Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Meşrutiyet Dönemi Fikir Akımları PDF Yazdır E-posta
Pazar, 17 Ocak 2010
Yazı Index
Meşrutiyet Dönemi Fikir Akımları
Sayfa 2


M. Ali KAYA
Giriş:
Bediüzzaman Said Nursi “Meşrutiyet” yönetimini fevkalade alkışlar. Meşrutiyet döneminde meydana gelen yanlışlara ve karışıklıklara “Ehven-i Şer” olarak bakar ve bu yanlışların meşrutiyetten değil, uygulayıcıların yanlışlarından kaynaklandığını ifade eder
. “Meşrutiyeti pek çok izam ediyorsunuz, büyütüyorsunuz” diyenlere de şöyle cevap verir: “Meşrutiyet hükümete düştüğü vakit, fikr-i hürriyet meşrutiyeti her vecihle uyandırır. Her nevide, her taifede onun sanatına âit bir nevi meşrutiyeti tevlit eder. Hattâ medâriste, ulemâda, talebede bir nevi meşrutiyeti intâç eder. Evet, her tâifeye ona mahsus bir meşrutiyet, bir teceddüt ilham olunuyor” (Münâzarat, 1996, s. 31) şeklinde cevap verir. Hürriyet ve meşrutiyet ortamında pek çok fikir akımlarının çıkması elbette kaçınılmazdır. Bu gerek bireyin gerekse toplumun gelişmesi ve ilerlemesi, istidat ve kabiliyetlerinin gelişmesini netice verir. Yaratılışın bir amacı ve insanın teklif ile mükellef tutulmasının bir hikmeti de insanın istidat ve kabiliyetlerinin gelişimidir ki bunu sağlayacak ortam Meşrutiyet’le oluşmaktadır. 

Meşrutiyet ve Hürriyetin Meyveleri:
Meşrutiyetten (1876) sonra Osmanlı’nın pay-i tahtı olan İstanbul’da pek çok fikir akımları oluştu. Bu akımlar önce cemiyetlere sonra da fırkalara ve partilere dönüşerek sosyal ve siyasal hayatta yerlerini aldılar. Bunların çoğu meşrutiyet ve hürriyeti desteklemekle beraber meşrutiyetin sağladığı hürriyet ortamından yararlanarak ideolojik ve radikal fikirlerini fırka çatısı altında topluma anlatmak isteyen de vardı. Siyasi fırkaların ve cemiyetlerin fikir tabanını oluşturan akımlar Osmanlıcılık, Batıcılık, Türkçülük ve İslamcılık olmak üzere dört temel kategoride ele alıp değerlendirmek mümkündür. Bu temel düşünceleri özetleyecek olursak aralarındaki farklılıkları görebilir günümüze olan yansımalarını da anlayabiliriz. Bu dört temel düşünce ve akımdan sonuçta “dört temel düşünce ve yaklaşım” bundan da “dört parti” meydana gelmiştir.


1. Osmanlıcılık: Osmanlı devleti içinde bulunan Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan din mensuplarının ve Türk, Arap, Çerkez, Arnavut, Ermeni, Yahudi, Bulgar ve Rumların asırlar boyu beraber yaşadıkları gibi bundan sonra da bölünmeden beraber yaşamalarını sağlamaya yönelik tedbirler almak gerektiğini savunanların düşünce sistemidir. Osmanlıyı ayakta tutmak ve ihya etmek isteyenler bunu iki şekilde sağlayacaklarını düşünüyorlardı. Birincisi, “Kanun-i Esasi”ye dayanan bir “Meclis-i Mebusan” etrafında birliği sağlama düşüncesidir. İkincisi ise, Meşrutiyet içinde hürriyeti sağlayarak halkı hükümete ortak etmek ve halkı idareye iştirakini temin etmektir.

Bu fikir III. Selim (1761-1808) ve II. Mahmut (1784-1839) tarafından da savunulmuş ve yapılan siyasi değişikliklerle bu düşüncenin tahakkuku için çalışılmıştır; ama ne var ki, Gayr-i Müslimlere bu düşünceyi kabul ettirmek mümkün olmamıştır. Zira azınlıklar ve gayr-i Müslimler bu projeyi “asimilasyon tuzağı” olarak yorumlamışlardır. Osmanlı içinde bilhassa batılılar tarafından kışkırtılan “Irkçı” düşünceler “Özgürlük” ve “Özerklik” gibi siyasi düşünceler bu düşüncenin kabulünü engellemiştir. Ayrıca bu düşünceyi dile getiren siyasi ve idari erkânın da “Ortak dil” kullanamamalarının da büyük payı olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Resmi ve devletçi bir söylem olarak algılanan bu fikirlere tepki salt azınlıklardan ve gayr-i Müslimlerden değil, batı ile sıkı şekilde ilişki kuran ve eğitim için batıya giden Osmanlı aydınları da kimi “Türkçülük” adına, kimileri de “Hürriyet ve meşrutiyet” adına karşı çıkmışlardır.  

2. Batıcılık: Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Süleyman Nazif gibi önde gelen basının önde gelen fikir adamlarının savunduğu bir düşünce akımıdır. Görüş ve düşüncelerini “Mehtap” ve “İçtihat” gibi basın organları ile yaymaya çalışmışlardır. Batıcılık düşüncesine göre Osmanlı’nın gelişmesi ve ilerleyebilmesi için tek çıkar yol batılılaşmaktır. Celal Nuri batıdan sadece tekniği almanın yeterli olmayacağı, bilhassa teceddüt fikrinin de alınması gerektiğini savunuyorlardı. Alel-amya, körü körüne batı taklitçiliği değil istenen tecdit ve teceddüt düşüncesiydi. Bunun tek bir yolu vardı o da eğitimdi.

Batıcılar da kendi aralarında Celal Nuri gibi “Ilımlı/kısmî batıcılar ile Abdullah Cevdet gibi aşırı batıcılar olarak ikiye ayrılıyorlardı. Kısmî batıcılar “Batının teknik ve teknolojik yeniliklerini almakla beraber kendi kültürümüzü muhafaza etmemiz gerektiğini savunurlarken Abdullah Cevdet gibi aşırılar ise “Medeni Hukuk” “Lâik/Lâdîni Mahkemeler” ve “Latin Alfabesine geçiş” gibi radikal düşünceleri dile getiriyor ve kaderci anlayışı yıkmak için de Tekke ve Medreselerin kapanması gerektiğini savunuyorlardı. Bunların çoğu everensel değer olarak Müslümanlığı kabul etmekle beraber ekonomik alanda “Liberalizmi” savunuyor ve Milli Sanayi’nin kurulması gerektiğine inanıyorlardı. Batıcılar bununla Osmanlı’nın birliğinin sağlanacağına inanıyorlardı bu nedenle ırkçılığa ve Türkçülüğe karşı çıkıyorlardı. İçlerinde Abdullah Cevdet gibi ateistler bulunmakla beraber dine karşı çıkmıyor, bilakis İslamiyet’i toplumu bir arada tutan manevi bağ olarak savunuyorlardı.

Cumhuriyetçi kimliği ile de tanınan Celal Nuri daha sonra “Türkiye Cumhuriyeti” kuruluşunda TBMM’de mebusluk yapmış ve 1924 Anayasa’sının röportörlüğü görevini de üstlenmiştir. Batının değerleri olan “Hürriyet, Müsavat ve Adalet” gibi kavramları savunan birçok aydın “İttihat ve Terakki Fırkası” içinde yer almış ve pek çoğu da “İslamcı-Batıcı” olarak “Doğunun ahlak ve maneviyatını, Batının teknik ve teknolojisini” bir araya getirmek gerektiğini savunarak “sentezci” bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bunlar batıya daha çok “rasyonel” bir yaklaşmışlardır ki Yeni Osmanlıların/Jön Türklerin büyük bir çoğunluğu bu kısımdandır. Bunların öne çıkan isimlerden birisi de Sadrazam Said Halim Paşa’dır.

Bediüüzaman’ın bu düşünceye ve Batıya yaklaşımı ise “Ecnebilerde terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) maal-memnniye alacağız. Ama medeniyetin zünub ve mesâvisini almayacağız… Zünûb ve mesavi-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeraitle yasak edeceğiz. Tâ ki medeniyetimizin gençliği ve şebabeti, zülâl-i aynü’l hayat-ı Şeriatle muhafaza olsun. Kesb-i Medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehâsin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekâsı olan âdat-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ımilliyemiz İslamiyette neşv-ü nemâ bulduğu için, iki cihette sarılmak zaruridir” (Divan-ı Harb-i Örfî, 1993, s. 79-80) ifadelerinde açıkça görülmektedir. 

3. Türkçülük: Osmanlıcılık ve İslamcılık (Pan İslamizm) akımına alternatif olarak ortaya çıkan “Türkçülük” (Pan Türkizm) “Turancılık” olarak da bilinen bir siyasi akımdır. Türkçülüğü esas alarak yeryüzünde bulunan bütün Türkleri bir bayrak altına toplamayı hedef olarak belirlemişlerdir. İlk Türkçü bir Leh asilzadesi olan Mahmut Celalettin Paşa’dır. (Kont Kostanty Polkozic Borzecki) Ahmet Vefik Paşa (Yahudi mühtedinin torunudur) Şemsettin Sami (Arnavut) Ömer Seyfettin (Çerkes) ve Ziya Gökalp (Kürt) gibi önde gelenlerin hiçbiri de Türk neslinden gelmemesi de dikkat çekicidir. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Mehmet Emin Resulzade Rusya’da yetişmişlerdir.

Türkçüler 1889-1908 yıllarında azınlık oldukları için fikirlerini açıkça ortaya çıkarmak yerine Jön Türkleri destekler gözüküyorlardı. 1908-1913 arası milliyetçilik anlayışı değişti ve Türklerin hâkim olduğu merkeziyetçi bir Osmanlı oluşturmak istiyorlardı. İttihat ve Terakki iktidarında uygulanan Türkçü politikalar Balkanlar’da Arnavutlukta ve Arapların yaşadığı yerlerde uygulamaya kondu. Bu politika maalesef çok ters tepti; Arnavutluk ve Suriye isyanına sebep olduğu gibi Arapları da İngilizlerin safına ve yanına itti. Araplar bu yaşanan hadiseleri “Tetrik” yani zorla Türkleştirme olarak gördüler. 1913 yılında da Balkan Harbine sebebiyet verdi.
 
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu politikayı ve ırkçılık manasındaki “Türkçülük” fikrini  “Frenk illeti” olarak isimlendirir ve “Avrupa, âlem-i İslam’ı parçalamak için içimize bu Frenk illetini aşılamış” (Emirdağ Lâhikası, 386) demektedir ki tarihin şahadeti ile hakikatin ta kendisidir.

Turancılık ideali İttihat ve Terakki’nin içinde de yerleşme imkânı bulduğu için Osmanlı’nın I. Dünya Savaşına katılmasının en önemli sebebi olmuştur. Zira başta Talat Paşa olmak üzere bir kısım İttihatçılar güçlü Almanlar ile savaşa katıldığımız zaman Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’nın sınırlarımıza katılması ile sonuçlanacağı varsayımını düşünerek savaşa girme kararı almışlardır. Almanların mağlubiyeti Osmanlı’nın da mağlubiyeti sayılınca eldeki topraklar da gitti. Ayrıca Arapların İngiltere’yi desteklemelerine ve Türkler ile savaşmalarına sebep oldu.

Türkçü ve Turancı Ziya Gökalp (1875-1924) Turancıların fikir babası sayıldığı gibi Atatürk’ün de “Türkçülük” konusundaki fikir babası sayılır. Lâiklik ilkesinin kabulü, Şer’iye ve Evkaf Nezaretinin kaldırılması, İstanbul Türkçesinin resmi dil olması, Türkçe İbadet, Medreselerin kapatılması ve Tevhid-i Tedrisat gibi fikirlerin sahibi de Ziya Gökalp’tir. Bunun için M. Kemal “Bedenimin babası Ali Rıza, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir” demiştir.

Cumhuriyet döneminde de Yusuf Akçura, M. Fuat Köprülü, Şemsettin Günaltay, Hüseyinzade Ali gibi fikir adamları Atatürk’ün de talimatı ile “Türk Yurdu” “Türk Ocağı” “Türk Birliği” “Türk Derneği” gibi cemiyetlerin kurulmasına önayak olmuşlardır. Türkçülüğe siyasi bir mahiyet kazandıran ve siyasi bir program olarak ortaya koyan ise Yusuf Akçora (1879-1935) olmuştur. Yusuf Akçora “Üç Tarz-ı Siyaset” (1907) isimli makalesinde bu konudaki fikirlerini ortaya koymuş ve “Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük” kavramlarını irdelemiş ve kurtuluş reçetesi olarak “Türkçülüğü” göstermiş ve nihayet bu görüş Mustafa Kemal’in “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözü ile “Türkiye Cumhuriyeti”nin kurulmasında etkili bir rol oynamıştır. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” önermesi bu gün de Türkçülüğü esas alan siyasi akımların ve partilerin de temel görüşü olmaya devam etmektedir.   


 
< Önceki   Sonraki >
MEşRUTIYET
DEMOKRASI
LâIKLIK
İTTIHAD-ı İSLAM
FIKIR AKıMLARı
TüRKçüLüK
İSLAMCıLıK