Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Siyaset arrow Neden Demokrasi ve Demokratlar
Advertisement
Neden Demokrasi ve Demokratlar PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 28 Eylül 2011

Mustafa CAN
“Hayır ve bereket kıyamete kadar atın perçemine bağlıdır.”
(Hadis-i Şerif)

Giriş:
İki nevi idari sistem vardır. Biri hürriyet ve adaletle, ikincisi ise istibdatla yönetim şekli. Bu iki sistem arasında karışık, kısman adalete ve kısmen istibdada benzer ara sistemler vardır. Mutlak hayır olan tam hürriyet ve adalet-i mahza ile mutlak şer olan tam bir istibdad-ı mutlak arasında ehven-i şer pek çok idari sistem ve yöntemler vardır. 
Pek çok sistemler şerden hayra, istibdad-ı mutlaktan hürriyet ve adalete geçişi sağladığı için ehven-i şer ve adalet-i izafi olarak nitelendirilirler. Sosyal ve siyasi hayatta hürriyet ve istibdat,  adalet ve zulüm mücadelesi Hz. Âdem (as) zamanından başlamış kıyamete kadar insanlık tarihinde var olmaya devam edecektir. Bilhassa “helaket ve felaket asrı” ve “âhirzaman” olan asrımızda yönetimden kaynaklanan pek çok istibdat çeşitleri vardır.

Hangi konuda olursa olsun “Kanun-u Fıtrata” uygun hareket etme mecburiyeti vardır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kânun-u fıtrata muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz; bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer” (Lem’alar, 174)

Bediüzzaman “İnsan fıtratını” ve fıtrat dini olan İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Hadisi, uygulamada peygamberimizin (sav) sahabelerini, “Hulefa-i Raşidin”i ve “Asr-ı Saadeti” esas aldığı için yönetim konusunda en sağlam yolu bize göstermiştir. Bu nedenle Bediüzzaman’ın bize gösterdiği yol “sırat-ı müstakim” üzere istikametli yoldur. Bu bakımdan “Vatan, Kur’an ve İslamiyet” namına hiçbir tesir altında kalmayarak, şahsi görüş ve düşüncelerini karıştırmayarak ortaya koyduğu ölçüler elbette bu asır insanına yol göstermekte, önümüzü ve istikbali aydınlatmaktadır. Bu konuda Bediüzzaman’dan başka yol gösterici, “Hürriyet, İstibdat, Demokrasi, Meşrutiyet, Siyaset, Muhalefet ve Siyasi Partiler” konusunda başka Kur’anî yol gösterici de maalesef yoktur.

1. Devletin Doğası:
Toplum halinde yaşayan insanların bir idareciye ihtiyacı vardır. İdareci insanlar arasındaki ihtilaflara çözüm bulan, aralarında adalet ve hakkaniyetle hükmeden, maiyetindeki insanları koruyan be kollayan güçtür. İşte devletin doğası budur. Bu ihtiyaçtan devlet doğmuştur. İnsanları adalet içinde yaşatmak ancak hak ve hürriyetlerini korumakla mümkündür. Hak ve hürriyetleri koruyan en iyi sistem ise çoğunluğun rızasına dayanan bir yönetim şeklidir ki buna “çoğunluk rejimi” anlamında “cumhuriyet” denilmiştir. Bediüzzaman “Hürriyetin en geniş şekli cumhuriyettir” diyerek bunu ifade etmiştir.

“Dindar bir cumhuriyetçi” olduğunu her zeminde haykıran Bediüzzaman bu görüşünü ifade ederken, sloganvari, içi boş bir cumhuriyet fikrini dile getirmemektedir. “Hulefa-i Raşidin’in her biri hem halife hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (ra) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette Reis-i Cumhur hükmündeydi. Fakat manasız isim ve resim değil, mânay-ı dindar cumhuriyetin reisleri idiler” (Tarihçe-i hayat, 39) buyurarak Asr-ı saadette gerçek bir cumhuriyet idaresi olduğunu vurgulamaktadır.

Mahkemede cumhuriyet hakkındaki fikri sorulduğu zaman “Dindar bir cumhuriyetçi olduğunu” açıkça söylemiştir. Bediüzzaman’a göre cumhuriyet “hâkimiyet-i millet” ve “hak, adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten” ibarettir. (Divan-ı Harb-i Örfi, 49) Bediüzzaman “Din dil bir ise millet birdir” demekte ve “Mademki meşrutiyette hâkimiyet millettedir; mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslamiyet’tir” (Hutbe-i Şamiye, 83) buyurarak millet kavramının sadece belli bir ırka mahsus olmayıp aynı dili konuşan ve aynı dine inananların meydana getirdiği toplum olarak nitelemiştir.

2. İstibdat ve Hürriyet:
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Kavmin efendisi ona hizmet edendir” hadisini izah ederken “Şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin” dedikten sonra “Şeriatın meslek-i hakikisi hakikat-ı meşrutiyet-i meşruadır” (Divan-ı Harb-i Örfî, 13-14) demektedir. Yani dinin dünyaya, soysala hayata ve toplumun idaresine bakan yönü “insan hak ve hürriyetlerini kemaliyle sağlayan demokrasidir. Böylece Bediüzzaman gerçek manada içi “adalet, hürriyet, kanun hâkimiyeti” ile doldurulmuş bir demokrasinin islamın idari sistemi olduğunu ve bunun en güzel uygulamasının da asr-ı saadette, Hulefa-i Raşidin döneminde uygulandığını belirtmekte ve “Demek meşrutiyeti (demokrasiyi) delâil-i şer’iye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi hilaf-ı şeriat (şeriata aykırı) telakki etmedim ve şeriatı rüşvet vermedim” (Divan-ı Harb-i Örfi, 13-14) demektedir.

Bediüzzaman meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasiyi birbirinden ayrı görmemekte, isimleri ayrı olsa da uygulamada “Adalet, meşveret, ve kanunda cem-i kuvvet” (Divan-ı Harb-i Örfi, 49, 53; Hutbe-i Şamiye, 79) yani keyfi şahısların yönetimi değil, kanun hakimiyeti olarak kabul etmekte ve böyle olmasını istemektedir. “Esmanın tebeddülü ile hakaiı tebeddül etmez” demektedir.

“İstibdadın zulüm ve tahakküm, meşrutiyetin ise adalet ve şeriat olduğunu” belirten Bediüzzaman “Padişah peygambere itaat etse ve yolundan gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa peygambere tabi olmayıp zulmedenler padişah da olsalar haydutturlar” (Divan-i Harb-i Örfî, 14) demektedir.

Bediüzzaman 13 Nisan 1909 (31 Mart) tarihinde Meşrutiyete karşı olduğu iddiası ile sevk edildiği “Divan-ı Harb-i Örfî” mahkemesinde, mahkeme reisi Hurşit Paşa’ya yaptığı müdafaasında nefis müdafaası değil, meşrutiyet ve hürriyetin müdafaasını yapmış ve bütün bu fikirlerini “Ben bir zemin arıyordum ki fikrimi müdafaa edeyim. Bu mahkeme iyi bir zemin oldu” diye meşrutiyetin müdafaasını yapmış ve beraat etmiştir. Meşrutiyet/demokrasinin halka ve topluma kabul ettirmek için yaptığı çalışmaları anlatmıştır.

Bediüzzaman 1908-1910 yıllarında yaptığı bütün konuşmalarda, hitabelerde, Doğu Anadolu’ya yaptığı gezilerde ve nihayet Şam’da okuduğu Hutbe-i Şamiye’sinde hep hürriyet ve demokrasi dersi vermiştir. “Meşrutiyeti meşruiyet unvanı ile telakki ve kabul ediniz. Ta yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat pis eliyle o mübareği ağrazına siper siper etmekle lekedar etmesin” (Divan-ı Harb-i Örfi, 15) demiştir.  Ne var ki Bediüzzaman’ın bu tavsiyelerine kulak verilmediği için daha sonra Hürriyet ve Cumhuriyet dehşetli müstebitler tarafından istibdada ve baskıya alet edilmiş ve cumhuriyet adı altında baskı ve zulmün en dehşetlisi yaşanmış ve dindarlar cumhuriyet düşmanı ilan edilmişlerdir. Nihayet 1950 yılında ancak çok partili demokrasiye geçilmiş ve Bediüzzaman demokrasiyi ve demokratları müdafaa etmiştir.

Hürriyetin tarifini de yapan Bediüzzaman “Hürriyeti adab-ı şeraitle takyid ediniz. Zira cahil efrat ve avam-ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur” demiş ve hürriyetin doğruyu yapmak ve yanlışı yapmamak için belli kural ve sınırlamaların olması gerektiğini belirtmiştir. Bu sınırlar da şüphesiz dinin, peygamberin koyduğu sınırlar olduğunu ifade etmiştir.

Meşrutiyet/demokrasinin temel prensiplerinin sarahaten ve zımnen dört mezhepten çıkarmanın mümkün olduğunu (Divan-ı Harb-i Örfi, 16) dava eden Bediüzzaman “hürriyetin de adab-ı şeriatle müteeddibe ve mütezeyyine olmak lazımdır” diyerek “sefahet ve rezaletin” hürriyet olmadığını” (Münazarat, 15) belirtmiştir.

Bediüzzaman hürriyeti, “Allah’ın rahman isminin bir tecellisi, imanın gereği” (Münazarat, 19) olarak kabul eder. “Rabıta-i iman ile sultan-ı kâinata hizmetkar olan bir adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet-i imaniyesi bırakmadığı gibi, başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeye dahi o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz” buyurarak imanın nasıl hürriyetin gereği olduğunu izah etmiştir.

Fıtraten hürriyetçi ve merutiyetperver, yani hür ve demokrat olan Bediüzzaman asırlarca padişahlıkla idare edilmiş olan müslümanları “Asr-ı Saadetin” seçim ve hilafetle idaresinin şeriatın gereği olduğunu ifade etmektedir. (Münazarat, 19) Bediüzzaman bu nedenle daima “Ahrarlar” adını verdiği “Hürriyetçilerle” beraber olmuş ve onları desteklemiştir.

Ahrarların amaç ve hedeflerini de “İslamiyet’in meşrutiyetperver ve hamiyetli fedaileri cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip, ehl-i hükümeti adalet namazında kıbleye irşat ve tam mukaddes şeriatı meşrutiyet kuvveti ile i’lâ ve meşrutiyeti şeriat kuvveti ile ibkâ etmek” (Münazarat, 35) olduğunu belirtir.

3. Neden Demokratlar?
Osmanlı’da “Meşrutiyeti” ilanı için mücadele edenleri takdir eder ve Bediüzzaman onlar için “İslamiyet’in meşrutiyetperver ve hamiyetli fedaileri” adını verir. İttihat ve Terakki Fırkasının istibdada yönelmesi ve “Ahrarları” ezmesi üzerine İttihat ve Terakkiye muhalefet eden Bediüzzaman’a “Sen eskiden İttihat ve Terakkiye destek olurdun şimdi neden tenkit ediyorsun?” diyenlere Bediüzzaman “Ben ayrılmadım, onlar ayrıldılar” şeklinde cevap vermiştir. Zira Bediüzzaman isim ve resimden, şahıs ve şahsiyetten ziyade esasa ve öze, ilke ve prensiplere göre destek vermekte ve desteğini çekmektedir.

Bediüzzaman’ın “Hürriyete ve Meşrutiyete” din adına sahip çıkılması konusundaki bütün gayretlere rağmen gerek Osmanlı’nın gerekse İslam dünyasının soğuk davranmıştır. Bunun sonucu Hürriyet adına katı bir istibdatla herkesi sindirerek 1915 yılından itibaren 1923 yılına kadar İttihat ve Terakki Fırkası ve işgal altından İstanbul’da İngilizler yedi sene büyük bir baskı uygulamışlardır. Daha sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde İttihat ve Terakki’nin bozuk kısmı olan CHP hükümeti de Cumhuriyet adına yirmi yedi sene, toplam 35 sene tam bir istibdat dönemi yaşatmışlardır.

1946 yılında “Demokrasi ve Hürriyet” mücadelesi için hamiyetli ahrar ve demokratlar DP’yi kurunca Bediüzzaman şöyle demiştir: “Otuz beş seneden beri siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da bırakınız diyordum. Sebebi siyaset ihlâsı kırar. Fakat şimdi hissettim ki, bâzı münafıklar dindarları perde yapıp dini siyasete âlet, sonra da siyaseti dinsizliğe âlet etmeye çalıştığından safdil dindarların hatırı için bir iki defa siyasete baktım.” (Beyanat ve Tenvirler, 11-12)

Bediüzzaman siyaseti dinsizliğe alet eden ve dinsizlik düsturlarını kanuna bağlayan münafıkların safdil dindarları aldattıklarını ve aldatacaklarını belirterek siyasete bakmıştır. “Hürriyetin başında İttihad-ı Muhammedi ile müttefik olan Ahrar Fırkası’nın yeniden dirilerek “Şeâir-i İslam’ın birincisi olan “Ezan-ı Muhammedî’yi” ilan eden DP’yi görünce Nurcular namını alan “İttihad-ı İslam” ve “İttihad-ı Muhammedi” içinde bulunanların yanlış yapmamaları için bazı siyasi düsturları ders vermiştir. (Beyanat ve Tenvirler, 11-12)

İttihat ve Terakki Fırkası içinde buluna farmasonlar ve bozuk kısmı daha sonra CHF, Ahrar ve Demokratlar da DP olarak yeniden siyaset sahnesine çıkmışlardır. Bediüzzaman da hürriyetçi olduğu için bittabî DP’yi desteklemiştir. 
 
4. Dine, Vatana ve Millete Zararlı Cereyanlar:
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri siyasete parti taraftarlığı ve menfaat duygusu ile bakmadığı gibi taraftarlıktan ve siyasetin menfaate alet edilmesinden son derece sakındırmıştır. “Menfaat üstüne dönen siyaset canavardır” demiştir. Ayrıca “Şimdi Kur’an, İslamiyet ve vatan zararına üç cereyan var” (Emirdağ Lâhikası, 2:177) buyurarak zararlı cereyanları teşhis etmiş ve bu cereyanların vatana hâkim olmaması için takip edilecek yolu ehl-i imana göstermiştir.

“Kur’an, İslamiyet ve vatana zarar verecek cereyanların başında “komünist dinsizlik cereyanı” gelmektedir. Komünizm her ne kadar dinsizlikten kaynaklanan modası geçmiş bir rejim ve sistem olsa da komünizmi doğuran dinsizlik devam etmekte ve yeni cereyanları doğurmak için uygun zemin aramaktadır. Bu nedenle dinsizlik her zaman en tehlikeli zararlı cereyan olarak durmaktadır. Bu cereyan Bediüzzaman’a göre yüzde otuz kırk adamı bozarak dinsizliğe atmaktadır.

Bedüzzaman’ın zararlı dediği cereyanlardan ikincisi, Türklerin İslam dünyası ve Müslümanlıkla bağlarını koparmak için Türkiye dâhilinde dinsizliği neşretmek için çalışan “İfsat Komitesi” namında bir komitedir. Bu komitenin en birinci vasfı “münafık” olması, yani dine taraftar gibi görünerek dini bozmaya çalışmasıdır. Yukarıda izah edildiği gibi bu cereyan mensupları münafık oldukları için her türlü hile ve desise ile dini de kullanarak safderun ehl-i İslam’ı aldatmakta ve önce dini siyasete alet etmekte, sonra da siyaseti dinsizliğe alet ederek dinsizlik düsturlarını kanuna bağlamaktadırlar. Bediüzzaman’a göre bunlar da yüzde on yirmi adamı bozmakta ve siyasetlerine alet etmektedirler. Böylece dinsizlik ve münafıklık birlikte yüzde kırk ila altmışa yakın insanlara tesir ederek aldatıp ifsat edebilmektedir. İşte Bediüzzaman bu tehlikelere dikkat çekmekte ve siyasete bu prensipler açısından bakma ihtiyacı duymakta ve ehl-i imanı da ikaz etmektedir.

Üçüncü siyasi cereyan ise “Batıya ve Hıristiyanlara benzemeye çalışan” ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasiler heyetidir; “batı taklitçisidirler.” Ancak bu cereyan yüzde belki binde birisini ancak Kur’an ve İslâmiyet aleyhine geçirebilir. Bu nedenle diğerlerine göre fazla tehlikeli sayılmaz.

Bu cereyanlar karşısında “Nur Talebesi” ve “Kur’an tilmizi” olan Nurcular daima ilk iki cereyana karşı dâima “Kur’ân Hakikatlerini” muhafazaya çalışmaktadırlar. Vazifeleri “Kur’ân ve İman Hakikatlerini” müdafaa ve muhafaza etmektir. Bu meslek mümkün olduğu kadar siyasete karışmamayı gerektirmektedir. Ancak dinsizlerin dini siyasete alet edip, sonra da siyaseti dinsizliğe alet etmemeleri için mecburiyetle siyasete ait bazı düsturları ehl-i imana ders vermek zorunluluğu doğmuştur.

Bu iki cereyan ile siyasi olarak mücadele etmek ise DP’ye düşmektedir. Zira DP siyasi felsefesi gereği dinsizliğe karşıdır. Demokrasinin vazgeçilmezi olan “Din ve Vicdan Hürriyeti” ilkesi dinsizliği kanuna bağlamayı asla kabul etmez. Dinsizlere karışmadı gibi, dine ve dindarlara da karışmaz. DP içindeki dindarlar zaten meslek itibarıyla dinsizliğe karşıdırlar. Dinde hissesi az olan laubaliler ve garplılara tam benzeme fikrinde olanlar her ne kadar üçüncü cereyana yardımcı olsalar da onların dine verdiği zarar binde, belki de milyonda birdir. Bu nedenle Demokratlar Nurculara yardım etmekte ve dinsizlikle mücadele etmektedirler, dolayısıyla Nurcular da Demokratları iktidarda tutarak baştaki iki müthiş cereyanı durdurmada ve def etme vazifesinde demokratları yardımcı bularak bu vatana ve islamiyete büyük faidesi dokunmaktadır. Bu cihetle nurcular demokratları iktidarda tutmaya Kur’an namına kendilerini mecbur bilmektedirler. Amaçları da onlardan hayır beklemek değil, dehşetli iki cereyanı önlemek içindir. Demokratların laubali kısmı her ne kadar üçüncü cereyana yardım etseler de bu vücudun parçalanmasına bedel bir parmağı kesmek gibi cüz’î bir zararla o pek büyük zararlardan kurtulmaya sebep olmaktadır. Bu nedenle nurcular “ehven-i şer” olarak Demokratları iktidarda tutmak için ehl-i dini yardıma davet eder. (Emirdağ Lâhikası, 2:178)

5. Gerçek Hürriyet Olan Hürriyet-i Şer’iyeye Giden Yol:
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 1910 yılında Şam Emevi Camiinde okuduğu hutbede müslümanların geri kalma sebeplerini anlatırken hastalarımızdan birisinin de “Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdat” olduğunu belirtir. İslam dünyasını geri bırakan en dehşetli hastalık olan istibdat ise “Bir şahıstaki münferit istibdat kuvveti şimdi zeval bulması, cemaat ve komitenin dehşetli istibdatlarının da otuz kırk sene sonra zeval bulması ile hamiyet-islamiye feveran ederek gerçek hürriyete geçilecek ve bu hastalık böylece ortadan kalkacaktır” der. (Hutbe-i Şamiye, 24)

Şahısların, cemaat ve komitelerin istibdadı nasıl kalkacaktır? Elbette durup dururken hiçbir müstebit elindeki gücü bırakarak hürriyet ortamına zemin hazırlamaz. Hürriyet zemini ancak insanların cehaletten kurtulması, fakirliği yenmesi ve ihtilafları bir kenara bırakarak hürriyet talebinde bulunması ile mümkün olacaktır. Topluma ve halka bu zemini kim nasıl sağlayacaktır? Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de buna zemin hazırlayacak olan Demokrasi ve onu gerçekten isteyen hakiki demokratlardır.

Bediüzzaman demokratları Isparta Nur Talebeleri ve Demokratlar ile beraber zikrederek şöyle der: “Oradaki tahribatı tamire başlayan hakiki vatanperverin nur ve nurcuları takdir etmesine çok minnettarım. Onların muvaffakiyetlerine çok dua ediyorum. İnşallah o Ahrarlar istibdad-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklar.” (Emirdağ Lâhikası, 2:20) Bu ifadelerden demokratların hürriyetçi olmaları, nur ve nurcuları takdir etmeleri ve eski tahribatı tamir etmeleri gibi şartlar arayan Bediüzzaman, bu şartları taşıyanların gerçek hürriyet olan “Hürriyet-i Şer’iyeye” zemin hazırlayacaklarını ifade etmektedir.

6. Siyasi Parti Felsefelerinin Tahlili:
Tebeddül-ü esma ile hakaık tebeddül etmez” diyen Bediüzzaman partilerin isimleri ne olursa olsun taşıdığı fikir ve felsefeye göre hareket edeceklerini belirtir. Siyaset felsefecileri de “Partiler kökenlerine bağlıdırlar” diyerek bu gerçeği vurgulamışlardır. Bu nedenle bir parti hangi fikir ve felsefe üzerine binasını yapmış ise o felsefeye hizmet eder. Zaman içinde isim değiştirmek, vitrin değiştirmek ve “değiştim” demekle gerçekten değişmiş olmaz.

Bediüzzaman siyasi düşünceyi ve idari mekanizmayı “İstibdat ve Hürriyet” bağlamında değerlendirir. Bu nedenle İttihat ve Terakki Fırkasının “Hürriyet, Adalet ve Müsavaat” diye çıkmasına rağmen istibdada yönelmesini şiddetle eleştirmiş ve “İstibdat ne şekle girerse girsin, meşrutiyet libasını giysin rast gelsem sille vuracağım” demiştir.

1950’li yıllarda çok partili siyasi hayata, yani demokrasiye geçildiği zaman Bediüzzaman siyasi partileri tahlil etme ihtiyacı duymuştur. Pek çok siyasi parti kurulmuş olduğu ve “İttihad-ı İslam Partisi” adı altında bir parti de kurulmamış olmasına rağmen felsefe olarak böyle bir düşüncenin var olmasından dolayı öncelikli olarak bu parti felsefesini tahlil etmekle işe başlamıştır. Çünkü toplumda ve zihinlerde böyle bir potansiyel vardır. Önemli olan ve partilere hayatiyet kazandıran ve devamlılığını sağlayan felsefesidir.

Bediüzzaman şöyle demektedir: “Bu vatanda şimdilik dört parti vardır. Biri Halk Partisi, biri Demokrat, biri Millet Partisi diğeri ise İttihad-ı İslam Partisi’dir.” (Emirdağ Lahikası, 2:132)

6.1 İttihad-ı İslam Partisi: Yüzde altmış, yetmiş tam mütedeyyin olmak şartıyla şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete alet etmemeye, belki siyaseti dine alet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslamiye zedelenmesi ile ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete alet etmeye mecbur olacağından şimdilik o parti başa geçememek lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 2:132)

Dinsizliğe karşı mücadele siyaset ve parti yoluyla olmayacağını ifade eden Bediüzzaman siyasetin tarafgirliği netice verdiğini belirtir. Din adına yapılacak olan hizmetin siyaset ve tarafgirlikle değil, dini iltizama teşvik etmek, yani vaaz ve irşatla ve vazife-i diniyelerini hatırlatmakla dine hizmet olur. Umumun mal-i mukaddesi olan dini inhisar zihniyeti ile kendi meslektaşına ve siyasi müntesiplerine has göstermekle muhaliflerini dine aleyhtarlık meylini uyandıracağını, bunun da dine zarar vereceğini ifade eder. “Din dâhilde menfî tarzda istimal edilmez” (Sünuhat, 50-51) buyurur.

Toplumun ve yönetim kademelerinde olanların ancak yüzde altmış yetmişi tam mütedeyyin olmakla mümkün olabileceğini ifade eder. İmanın zaafa uğradığı, ibadetin terk edildiği ve İslam ahlakının bozulduğu bu zamanda kısa zaman içinde yüzde altmış yetmişi tam mütedeyyin olması mümkün görülmemektedir. Bu durumda din adına bir partinin siyasi hayata atılması uygun değildir.

Bediüzzaman’a göre “Devlet bir şahs-ı manevidir. Çocuk gibi teşekkülü ve büyümesi tedricidir. Keza, yeni teşekkül eden bir devletin bir milletin ruhuna kadar nüfûz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricidir. Zamana mütevakkıftır.” (İşaratu’l-İ’câz, 123)

Ayrıca “Bir cismin birden zerrattan tahallül ve yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından cism-i devletin birden memurîni ref ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da müteazzirdir. Binaenaleyh istidadı habis ve kâbil-i ıslah olmayan adamları zaten cism-i devlet def-i tabî ile ifraz edecektir. Amma kâbil-i ıslah olanlar zaten güneş garptan tulû etmediği için tövbenin kapısı açıktır. Onların tecrübelerinden istifade etmeli, onların yerlerini doldurmak için kırk sene lazımdır” (Divan-ı Harb-i Örfî, 67) demektedir.

6.2 Halk Partisi: Cumhuriyeti kuran ve devrimleri yapan bir parti olan “Halk Partisi” Süfyanizmin mümessilidir. Hâkimiyetini de devletin imkânlarını rüşvet vererek kurmuştur. Bediüzzaman bunu şu veciz cümlelerle ifade eder: “Benlik zamanında memuriyet hakikatte bir hizmetkârlık olduğu halde, bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçuluk ile nefse gayet zevkli bir hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara verip demokratlara galip geldiğini” ifade eder. (Emirdağ Lâhikası, 132)

6.3 Millet Partisi: Milletin milli ve manevi değerleri üzerinden siyaset yapan partilere verilen genel bir isimdir. Bediüzzaman milletçilerin dindar kısmının amacı “İttihad-ı İslamdaki esas olan ve Türklüğü de içine mezc eden milli ve manevi değerleri esas alıyorsa “Demokrat” manasında bir siyaset yapıyor demektir. Demokratlara iltihak etmeli, DP çatısı altında siyaset yapmalı, DP’ye muhalif bir parti olarak siyasi hayata atılarak DP’yi zaafa uğratmamalıdır. Dini esas alırsa “İttihad-ı İslam Partisi” manasında olduğu için siyaset sahnesine çıkmaması gerekir. Şayet ırkçılık ve tarafgirlikle siyaset yapacak olursa bu durumda dine ve millete en büyük zararı verecek, din, vatan ve İslamiyet zararında çalışan siyasi cereyanlara alet olmaktan kurtulamayacaklardır.
Bediüzzaman bu üç partiyi/fikri/felsefeyi böylece tahlil etmektedir. Dolayısıyla bu üç nevi parti/zihniyet ve felsefeye destek vermesi ve nur talebelerine de destek verdirmesi elbette mümkün değildir. Bu üç zihniyet de “demokrasi, hürriyet, adalet ve meşveret” gibi fikir ve düşünceleri dile getirseler de bu terimlerin ruhuna uygun hareket etmeyecekleri, bu kavramları kendi zihniyetlerine uyduracakları da kesindir. Bu da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur.

6.4 Demokrat Parti: Bediüzzaman 1908 yılından itibaren gerçekte “hürriyet, adalet ve meşveret” prensiplerine dayanan “Ahrarlarla” beraber hareket etmiş, aradan geçen otuz beş sene sonra da aynı prensipleri savunan Demokratları destekleyerek onlara şöyle tavsiyelerde bulunmuştur. “Ey dindar ve dine hürmetkar demokratlar! Maddi manevi câzibedar nokta-i istinat olan hakâik-ı islamiyeyi nokta-i istinat yapmaya mecburdurlar. Aksi taktirde halkçılar ırkçıları elde ederek kendilerini mağlup edeceklerini” belirtmiş ve “İslâmiyet namına telaş ettiğini belirtir.” (Emirdağ Lâhikası, 2:132)

Gerçekten de Bediüzzaman’ın 23 Mart 1960 tarihinde vefatından henüz üç ay gibi kısa bir zaman geçemeden “Halkçılar ile Irkçılar” bir araya gelerek 27 Mayıs 1960 askerî darbesini yaparak DP’yi iktidardan uzaklaştırmış ve başbakan Adnan Menderes ile Maliye ve Dışişleri Bakanını idam etmişlerdir. Daha sonra bu necip Türk milleti DP’nin devamı olan AP ve DYP’yi iktidara getirerek ülkeye pek çok hizmetler ettirmişlerdir. Buna rağmen Millet Partililer, Halkçılar ve Millet Partisi içindeki ideolojik ırkçı ve dinciler Demokrat Misyona bir türlü rahat ve huzur vermemiş, bütün olumsuzluklardan Demokrasi’yi sorumlu tutmuşlardır. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleri ile demokrasiye darbe vurmuş ve demokratları iktidardan uzaklaştırmış, 28 Şubat 1977’de ise tamamen farklı bir sistemi ülkeye dayatarak demokratları ezmişler ve müntesiplerini de dağıtmışlardır.

7. Dini Cemaatler ve Cemaatlerle İttifaklar:
Mukaddes dine hizmet amacı ile teşekkül eden cemaatlerin dünyevi ve siyasi bir amaç taşımaması esastır. Zira dinin amacı dünyevî değil, uhrevi saadettir. Din ile dünyanın saadetine çalışmak dini dünyaya alet etmek ve tabi kılmaktır ki buna en başta din karşı çıkar. Peygamberimiz (sav) “Dünyada rahat yoktur” buyurur. Ayrıca “Din ile dünyayı elde etmeye çalışanlara yazıklar olsun!” buyurarak dinin dünyevi bir amaç için kullanılamayacağını kesin bir dille reddeder. Dinde ilim dahi Allah rızası için tahsil edilir, ilimden maksat amel etmektir ve lillah için ilmi başkalarına öğreterek Allah’ı tanıtmak ve Allah korkusunu, ahiret duygusunu kalplere hâkim kılmaktır. Bir nevi ibadet olan ilim ve din hizmeti dünyevi amaçlara alet edilemezken, elbette evleviyetle dinin kendisi, iman ve ibadete ait hususlar dünyevi ve siyasi çekişme ve boğuşmalara asla alet ve tabi kılınamaz.

Din kutsal ve yüce değerler mazumesidir. Doğruluk, ahlak, adalet, iman ve ibadet gibi kutsal değerler elbette dünyanın basit ve geçici amaçlarına alet edilemez. Bu kutsal değerlere hizmet edilir ve bu değerlerin fert ve toplum hayatına hâkim kılınması hem kurumların hem devletin hem de siyasilerin amacı olmalıdır. “Din ve Vicdan Hürriyeti” ve bu hürriyetin teminatı olan “Laiklik Prensibi” bu amaçlara hizmeti teminat altına almıştır.

Bediüzzaman “İlây-ı Kelimetullahı, yani Allahın adını ve şanını yüceltmeyi amaç edinen bir cemiyet-i diniye hiçbir garaza vasıta olamaz. Vasıta olmak istese de muvaffak olamaz. Hak ve hakikatin hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda olunamaz” (Nutuk, 9) dedikten sonra “Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemiyetlerin iki şart ile umumunu takdis ve onlarla ittihat ederiz.

Birinci şart, Meşruta-i Meşruayı, hürriyet-i şer’iyeyi ve asâyişi muhafaza etmektir. Yani, meşrutiyet ve demokrasiyi ve demokrasi içinde asayişi korumaktır.

İkinci şart, muhabbet üzerine hareket etmek, başka cemiyetlere leke sürmekle kendine kıymet vermeye çalışamamaktır. Birinde hata bulsa müfti-i ümmet cemiyet-i ulemaya havale etmek, hem de cemiyetin kuvveti ile hâkim-i mütehakkim olmamaktır. Zira tahakkümât-ı siyasiyenin lezzeti ile herkes sermest oluyor, vazgeçmek istemiyor” demektedir. (Nutuk, 9-10) Bunun açıklaması da şöyledir: Dini cemaatler muhabbeti esas almalı ve muhabbet üzerine hareket etmelidirler. Birbirlerinin hata ve kusurlarını ortaya çıkararak kendisinin faziletine delil yapmamalıdır. Faziletini başkasının hatası üzerine kurmaya çalışmamalıdır. Hata ve kusurları ulemanın ıslahına havale etmelidir. İhlâs ve samimiyetle hareket etmelidirler. Zaten dini amaçlarla ve Allah’ın şanını yüceltmek için teşekkül eden cemaat ve cemiyetler ne asayişi bozarlar ve ne de başkalarının kusurlarına bakarlar. Onların amacı peygamberin sünnetini ihya etmek ve Allah rızasını kazanmaktır. Cemaatlerin ve cemiyetlerin gücünü de başkalarına tahakküm ve baskı unsuru yapmama şartı da vardır.

Ama ne var ki ehl-i dalalet ve ilhad dini cemaatleri bozmak, dünyevi ve siyasi amaçlarına alet etmek için çalıştıkları gibi, aralarına ihtilaf vermek ve ifsat etmek için pek çok siyasi amaçlı teşkilat ve cemiyet kurdurmuşlar ve bir kısmını da bölerek birbirlerine düşürmeye çalışmışlardır. Ancak yukarıda Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu ölçüler dikkate alınırsa bu mesele de kendiliğinden halledilecektir.

Son olarak Bediüzzaman “Maksadımız dini cemaatler maksatta ittifak etmelidirler. Mesâlik ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklit yolunu açar ‘Neme lâzım başkası düşünsün’ sözünü de söylettirir” (Hutbe-i Şâmiye, 88) buyurarak “İlây-ı kelimetullahı ve sünnet-i seniyyeyi ihyayı amaç edinen cemaat ve cemiyetlerin bu amaçlarının dışına çıkmamaları gerektiğini belirtmiştir.

Sonuç:
Asr-ı saadette Medine’de seçkin bir sahabe topluluğu bulunuyordu ve tüm Medine halkının amacı Allah’ın adını yüceltmek, peygamberin sünneti ile hareket etmek doğruluğu hayata hâkim kılmak, hak ve hürriyetleri korumak ve adalete yardımcı olmaktı. Bu nedenle din ve siyaset müttefikti ve hilafet bu manayı ifade ediyordu. Ancak günümüzde din ve siyaset, din ve dünya işleri birbirinden ayrılmıştır.
Din hizmeti müslümanların aslî görevi olup ahirete bakarken, siyaset milletin dünyevi saadetini temin etmeye yönelik olarak devletin ve idarecilerin görevi haline gelmiştir. Her ne kadar dinin siyasete temas eden yönü varsa da bu kısım ancak iman, ibadet ve ahlaktan ve yüzde altmış yetmiş tam mütedeyyin bir toplumdan sonradır. Böyle seçkin ve uygar bir toplum meydana gelmeden dinin siyasete ve idareye temas eden “adalet-i mahza” olan hükümlerini benimsetmek ve uygulamak gerçekten zordur. Bu nedenle “adalet-i izafiye” ve bir nevi “ehven-i şer” olan “Demokratik devlet yapısını” oluşturmak ve toplumu “cehalet, zaruret ve ihtilaftan kurtarmak” gerekmektedir.

Milletin hukukunu bilmesi, savunması ve adalete yardımcı olması da çok önemlidir. Toplumdaki insanlar adaleti istemediği ve adalete yardımcı olmadıkları zaman Hz. Ömer gibi bir idareci de gelse adil bir idari sistem kurması mümkün değildir. Hz Ömer’i adil yapan “Asr-ı Saadetin” doğruluk ve adaleti ayakta tutmaya çalışan seçkin/uygar sahabe toplumu idi.

Bu temel gerekçeden dolayı Bediüzzaman “Demokratları” “Ehven-i Şer” olarak görmüş ve “Din ve Vicdan Hürriyeti” ve “Temel Hakları” esas alan ve “Hürriyet içinde kalkınmayı ve refahı” esas alan Demokrat zihniyeti desteklemiş, talebelerine de destek olmalarını tavsiye etmiştir.

Bu temel ölçülerden hareketle Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin “Kainata değişmem” dediği birinci talebesi Zübeyir Gündüzalp “Biz ahrarız, hürriyetçiyiz. Ahrardan kim başa geçerse onu destekleriz. Mühim olan partinin tüzüğüdür. (Fikir ve felsefesidir.) başkanın da orada bir reyi vardır. Biz şeyhülislam seçmiyor, siyasetçi seçiyoruz. Takvasından çok fikriyatı önemlidir. Dine dost olsun yeter” demiştir.

“Kişiye sadakat yaraşır görse de ikrâh
Doğruların yardımcısıdır Hazret-i Allah!”
(Ziya Paşa)


Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i Ahrar ve Nur Talebeleri!
(Divan-ı Harb-i Örfî, 70)

“Yaşasın sıdk, ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şura kuvvet bulsun!
Bütün levm ve itap ve nefret, hevâ ve hevese tabi olanlara olsun!
Selam ve selamet Hüdâya tabi olanlar üstüne olsun.
Amin!
(Hutbe-i Şamiye, 54)


Etiketler:  Ahrarlar Demokratlar DP Demokrasi İdari Sistem Hürriyet Adalet Meşrutiyet Şeriat Asr-ı Saadet
 
< Önceki   Sonraki >
ADALET
ŞERIAT
HüRRIYET
MEşRUTIYET
DEMOKRASI
AHRARLAR
DP
ASR-ı SAADET
DEMOKRATLAR
İDARI SISTEM