M. Ali KAYA
Peyamberin (sav) vefatından sonra Müslümanların din ve dünya işlerini yürütmek üzere Müslümanlar tarafından seçilen kimseye halife denir. “Hilafet din ve dünya işlerinin idare edildiği en yüksek makamdır.” Peygamber adına ve peygamberden sonra onun yerine toplumu idare etme yetkisini elinde tutmak anlamında olduğu için hilafet denilmiştir. “Halk Allah tarafından gönderilmiş ve şari’den ibaret olan peygamber tarafından halka tebliğ edilen prensipler, esaslar ile idare edilirse, buna dini siyaset denir. Peygamberler bununla halkı idare ederler.” Çünkü insanları yaratmaktan maksat onları ahiret saadetine götüren din ile amel ettirmektir. Peygamberler bunu Allah’tan aldıkları yetki ile yapmışlardır. Peygamberimiz (sav) ayrıca daha önce belirttiğimiz gibi idare ettiği insanlardan istişare ederek ve biat alarak ve dahi yazılı mukavele ile halktan da yetki alarak yeni bir siyaset takip etmiştir. Allah’ın emri olan istişare mekanizması ile idareciliğini güçlendirmiş ve idareye, idare edilenlerin katkılarını sağlamıştır. Böylece sorumluluğu paylaştırmıştır. İdare edilen fertlerin hür iradelerini kullanarak idareye katkılarını sağlamıştır. Çünkü insan yaratılış gayesi gereği yeryüzünde tasarrufa memur “halifetullah”tır. Bunun için Hz. Ebubekir (ra), “ Ben Allah’ın halifesi değil, Resulullahın (sav) halifesiyim” diyerek bu iki hilafeti birbirinden ayırmıştır.
Halife tabiri Hz. Ömer’in hilafeti zamanında “emir” “emirü’l mü’minin” şekline dönüşmüştür. Emirü’l-müminin tabiri ise “Müslümanların işini yürüten, idare eden” anlamında kullanılmıştır. İdarecilik siyaset takip etmeyi gerektirir. “Siyasetçi de akli delil ve hükümlere dayanarak, dünya maslahat ve faydalarını elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevk eden insan demektir. Halife ise hem dünyaya, hem ahirete ait maslahatları yürüten demektir.” Halife bunun için iyi bir siyaset takip etmelidir, ta ki toplumu memnun etsin ve icraatını başarılı bir şekilde yapsın.
Hilafet ve Seçim
Mü’minlerin, Peygamberimize (sav) uymaları, itaat etmeleri imanın gereğidir. Yüce Allah, “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin.” buyurmuştur. Peygamberimiz (sav) Müslüman olmayanların itaatlerini, yaptığı ahit ve antlaşma ile yetkilerini alarak sağlamıştı. Böylece onların onayını almıştı. Tasarrufunu bunlara dayandırıyordu.
Yerine geçecek halifenin ise halkın itaatini sağlayacak, halk üzerinde otoritesini temin edecek, idare edilenler adına tasarruf yetkisini kullanacak bir güce ihtiyacı vardı. Bir idareciye güç veren ya kavim ve kabilesi yada servet ve kudretidir. Peygamber gibi İlahi kaynaktan aldığı bir gücü de olmadığına göre, bu gücün kaynağı ne olacaktır? Halife gücünü nereden alacaktır? İşte bu güç halkın, Müslüman ve gayr-i müslim vatandaşların desteğidir, yani seçimdir.
Bir halifenin rastgele devletin başına geçmesi mümkün değildir. Bunun nasıl seçileceği hususunda muhtelif görüşler vardır. Fakat üzerinde ittifak edilne husus, ortak nokta, halifenin seçimle işbaşına gelmesidir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de idarecinin seçimini Müslümanlara bir görev olarak yüklemiştir. “Allah size emaneti ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder.” Müfessirler, devlet idaresinin de bir emanet olduğunu ve ehline verilmesi gerektiğini belitmişlerdir. Yine devam eden ayette de Yüce Allah, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasulüne itaat edin ve sizden olan emirlere itaat edin” buyurarak seçimle gelen emirlere itaati emretmiştir. Çünkü, “sizden” demek “sizin seçtiğiniz” demektir.
Seçim işinin bir meşveretle yapılacağını da Yüce Allah, Şura Suresinde, “Onların (Müslümanların) işleri aralarında meşveret iledir” ayeti ile emretmişti. Seçimde ise, hüküm ekseriyetindir. Bu hususta Bakara Suresi, 246. Ayetinin tefsirinde M. Vehbi Efendi şöyle der: “Hükümetsiz adalet ve istirahat mümkün olamaz; hükümet de reissiz olamaz. İdareciyi seçmek de, azletmek de halkın hakkıdır ve bu hususta hakimiyet milletin elindedir.”
İmam-ı Azam ebu Hanife de, halifeliğin müminlerin icmaı ve meşveretiyle hilafete getirilmesi gerektiğini söylemiştir.
Bediüzzaman Said Nursi ise, I. Millet Meclisinde neşrettiği beyannamede, “Halifenin cemaatin ruhu olan şah-ı maneviye dayanmakla vazife görebileceğini” ifade eder.
İbn-i Haldun, “İmamete ve hilafete istihkakın şartı dörttür: ilim, adalet, ehliyet ve siyasettir” der. Bu bütün hukukçuların ve âlimlerin ittifak ettiği bir husustur. Ancak hilafet seçimle tahakkuk eder.
Bütün bu mukaddimelerden ortaya çıkan netice ve hülasa şudur: İmametin ve hilafetin şartlarına ehil olan seçimle iş başına gelmemiş ise hilafetle vazifeli sayılmaz. Ehil çoktur, seçim şarttır. Ehl-i imanın ve halkın seçimi ile görev tevdi edilmiş olur. Seçim usulleri şartlarına göre farklılık arz edebilir. Önemli olan halkın hür iradesi ile idarecisini seçmiş olmasıdır. Böylece seçilen halkın yetkisini kullanarak vazifesini yapar.
Nitekim Sahabeler Kur’an’da ve Peygamberimizden (sav) almış oldukları içtimaî ve siyayi derslerle Beni Saide’de toplanırlar. Geniş müzakerelerden sonra Hz. Ebubekir (ra), halife adayı gösterirler ve ona biat ederler. Hz. Ebubekir (ra) 33.000 Sahabenin oyu ile halife olur.
Böylece idarecilerin seçimle işbaşına geldiği “İslam Hilafeti” başlamış oluyor. Daha sonra saltanat dönemi, idarecinin veraset yoluyla işbaşına geldiği dönemde de idarecilere “halife” denmiş ise de, bu “suri ve mecazi” bir hilafet oluyor. Bunlara halife denmesinin sebebi, kendi iradelerini “İslamın himayesi” ve “şeriatın tatbik vazifesi” ile güçlendirmek istemeleridir. Nitekim, Emeviler bunun için kendilerine “Zıllullah-ı fi’l-Arz (Allah’ın yeryüzünde gölgesi)” “Halifetullah” ünvanı “Allah’ın halifesi” ünvanını vermişlerdir. Halbuki Hz. Ebubekir (ra), “Ben sadece Resulullah’ın (sav) halifesiyim. Müminlerin emiriyim” diye böyle bir üncanı reddetmiştir.
Peygamberimiz (sav), “Benden sonra hilafet otuz senedir” buyurarak gerçek hilafetin seçimle işbaşına gelen halifeleri kastetmiş; “Hulefa-i Raşidin” dönemini “Hilafet” olarak isimlendirmiştir. Sonrasını ise, “Sonra saltanat olacak, sonra idare cebbar hükümdarlar elinde zalimane bir hal alacak” diye tarif etmiştir. Bu mucizevi haberi 30 sene seçimle işbaşına gelen hilafet döneminin Hz. Muaviye’nin saltanat, meliklik idaresine dönüşmesi ile ispat edecektir.
Böylece gerçek hilafet Hz. Hasan (ra)’nın 6 aylık hilafeti ile 30 sene sürmüş, sonra saltanata inkılap eden suri hilafet başlamıştır. Gerçek hilafetin uygulandığı Hulefa-i Raşidin dönemine “Asr-ı Saadet” denilmiştir. Çünkü, Peygamberimizin (sav) Medine’de kurduğu idari sistem “adalet, meşveret, kanunda cem-i kuvvet” ile hak, maslahat, akıl ve hürriyet üzere müessesti. Vefatından sonra Sahabeler buna bir de “seçim” sistemini ilave etmiş, böylece henüz 20. Asırda hayalini kurduğumuz “temel hak ve hürriyetlerin sağlandığı, seçime dayalı, anayasal demokratik hukuk devleti” ilkelerini kurup işletmişler ve bir “Asr-ı Saadet” yaşatmışlardır.
Peygamberimiz (sav) bir devlet kurmaktan ziyade bir sistem geliştirmiştir. Devlet kurumlar ve müesseseler bütünü olduğu için, kamil manada kurumsallaşma Hz. Ömer (ra) zamanında başlamıştır. Memuriyet, disiplinli ordu, kadı ve valilerin tayini, kadılık müessesesi sonradan oluşturulmuş ve bu hususta da İran, Mısır ve Bizans’ta uygulanan sistemler örnek alınmıştır.
Prof. Dr. Ali Fuat Başgil şöyle der: “Devlet teşkilatında kuvvetler ayrılığı prensibi uygulanması Hz. Ömer (sav) devrinde başlamıştır. İdare-kaza (yargı) ayırımı yapılmış, şura meclisi kurulmuştur. Bu mecliste, kabile mümessilleriyle halk temsilcileri yer almıştır”
Elhasıl, Peygamberimiz (sav), iman temeline dayanan ibadet, ahlak ve faziletin hakim olduğu bir toplum meydana getirmiş, bu güzide insanlar topluluğu da “Hak, adalet, meşveret, akıl ve ahlaka” dayalı bir cumhuriyet geliştirmişlerdir. Ve bu dönem bir devlet olarak isimlendirilmemiş, ancak tüm devletlere örnek olsun diye “Asr-ı Saadet Dönemi” olarak anılagelmiştir. Sonrasında yine “asabiyet” ve “milliyete” dayalı devletler türemiştir. Etiketler: Hilafet Hilafet Sistemi Halife Seçim İdare Hilafet ve Seçim Devlet |