M. Ali KAYA
İslam ve Demokrasi arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken zihinlerin takılıp kaldığı yer “Hâkimiyet” yani “egemenlik ve siyasal iktidarı kimin kullanacağı” problemidir. Acaba yasaları meclis yaparsa ve halkın iradesi en yüksek yetki mercii olursa Allah’ın hâkimiyetine bir noksanlık gelir mi? Hüküm ve hâkimiyet Allah’ın elinden çıkar mı? Peki, Allah görülmeyen bir varlık olduğuna göre, onun iradesini kim, kimler ve nasıl hâkim kılacaktır? Bu husus Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da tartışma konusu olmuştur. İslam dünyasında bu tartışma Hz. Ali (ra) döneminde başlamıştır. Zamanımızda da maalesef tartışılmaya devam etmektedir. Demek henüz tam olarak çözüme kavuşmamıştır.
Bilhassa “Tevhit” hakikatini “siyasal iktidarın birliği ve topluma hükmetme gücü” olarak görme ve algılama yanlışına sahip olanlar “Hâkimiyet Allah’ındır” diyerek insan iradesini bu konuda etkisiz ve yetkisiz olduğunu savunmaktadırlar. Aksi olur da insan bir konuda siyasi hüküm verecek olursa Allah’ın hâkimiyetine karışmak gibi büyük bir günaha, hatta küfre gireceğini iddia edecek derecede işi ileri boyuta taşımaktadırlar.
Bu konuda yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerimde geçen “Onlar câhiliyye zannı ile ‘Emir ve idarede bizim payımız nedir?’ diyorlar. De ki: ‘Emir ve idare bütünüyle Allah’ındır.” (Âl-i İmran, 3:154) “Allah ve resulü bir konuda hükmünü verdiği zaman, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların başka seçeneği ve tercih hakkı olmaz. (İtaat etmekle mükelleftirler.) Allah’a ve Resulüne isyan edenler ise apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzap, 33:36) “Şunu bilin ki, aranızda Allah’ın resulü vardır. Eğer işlerin birçoğunda o size uymuş olsaydı sıkıntıya düşerdiniz” (Hucurat, 49:7) “Hüküm ancak Allah’ındır.” (En’am, 6:57) “Dikkat edin, hüküm Allah’ındır.” (En’am, 6:62) “Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Mâide, 5:44) ayetlerini delil olarak ileri sürmektedirler.
Usuli’d-din ulemasından İmam-ı Gazali der ki “İlim, ilim sahibinin hakikati anlamasına perdedir. Zira bir şeyi bildiğini zanneden onun hakikatinden mahrum kalır.” Zamanımızın ilim adamları da “Gerçekler detaylarda ve ayrıntılarda gizlidir; ayrıntıyı atlarsanız gerçeği bulamazsınız” demektedirler. Biz de yüzeysel bilgilerimizi biraz derinleştirelim. Detaylara ve ayrıntılara şöyle bir göz atalım.
Hâkimiyet kavramının iki yönü olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez. Birincisi “kozmik ve madde âlemindeki hâkimiyettir” ki “Yaratma da emir de Allah’a aittir.” (Â’raf, 7:54) Bu konuda kimsenin şüphesi yoktur. İkincisi ise, insanlık âleminde ve sosyal hayatta “siyasal erk” dediğimiz “yönetim” ve “siyasal egemenlik”tir. Tartışma bu sahada cereyan etmektedir.
“İhtiyaç medeniyetin üstadıdır.” Devletin varlığı insan ihtiyacından doğmuştur. İnsanların “güvenlik ve hukukunun korunma” ihtiyacı idareciyi, toplumun gelişmesi de devleti, devletin gelişimi ise kurumların teşekkülünü ve gelişimini sağlamıştır. Devlet insanın dünyevi ihtiyaçlarından doğduğu ve dünyaya ait ihtiyaçlarına cevap verdiği için dinin emri değildir. Nasıl ki çalışmak ve yemek insanın temel ihtiyacıdır; bundan dolayı Allah’ın “çalışınız” ve “yaşamak için yiyiniz” emri yoktur. “Hakka ve hukuka riayet ediniz, haksız kazanç edinmeyiniz” ve “helal ve temiz şeyleri yiyiniz ve yerken israf etmeyiniz” emirleri vardır. Aynı şekilde devlet ve idarecilik emir değildir; ama “idarecinin adil olması” emredilmiştir.
Devlet doğası gereği ırkî olduğu için dinin devleti olmaz; ancak milletlerin devletleri vardır. Din ise devletler üstüdür. Devletin hâkimiyeti maddidir, dinin hâkimiyeti ise mânevidir. Din akl-ı selim sahipleri tarafından kabul edilir, kalplere ve gönüllere hükmeder. Bunun için devletin hâkimiyeti cüz’î, hükmü geçici ve devamlılığı sınırlıdır. Din ise insanın olduğu her yerde vardır ve hükmü ebedidir.
Bir devletin varlığının temel şartı, egemenliğinin alameti kendi başına karar verme, bağımsızlığını ilan etme, vergi koyma, savaş kararı alma, yönettiği halkını refah ve güvenlik içinde yaşatmak için kanun yapma ve kural koyma gibi hususlarda bağımsız olması, yani “karar verme” ve bunu “uygulatma” kabiliyetine sahip olması gerekir. Çağdaş dünyada egemenlik mutlak değildir. Uluslar arası sözleşmeler, genel hukuk ve ahlak kuralları ile kısıtlanarak keyfilikten arındırılmaya çalışılmaktadır.
Her şeyden önce kevnî/ontolojik hakimiyet Allah’a aittir. Şirke ve iştirake yer yoktur. Allah’ın kâinata koyduğu “Sünnetullah” denen “fıtrî şeraite” uymak iradî değil zorunludur. Ancak insanın iradesine hitap eden “teklifî şeraite” uyup uymama konusunda insan hürdür. Uyulmadığı zaman cezası dünyevî değil uhrevîdir. Dolayısıyla siyasal alanda insana hürriyet verilmediği, her şeyin Allah’ın iradesi ile belirlendiği ve insanın buna uymaya mecbur olduğu düşüncesi doğru değildir.