin hâkim olmasına ve yüzde altmış yetmişin tam mütedeyyin olması” şartına bağlamıştır. Bu ise gerçekten çok zordur. Zira toplumun yüzde 60-70’ini ve havas tabakası dediğimiz zengin ve asker ve idareci kısmının % 60-70’inin tam mütedeyyin olması dünya şartlarında olası ve mümkün gözükmemektedir. Bediüzzaman’ın “İttihad-ı İslam Partisi” tanımlamasından anlaşılan budur. “Şimdilik kaydı” kıyamete kadar geçecek süre yukarıdaki ölçüler kapsımdan ele alındığı zaman kıyamete kadar geçecek süreyi kapsayabilir. Halk Partisi tanımı ise, “Kanunlar perdesinde memurları vasıtası ile kanun hâkimiyeti adı altında hukuksuz bir idari anlayışı dayatan ve “Kanun Devleti” kurarak istibdadın en şiddetlisini uygulayan “Devletçi zihniyet” anlaşılmaktadır. Kanun devleti demek “Hukuk Devleti” anlamına gelmemektedir. Tam tersine “Hak ve Hürriyetleri kanun perdesi altında kısıtlayan ve bunu da memurları aracılığı ile uygulayan ve onlara verdiği “zevkli bir rüşvet-i umumiye ile” her bir memuru istibdadın bir nemrudu haline getirmekte ve devleti kullanarak istibdadını yaygınlaştırmaktadır. Gerçekte ise memuriyet millete bir hizmetkârlıktır. Vatandaşa tepeden bakan değil, hizmetine koşan bir hizmet makamıdır. Peygamberimiz (sav) “Kavmin efendisi ona hizmet edendir” buyurarak “Memuriyet emirlik ve reislik olmadığını” veciz bir şekilde ifade etmiştir. Millet Partisi tanımını “Milliyetçilik” olarak ifade etmeyen Bediüzzaman, genel bir kavramı kullanmayı tercih etmiştir. Millet kavramı içinde “İttihad-ı İslamı” ve “İslam Milliyeti” kavramları da vardır. Şayet “İttihad-ı İslam” düşüncesini taşıyan dindar bir siyaset takip etme amacında iseler veya “İslam Milliyeti”ni esas alıyorlarsa o zaman Demokratlara muhalif olmamaları ve destek olmaları gerektiğini anlatır. Zira bu amaçlar ancak Demokrat anlayışı ifade etmektedir. Demokratlara destek olmayı gerektirir. Şayet “Frenk İlleti” tabir edilen “Irkçılık” namına hareket etseler o zaman hem Türkler, hem Hâkimiyet-i İslamiye adına çok büyük zararlara sebep olabileceğini ifade eder. Millet Partisi anlayışında her iki düşünce grubu da bulunduğu için bu ikazı yapmıştır. Bediüzzaman’ın ikazları dikkate alınmadığı için Türkçülük adına çıkanlar Kürtçülüğü tahrik ederek 1970’li yıllardan itibaren Anarşi ve Terör ile ülkeye büyük zarar verdikleri gibi 12 Eylül ihtilaline ve PKK belasına, arkasından da Kürt Milliyetçiği ile ülkenin bölünmesi tehlikesine kadar gelmiş bulunmaktadır. Aradan geçen zaman içinde “İslam Terbiyesi” gittikçe bozulmuştur ve bozulmaya devam etmekte ve dini hassasiyetler gittikçe azalmaktadır. Farzlar önemsiz hale gelmekte ve haramlar ise alışkanlıklarımız halini almaktadır. Bu durumda dini yaşamak yerine dindar görünmek ve din adına ortaya çıkan grupları, partileri ve cemaatleri sözde desteklemeyi dindarlık olarak algılama yanlışına götürmektedir. Bu şartlarda din ve millet adına siyaset yapmanın ne derece sakıncalı olduğu yaşanan acı tecrübelerle daha da görülmekle beraber gaflet ve siyaset sarhoşluğu ile maalesef hiç de anlaşılmamaktadır. “Birinin cinayeti ile bir toplum ve millet cani sayılmakta” ve “dindarlık isim ve resimden ibaret” zannedilmektedir. Bu ise dinsizlikle eşdeğer bir manevi tahribat ve yıkım olduğu için “şer” kavramına dâhil sayılmaktadır. Zira bu nifaka götürmektedir. Dinde nifak ile küfür eşit bir cinayet sayılmaktadır. Zira 1950 yılında 2010 yılına geldiğimiz zaman dinin fert ve toplum üzerindeki etkisi İmam-Hatipler, okullarda zorunlu “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi ve “Kur’an Kurslarının” sayısının 6 bine çıkmış olmasına rağmen geriye doğru bir seyir takip etmediği söylenemez. Bunun en büyük sebebi “Allah korkusu olan Takva Bilinci ve Ahret duygusu” yerine dünyevi iktidarı hedefine koymuş sözde dindar ama “Allah korkusu” yerine “Allah Sevgisi”ni ve “Ahret Duygusu” yerine “Dünyevi İktidar Hırsını” koymuş olan “Siyasal İslam” düşüncesi ve zihniyeti yatmaktadır. Bu da Bediüzzaman’ın bütün çabalarına ve ikazlarına rağmen “Din adına ortaya çıkan” “Milli Görüş” ve “Millet Partisi” çizgisini takip eden SP, ANAP ve AKP gibi partilerin müminlerin din anlayışı üzerindeki tahribatı olduğu anlaşılmaktadır. Bediüzzaman aynı mektubunda Demokratlığın da tanımını yapar. Öncelikli olarak Demokratlar devletçi, ırkçı ve din eksenli bir siyaset takip etmezler. Memuriyeti millete hizmet anlayışı ile yapma gayreti içindedirler. Dini siyasete alet etmek yerine “Din ve Vicdan Hürriyeti”nin hayata geçirmeye çalışır. Temel hak ve hürriyetlerin kâmil manada kullanımını sağlamaya yönelik kanunları uygulamaya geçirirler. Irkçılık ve Terörü “Suçun şahsiliği” ilkesi ve suçluyu cezalandırma ve adaleti sağlama esası üzerine kurarak önlerler. Birinin günahı ile bir başkasını suçlayarak zulme sebep olmazlar. Bir masumun hakkını korumak için yüz caniyi affederek masumun hakkını korumayı esas alırlar. Ama ne var ki Bediüzzaman Demokratların bunu kolay başaramayacaklarını da belirtir. Zira halkçılar ve ırkçılar birleşerek Demokratları iktidar mevkiinde tutmayacakları gibi, çevirdikleri entrikalar ile iktidara gelmelerine de engel olmaya çalışacaklardır. Bunu da “Halkçılar ırkçılığı elde edip tam sizi mağlup etmeye bir ihtimal-i kavi ile hissettim” ifadeleri ile haber vermektedir. Halkçılar ve ırkçılar dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan olan dindarları da kullanarak Demokratların iktidara gelmemesi için pek çok entrikalar çevirecekleri bir gerçektir. Nitekim siyasetteki çalkantılar bunu ispat etmektedir. Bu nedenle Demokratların onların itirazlarına ve propagandalarına bakmayarak Risale-i Nurların neşrini temin etmek ve önündeki engelleri kaldırmak, Din Eğitimine önem vermek ve Ayasofya’yı camiye çevirmek gibi “Şeâir-i İslamiyeyi” ihya etmeye yönelik hizmetlerine devam etmelerini ister. Günümüzde iktidarda CHP ve MHP yoktur; ancak yukarıda ifade edildiği ve vasıfları sayıldığı şekilde Demokrat Parti de yoktur. Ancak “Millet Partisi” tanımına uygun olan AKP iktidardadır ve aradan geçen 8 seneli tek başına iktidar olmasına rağmen Demokrat Parti’nin ve onun devamı olan AP ve DYP’nin “Temel Hak ve Hürriyetler” “Din Eğitimi” ve “Ülkeye hizmet Projeleri”ne benzer hiçbir projesi de yoktur. Demokratların kazanımlarını dahi korumaktan aciz olduğu icraatları ile sabittir. Bütün siyasetini demagoji, istismar ve devlet imkanlarını partizanca kullanma dışında halka, esnafa, çiftçiye, memura, emekliye rahatlık sağlayacak bir icraatı da mevcut değildir. Dolayısıyla “Ehven-i Şer” kavramını da hak etmemektedir. Bediüzzaman hazretleri “Demokratları” ehven-i şer olarak iktidarda muhafaza etmek için çalıştığı “Siyasetin yanlış olanını değil” zira yukarıda izah edildiği gibi Demokratlar dışındakilerin siyasetleri yanlıştır. Dolayısıyla onlara “Ehven-i Şer olarak bakmak mümkün değildir. Zira yaptıkları tahribat ve şerdir. Ancak siyaseten demokrat olanların içinde bulunan siyasetçilerin bir kısmı madem Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekardır; “ehvenüşşer” olarak bakınız. Daha “âzamuşşer”den kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara faydanız dokunsun” buyurur. (Emirdağ Lâhikası, 458) Burada “siyasetçiler” dediği milletvekilleri, parti başkanları gibi içkici ve sarhoş olan fertlere dikkat çekerek bu gibilerin yanlışları ve hataları sizi demokratları desteklemekten vazgeçirmesin. Onların yanlışlarına bakmayınız. Ehvenüşşer diyerek daha azamüşşer olan devletçi, halkçı, milletçi, ırkçı ve dini siyasete alet eden zihniyetlerin işbaşına gelerek dine ve vatana büyük zarar vermelerine fırsat vermeyiniz” demektedir. Bu nedenlerdir ki Bediüzzaman “Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kur’an menfaatine kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil, belki dehşetli, baştaki iki cereyana (Dinsizlik ve İfsat Komitesi) siyasetlerince muarız oldukları için, onların az bir kısmının dine verdiği zararı, vücudun parçalanmasına bedel, yalnız parmağı kesmek gibi pek cüz’î zarardan kurtulmamıza sebep oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin (DP) lehinde ehl-i dini yardıma davet ediyoruz” (Emirdağ Lâhikası, 424) buyurmaktadır. Etiketler: Partiler Ehven-i Şer İttihad-ı İslam Demokrat Partisi AKP AP DYP DP Millet Partisi CHP |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|