|
M. Ali KAYA
İslam dünya ve ahiret saadetine kâfi ve kâfildir. Bu sebeple peygamberimiz (sav) insanların her tabakasına ve her sınıfına örnek olmuştur. Bir ami mü’min de bir idareci de peygamberimizi kendisine örnek alabilir. Sahabeler de peygamberimizi örnek alarak hilafet dönemlerinde insanları adilâne idare etmişler ve medenî milletlere örnek olmuşlardır. İslam inanç ve hukukunda “İmamet ve Hilafet” başlığı altında idarecilik konuları işlenmiştir. Ancak bu imametin, idareciliğin, siyasetin vazgeçilmez ve çok önemli olmasından kaynaklanmaz. Ama ne var ki, Şia siyaseti ve idareciliği dinin temeli ve esası kabul ederek “İslam inancına” sokmuş olmasından “Ehl-i Sünnet” siyasetin ve idareciliğin inançla ilgili olmadığını ve çok da önemli olmadığını izah etmek ve mahiyetini ortaya koymak için üzerinde durmasından kaynaklanır. Şianın siyasi bir amacı vardır; ama ehl-i sünnetin dünyevî ve siyasi bir amacı yoktur. Ehl-i Sünnete göre “dinin amacı uhrevî saadettir.” Dünya saltanatı ve hilafetinin pek önemi yoktur. Bununla beraber dinin siyasete bakan ahkâmını ortaya koyarak izah etmek elbette gereklidir.
İnsan sosyal bir varlıktır ve toplum içinde ihtiyaçlarını karşılayabilir. İnsanın kendini koruması ve hukukunu muhafazası için de idareciye ihtiyaç duyar. Dolayısıyla idarecilik dini bir yükümlülük değil, sosyal bir ihtiyaçtır. Siyaset felsefesi ile meşgul olan ve toplumun ihtiyaçlarına göre yorumlar getiren Gazalî siyaseti insan fıtratının ve toplumsal bir varlık olmasından kaynaklandığını belirtir.
Bediüzzaman da “Bir adamın kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise o tek başıyla küçük bir millettir. Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenidir. Ebnây-ı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şehsiyesi devam edebilir.” (Hutbe-i Şamiye, 1993, s. 64) ifadeleri ile insanın sosyal bir varlık olduğu ve ihtiyaçlarını gidermek için toplumda yaşamaya mecbur olduğunu belirtmektedir.
İnsanın toplum içinde yaşama mecburiyeti siyaseti gerekli kılar. Çünkü birliktelik bencil ve cahil insanların aralarında sürtüşmelerin olması demektir. Hak ve hukuk zayi olur. Bu durumda hakların alınması ve haksızların cezalandırılması, zayıfların korunması yöneticiliği ve iktidarı gerektirir ki zayıflar onlara müracaat ederek haklarını koruyabilsinler. Bu siyasetin hukukî yönüdür.
Siyasetin bir de dini yönü vardır. Bu da bireylerin dini yükümlülüklerini yerine getirmek için güven içinde olması ve rahat bir ortamın hazırlanmasıdır. Siyasetin bir görevi de budur. Siyasetin dine ve dünya hayatına olan bu hizmetinden dolayı İslam bilginleri adaletle yürütülen bir siyasetin değerli bir ibadet olduğu konusunda ittifak halindedirler. (Gazali, İhya, 1:12; 3:195-196)
**
Siyasetle ilgilenen ve idareciliğe özenen insanlarda olması gereken özellikleri de İslam bilginleri şöyle sıralamışlardır:
Birincisi: Liyakat ve ehliyet sahibi olmalıdır. Peygamberimizin (sav) “İşler ehlinde verilmediği zaman kıyameti bekleyiniz” (Buhari, İlim, 13; İmâre, 170) hadisi her sahada ehliyeti gerektirdiği gibi, idarecilikte daha da önemli olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan İslam bilginleri idarecinin liyakat ve ehliyet şartlarını uzun uzadıya saymışlardır. Bu şartların başında beden sağlığı, akıl ve zekâ, öğrenme sevgisi, doğruluk, cömertlik, gönül zenginliği, adalet sevgisi, azim ve kararlılık gibi vasıflar gelmektedir. (Farabi, Medinetü’l-Fâzıla, s. 88-90) Gazali ve Mâverdî de bu vasıfların bir idarecide bulunması gerektiğinin altını çizerler.
İdarecilik siyaset gerektirir. Çünkü idarecinin işi insanlarladır. İnsanları bir arada tutmak, aralarındaki ihtilafları gidermek ve onları bir amaca ve hedefe yönlendirmek siyaset gerektirir ve siyasetin amacı da budur. İnsanları idare etmek ve onların işlerini yapmayı üzerine almak büyük sorumluluk gerektirir. Nitekim peygamberimiz (sav) “On kişi üzerinde dahi olsa, yöneticilik yapmış olan birisi kıyamet günü Allah’ın huzuruna elleri bağlı olarak getirilir. Adaletle hükmetmiş ve iş görmüş ise kurtulur; haksızlık etmiş ise mahvolur” (Dârimî, Siyer, 72; Müsned, 2:431; 5:267)
İkincisi: Adalet ve dürüstlük ilkesine sahip olmalıdır. Siyasi hayatta adalet ve dürüstlük her şeyden daha önemlidir. Bir idareciden beklenen adalet ve dürüstlüktür. Şahsi kemalatı ve takvası da adalet ve dürüstlüğe bağlıdır. Adil olmayan bir idarecinin şahsi kemalatı ve gece ibadeti onu kurtarmaz. Bilakis dinini dünyaya ve siyasete alet etmiş olur. İdarecinin takvası adalet ve dürüstlüktür.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde Hz. Davud’a (as) hitaben şöyle buyurur: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık ve idareci yaptık. İmdi insanlar arasında hakk ile hükmet, hevaya tabi olma ki seni Allah yolundan sapıtmasın. Allah’ın yolu olan hak ve adaletten ayrılan ve Allah yolundan sapan ve zulme düşenlere pek şiddetli bir azap vardır” (Sad, 38:26) buyurur.
Üçüncüsü: İdareci toplumda sevgi ve kardeşlik duygularının yeşermesine gayret etmelidir. Farabi, “Toplum sevgiyle kaynaşır, adaletle yaşar” demiştir. Bunun yolu da idarecinin toplumun her kesimine eşit mesafede yakınlaşması ve halkı arasında ayrım yapmaması, yapana da müsaade etmemesiyle mümkümdür. Eşitsizlikten zulüm doğar. Maverdi’nin ifadesi ile “Bir ülkeyi zulüm kadar tahrip eden hiçbir şey yoktur” der. (Edebü’d-Din ve’d-Dünya, 141)
Dördüncüsü: İdareci hakkaniyet ilkesine göre hareket etmelidir. Eşitlik ve adalet herkese aynı payı vermek değildir. Hak sahibine hakkını vermek anlamındadır. Farabi, siyasette adaletin tanımını yaparken ülkenin imkânlarından her vatandaşın eşit pay almasını değil, ehliyet ve liyakat ölçüsünde hakkını almasının ancak adaletle ifade edilebileceğini izah eder. Bir insana emeğinin karşılığını vermemek ve hak ettiğinden fazlasını vermenin zulüm olduğunun belirtir.
Haklar bireyseldir. Devletin ve idarecinin görevi ferdin hakkını korumak, savunmak ve bireyin haksızlığa uğramasını önlemektir. Devlet hiçbir vatandaşın iradesi dışında hakkını alma ve bir başkasına verme hakkına sahip değildir. Fârabî, bireye karşı yapılan bir haksızlığın topluma karşı işlenmiş bir suç olduğunu savunur. Bu bireysel hakların toplumsal bir boyutunun olduğunun da ifadesidir. Bu sebepledir ki hukukta birey hakkından vazgeçmiş de olsa suçlu hakkında “kamu davası” açılır. Hukukun üstünlüğünün hâkim olduğu ülkelerde bu hususa önem verilir.
**
Yönetenlerin de yönettiği halkından beklentileri ve halkın/yönetilnelerin de yöneticilere karşı yükümlülükleri vardır. Haklar karşılıklıdır. Karşılığı olmayan hak ancak mal sahibinin hakkıdır ki bir tarafta insan, diğer tarafta eşya vardır. Ama iki tarafta da insanın bulunduğu bir durumda haklar karşılıklıdır. Hakkın tek taraflı olduğu yerde zulüm vardır.
Yönetilenlerin yönetenlere karşı hak ve sorumluluklarını ise birkaç maddede sıralayabiliriz:
Birincisi: Yöneticilere saygı ve itaattir.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah’a, peygambere ve içinizden seçtiğiniz yöneticilerinize itaat ediniz.” (Nisa, 4:59) buyurur. Peygamberimiz (sav) “İşinizi yürütmeyi üzerine alan idarecilerinize itaat edin ve Rabbinizin cennetine girin” (Tirmizi, Cuma, 81) buyurarak bu emri pekiştirmiştir. Ehl-i hak olan ehl-i Sünnet imamlarına göre devlet başkanı fasık ve günahkâr da olsa onlara itaat etmek vaciptir. Gazalî “Zalim de olsalar devlet adamlarına hakaret etmek ve isyan etmek doğru değildir. Ehliyetsiz de olsa hükümdarın varlığı anarşiden ve keşmekeşden hayırlıdır” der. Sahabelerden siyaset dâhisi sayılan diplomatlık konusunda uzman olan Amr b. Âs (ra) aynı şeyleri ifade etmiştir. (İhya, 4:85)
Yöneticilerin halkın saygısını ve sevgisini kazanması için dine, yani adalete ve halka hizmete önem vermesi gerekir. Siyaset bilimci olarak tanınan İmam Maverdî “etkili ve güçlü bir siyasi otoritenin çok farklı arzu ve ihtiras peşinde koşan, menfat kavgası içinde olan insanları kontrol altında tutan, uzlaştırıp kaynaştıran mükemmel bir hukuk düzeni kurabilen ve haksızlıkları önleyebilmesi ile saygınlık kazanacağını ifade eder.
Toplumu huzur ve güven içinde yaşatmak için din tek başına yeterli değildir; dinin yanında güçlü bir ototiteye de ihtiyaç vardır. Sadece otorite de bir devletin saygınlık kazanması için kâfi değildir. Devlet halkının inançlarına ve örfüne gereken saygıyı göstermez ve korunmasına ve yaşanmasına önem vermezse o zaman “zorba devlet” haline gelir. Bunun için haklar karşılıklı olduğu gibi, saygı ve sevgi de karşılıklıdır. (Maverdî, 136) devletin adil olabilmesi ve dine saygılı olması için de halkının adaleti sevmesi ve dindar olması gerekir. Dindar olan ve adaleti seven halktır ki idarecilerinin yanlış yapmalarına göz yummaz. Adalete yardımcı olur. Nitekim peygamberimiz (sav) “Cihadın en üstün olanı, zalim hükümdar karşısında hakkı söylemektir.” (İbn-i Mâce, Fiten, 21; Müsned, 5:251- 256) ve “Yaradana isyanı emreden idareciye itaat yoktur” (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 39) buyurmuşlardır. Burada isyan emredilmemiş ve istenmemiştir; ancak itaat etmenin doğru olmadığı ve o emrin yapılmayacağı ifade edilmiştir.
İkincisi: Halkın adalete yardımcı olması gerekir.
İslam dininin bütün inananlara yüklemiş olduğu bir görev vardır. Buna “İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” görevi denilmektedir. Peygamberimiz (sav) “Nefsimin dizgini elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder kötülüğe engel olursunuz veya yakında gelmesi beklenen belalarla boğuşursunuz. O zaman dua etseniz de duanız kabul edilmez” (Tirmizi, Fiten, 9) buyurmuşlardır.
Emr-i bilmaruf görevi bir nevi “sosyal sorumluluk” demektir. Ülke içerisinde halkın asayiş ve emniyetini korumak devletin görevdir. Devlet halkın güvenliği için vardır. İnsanlara hak ve hakikati öğretmek ve onları hayır olana sevk etmek, şerli olan işlerden uzaklaştırma görevi daha ziyade ulema sınıfı dediğimiz eğitimciler ve din adamlarıdır. Eğitimciler çocukları ve gençleri, din adamları da toplumun yetişkin kesimini devamlı hayra ve iyiye sevketmeye çalışırlar. Onları dinleyen ve tavsiyelerine kulak veren toplum da “faziletli toplum” olur.
Bunların dışında “iyi olanı teşvik etme” ve “kötü olanı yasaklama ve kınama” görevi toplumun tamamına ait bir sorumluluktur. Bu sebeple herkes üzerine düşeni yapmalı ve idarecilere yardımcı olmalıdır. Bunu bireysel olarak yapmak mümkün olduğu gibi, sivil toplum kuruluşları ile de örgütsel olarak yapmak mümkündür. Bunun için devlet sivil toplum kuruluşlarına gereken önemi vermelidir. Bu devletin işini ve işleyişini daha da kolaylaştırı ve etkisini de daha çok güçlendirir.
Etiketler: Devlet İslamda Devlet Halk Halk ve Devlet Siyaset Liyakat Ehliyet İdarecilik Adalet Dürüstlük |