Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Meşrutiyet ve Bediüzzaman PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 16 Ocak 2010
Yazı Index
Meşrutiyet ve Bediüzzaman
Sayfa 2
M. Ali KAYA
Bediüzzaman Osmanlı’nın en hareketli dönemleri olan 1908-1912 yılları arasında İstanbul’da bulunmaktadır. İstanbul’da sosyal ve siyasi hayat karmaşa içinde geçmektedir. Mektepliler ile Medrese mensupları arasında anlayış çatışması olduğu gibi, askeri kanatta da Harbiyeliler ile Alaylılar arasında büyük bir anlayış ve kuşak çatışması yaşanmaktadır. Diğer taraftan Tekke mensupları ve Medreseliler Avrupa karşıtlığı tezini savunurken, Mektepliler ve Yeni Osmanlılar/Jön Türkler yenilikçi kanadı temsil ederek daha farklı bir şekilde sosyal ve siyasi hayata bakmaktaydılar. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Dünya manevi bir buhran geçiriyordu.” Bunun olumlu ve olumsuz tüm yansımaları üç kıtaya hükmetmeden Osmanlı’yı ve payitaht İstanbul’u yakından alakadar ediyordu. Bu dönemde Osmanlı toprağı yaklaşık 20 milyon km2 kadar olup üç kıtaya hâkimiyetini devam ettirmekteydi. 

23 Temmuz 1908 tarihince II. Meşrutiyet ilan edilir. Bediüzzaman 26 Temmuz 1908 tarihinde Meşrutiyetin ilânının üçüncü gününde Sultanahmet Meydanında düzenlenen mitingde “Hürriyete Hitap” namında bir nutuk irad ederek Meşrutiyetin ilânını alkışlar. Meşrutiyetin şeriattan kaynaklandığını, İslamiyet ile meşrutiyet arasındaki uygunluğunu anlatan makaleler yazıyor ve Ayasofya, Sultanahmet gibi camilerde vaazlar veriyordu. Çünkü başta Şeyhülislam olmak üzere ulema, medrese hocaları ve din adamları Meşrutiyete “şeriate muhaliftir” diye karşı çıkıyor ve “Kanun-i Esasiyi” kabul edenleri “Allah'ın hükmü ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” (Maide, 5:44) ayetini delil getirerek tekfir ile suçluyorlardı. (Münazarat, 58, 124)

Bediüzzaman doğudaki aşiretlere de Meşrutiyet ve Kanun-i Esasinin İslama aykırı olmadığını anlatan telgraflar çekerek onları uyararak meşrutiyet yanında yer almalarını tavsiye etti. Konferanslarda, hamalların, talebelerin ve askerlerin toplandığı yerlerde “Meşrutiyeti” anlatarak Meşrutiyete sahip çıkmalarını tavsiye ediyor ve meşrutiyet karşıtlarının tahriklerine kapılmaması gerektiğini ders veriyordu.


Bütün bunlarla beraber 13 Nisan 1909 (Rumi: 31 Mart 1325) tarihine gelindiği zaman meşhur “31 Mart Vakası” olarak bilinen meşrutiyete karşı ayaklanma başladı. Bu karışıklığın Bediüzzaman olayın 3. günüde “Askerlere Hitaben” bir makale yayınladı, (Hutbe-i Şamiye, 110) ayrıca 4. gününde Harbiye Nezareti’ne giderek isyan eden askerlere hitaben bir konuşma yaparak isyan eden sekiz taburu isyandan vazgeçirmeye çalıştı. Kısmen de başarılı oldu. Aksi takdirde daha vahim olayların yaşanması muhtemeldi. 30 Nisan 1909 tarihinde ayrı bir makale ile askerleri uyardı. (Hutbe-i Şâmiye, 112-114)

11 gün süren isyanı Selanik’ten gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki “Harekât Ordusu” bastırdı ve “Sıkıyönetim” ilan etti.  Olaylara karışanları yakalayarak cezalandırmak üzere “Divan-ı Harb-i Örfi” (Sıkıyönetim Mahkemesi) kurdurdu. Burada yargıladığı birçok ulema ve elebaşıyı idam ettirdi. Bediüzzaman’da yargılananlar arasındaydı. “Divan-ı Harb-i Örfi” adı altında kitaplaştırdığı (18 Eylül 1909) savunması ile beraat etti ve kendisinden sonra yargılanan pek çoklarını da kurtardı.

Serbest kaldıktan sonra İstanbul’dan deniz yolu ile ayrılan Bediüzzaman İnebolu, Trabzon, Batum ve Tiflis üzerinden 1910 yılında Van’a döndü. Buradan Hakkâri, Bitlis, Diyarbakır, Muş ve Urfa’yı dolaşarak doğudaki ulema ve aşiret reislerine Meşrutiyeti ders verdi ve buradaki “Meşrutiyet Usulüne” göre yaptığı konuşmalarını da “Münazarat” isimi ise kitaplaştırdı.
 
1911 baharında Şam’a gitti. Burada “Cami-i Emevî”de meşhur “Hutbe-i Şamiye” isimli hutbesini irat etti. İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal problemlerine çözüm üreten ve çare gösteren bir konuşma yaptı. Günümüzde de aynı problemler devam ettiği için aynı çarelerin hayata geçmesi beklenmektedir. Başka çözüm de gözükmemektedir. Buradan deniz yoluyla tekrar İstanbul’a gelen Bediüzzaman Sultan Reşat’ın “Cülus Merasimine” Doğu vilayetlerini temsilen katıldı. Sultan Reşat ile beraber Rumeli ve Balkanlara yaptığı seyahate katıldı. Önce Barbaros zırhlısı ile Selanik’e oradan da Tren ile Kosova’nın en önemli şehir Üsküb’e gitti. Selanik’te ve Üsküp’te yapılan mitinglere katılarak “Hürriyete Hitap” nutkunu burada da okudu. Bu seyahatleri 5-26 Haziran 1911 tarihleri arasında olup 20 gün sürmüştür.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 1912 Balkan Savaşı çıkınca inşası durdurulan “Üsküp Üniversitesi” tahsisatının Doğuya kaydırılmasını istedi. Doğu’da bir üniversite kurulmasının daha faydalı olacağı konusunda gerek Sultan Reşadı, gerekse hükümet üyelerini ikna ederek kabul ettirdi. İstanbul’dan ayrılarak tekrar Van’a döndü ve 1913 yaz aylarında Van’da “Medresetü’z-Zehra”nın temelini attı. Ama ne var ki 1914 I. Dünya Savaşının başlaması ve Van dâhil Doğu vilayetlerinin Ruslar tarafından işgal edilmesiyle bu proje de akim kaldı. 

1. İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası Mücadelesi:
23 Temmuz 1908’de padişah Sultan II. Abdülhamit Han 1876’da yürürlüğe giren “Kanun-i Esasi” yani Anayasa’ya göre Genel Seçimlerin yapılarak Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılacağını duyurması üzerine II. Abdulhamid’e karşı gizli faaliyet içinde olan “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti”  partileşme sürecine başladı.

Büyük bir heyecanla genel seçimler yapıldı. 17 Aralık 1908’de Meclis-i Mebusan toplandı. Kâmil Paşa hükümeti kuruldu. Ancak Mesliste çoğunluğu oluşturan İttihat ve Terakki Cemiyeti yanlısı mebuslar 13 Şubat 1909 tarihinde Kâmil Paşa hükümetini istifaya zorlayarak Hüseyin Hilmi Paşa başbakanlığında ilk Osmanlı parlamenter tabanlı hükümetinin kurulmasını sağladılar.

31 Mart (13 Nisan 1909) olayından sonra İttihat ve Terakki taraftarı olan “Harekât Ordusu”nun İstanbul’a girerek duruma el koyması ve sıkıyönetim ilan etmesinden sonra İttihat ve Terakki daha da güçlendi. 8 Ağustos 1909’da Kânun-u Esâsi Tadil Komisyonu bir dizi kanun değişikliği yaptı. Basından sansür kaldırıldı. Sadrazamın yetkileri artırıldı. Meclise güvensizlik oyu ile hükümeti düşürme yetkisi verildi. Posta evrakının mahkeme kararı olmadan denetlenemeyeceği kabul edildi. Yine 1909 yılında 310 sayılı bir kanun ile “Cemiyet Kurma” yasal hale getirildiği gibi cemiyetlerin partileşmesi ve partilerin/fırkaların siyasi hayatın meşru unsurları olması resmiyet kazandı. Bu nedenle II. Meşrutiyet politik cemiyetlerin partileşmesini sağlayan önemli bir başlangıç olmuştur. II. Meşrutiyete Partiler Demokrasisinin başlangıcı demek daha doğru olacaktır.

İllegal yapılanması 1889 yılında başlayan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” nihayet partileşerek 1913 yılında “İttihat Terakki Fırkası” haline geldi. 1895 – 1897 yılları arasında gizli muhalefet rolü üstlenen İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetleri, basın yoluyla kamuoyu oluşturma çalışmaları ve başarısız iki darbe girişiminde bulunmuştur. Bu çalışmaları Abdülhamit’i tahttan indirememiştir ama aleyhine büyük bir havanın oluşmasına da sebep olmuştur. Abdülhamit bu durumdan ancak II. Meşrutiyet’i ilan etmek ve parlamentoyu yeniden açmakla kurtulabilmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyetine mensup olanlar partileşmeden önce ideolojik bir cemiyet olarak faaliyet göstermiştir. Cemiyet olarak iki genel seçime (17 Aralık 1908 ve 1912) ve bir de yerel seçime (1911) katılmışlardır. 1913 yılında politik bir parti olma kararı alarak “İttihat ve Terakki Fırkası” şeklinde resmen politik bir parti olmuştur.

Genel Seçimleri partiler demokrasisine göre değil, aday olan mebusların aldığı oylara göre seçilmesi ve parlamentoya girmesi esasına dayanıyordu. Seçilen milletvekili “Kanun-i Esasi”ye göre bölgeden seçilmekle beraber bölgenin değil, ülkenin mebusu sayılıyordu. Padişah Sadrazamını seçiyor o da hükümetini kurarak parlamentodan güvenoyu alarak çalışmalarına başlıyordu. Seçilen mebuslar/milletvekilleri halkı temsil etmekle beraber çeşitli cemiyet ve illegal örgütlerin üyesi ve sempatizanı da olabiliyorlardı ki bunların çoğu İttihat ve Terakki Cemiyeti sempatizanıydı. Bu nedenle 13 Şubat 1909’da Kâmil Paşa Hükümetini istifaya zorlayarak Hüseyin Hilmi Paşa hükümetini kurdurmuşlar ve etrafında toplanmışlardır.

İttihatçıların bu faaliyetleri Ahrar yani hürriyetçileri harekete geçirerek 21 Kasım 1911 tarihinde “Hürriyet ve İtilaf Fırkası” etrafında toplanmalarına ve Partiler Demokrasisine geçmeye zorlamıştır. Böylece baskıcı politikalara karşı örgütlü Osmanlının ilk siyasi partisi olma özelliğini göstermiş ve ilk meşru muhalefet hareketini de başlatmıştır.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın dayandığı ilkeler İttihat ve Terakki Fırkasının Türkçülüğü’nün aksine Osmanlıcılık, adem-i merkeziyetçilik ve teşebbüs-ü şahsi/bireycilik prensipleriydi. Bununla beraber çoğulcu bir toplum yapısını amaçlıyordu.
 
İttihat ve Terakki Fırkası ise “Hürriyet, adalet ve müsavat” temel prensiplerini öne çıkarıyor olsa da Türkçülüğü daha öne çıkarıyordu. Nizamnamesine bakıldığı zaman cemiyetin disiplinli, merkeziyetçi ve ihtilalci bir yapısı ortaya çıkmaktaydı. (Ali Yaşar Sarıbay, Demokrasi ve Siyasi Partiler, İstanbul-2001, s. 36-39)


 
< Önceki   Sonraki >
BEDIüZZAMAN
OSMANLı
HüRRIYET
MEşRUTIYET
KANUN-I ESASI
HüRRIYET VE İTILAF FıRKASı