| Neden Demokrasi ve Demokratlar |
|
|
|
| Çarşamba, 28 Eylül 2011 | |
|
Giriş: Hangi konuda olursa olsun “Kanun-u Fıtrata” uygun hareket etme mecburiyeti vardır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kânun-u fıtrata muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz; bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer” (Lem’alar, 174) Bediüzzaman “İnsan fıtratını” ve fıtrat dini olan İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Hadisi, uygulamada peygamberimizin (sav) sahabelerini, “Hulefa-i Raşidin”i ve “Asr-ı Saadeti” esas aldığı için yönetim konusunda en sağlam yolu bize göstermiştir. Bu nedenle Bediüzzaman’ın bize gösterdiği yol “sırat-ı müstakim” üzere istikametli yoldur. Bu bakımdan “Vatan, Kur’an ve İslamiyet” namına hiçbir tesir altında kalmayarak, şahsi görüş ve düşüncelerini karıştırmayarak ortaya koyduğu ölçüler elbette bu asır insanına yol göstermekte, önümüzü ve istikbali aydınlatmaktadır. Bu konuda Bediüzzaman’dan başka yol gösterici, “Hürriyet, İstibdat, Demokrasi, Meşrutiyet, Siyaset, Muhalefet ve Siyasi Partiler” konusunda başka Kur’anî yol gösterici de maalesef yoktur. 1. Devletin Doğası: “Dindar bir cumhuriyetçi” olduğunu her zeminde haykıran Bediüzzaman bu görüşünü ifade ederken, sloganvari, içi boş bir cumhuriyet fikrini dile getirmemektedir. “Hulefa-i Raşidin’in her biri hem halife hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (ra) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette Reis-i Cumhur hükmündeydi. Fakat manasız isim ve resim değil, mânay-ı dindar cumhuriyetin reisleri idiler” (Tarihçe-i hayat, 39) buyurarak Asr-ı saadette gerçek bir cumhuriyet idaresi olduğunu vurgulamaktadır. Mahkemede cumhuriyet hakkındaki fikri sorulduğu zaman “Dindar bir cumhuriyetçi olduğunu” açıkça söylemiştir. Bediüzzaman’a göre cumhuriyet “hâkimiyet-i millet” ve “hak, adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten” ibarettir. (Divan-ı Harb-i Örfi, 49) Bediüzzaman “Din dil bir ise millet birdir” demekte ve “Mademki meşrutiyette hâkimiyet millettedir; mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslamiyet’tir” (Hutbe-i Şamiye, 83) buyurarak millet kavramının sadece belli bir ırka mahsus olmayıp aynı dili konuşan ve aynı dine inananların meydana getirdiği toplum olarak nitelemiştir. 2. İstibdat ve Hürriyet: Bediüzzaman meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasiyi birbirinden ayrı görmemekte, isimleri ayrı olsa da uygulamada “Adalet, meşveret, ve kanunda cem-i kuvvet” (Divan-ı Harb-i Örfi, 49, 53; Hutbe-i Şamiye, 79) yani keyfi şahısların yönetimi değil, kanun hakimiyeti olarak kabul etmekte ve böyle olmasını istemektedir. “Esmanın tebeddülü ile hakaiı tebeddül etmez” demektedir. “İstibdadın zulüm ve tahakküm, meşrutiyetin ise adalet ve şeriat olduğunu” belirten Bediüzzaman “Padişah peygambere itaat etse ve yolundan gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa peygambere tabi olmayıp zulmedenler padişah da olsalar haydutturlar” (Divan-i Harb-i Örfî, 14) demektedir. Bediüzzaman 13 Nisan 1909 (31 Mart) tarihinde Meşrutiyete karşı olduğu iddiası ile sevk edildiği “Divan-ı Harb-i Örfî” mahkemesinde, mahkeme reisi Hurşit Paşa’ya yaptığı müdafaasında nefis müdafaası değil, meşrutiyet ve hürriyetin müdafaasını yapmış ve bütün bu fikirlerini “Ben bir zemin arıyordum ki fikrimi müdafaa edeyim. Bu mahkeme iyi bir zemin oldu” diye meşrutiyetin müdafaasını yapmış ve beraat etmiştir. Meşrutiyet/demokrasinin halka ve topluma kabul ettirmek için yaptığı çalışmaları anlatmıştır. Bediüzzaman 1908-1910 yıllarında yaptığı bütün konuşmalarda, hitabelerde, Doğu Anadolu’ya yaptığı gezilerde ve nihayet Şam’da okuduğu Hutbe-i Şamiye’sinde hep hürriyet ve demokrasi dersi vermiştir. “Meşrutiyeti meşruiyet unvanı ile telakki ve kabul ediniz. Ta yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat pis eliyle o mübareği ağrazına siper siper etmekle lekedar etmesin” (Divan-ı Harb-i Örfi, 15) demiştir. Ne var ki Bediüzzaman’ın bu tavsiyelerine kulak verilmediği için daha sonra Hürriyet ve Cumhuriyet dehşetli müstebitler tarafından istibdada ve baskıya alet edilmiş ve cumhuriyet adı altında baskı ve zulmün en dehşetlisi yaşanmış ve dindarlar cumhuriyet düşmanı ilan edilmişlerdir. Nihayet 1950 yılında ancak çok partili demokrasiye geçilmiş ve Bediüzzaman demokrasiyi ve demokratları müdafaa etmiştir. Hürriyetin tarifini de yapan Bediüzzaman “Hürriyeti adab-ı şeraitle takyid ediniz. Zira cahil efrat ve avam-ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur” demiş ve hürriyetin doğruyu yapmak ve yanlışı yapmamak için belli kural ve sınırlamaların olması gerektiğini belirtmiştir. Bu sınırlar da şüphesiz dinin, peygamberin koyduğu sınırlar olduğunu ifade etmiştir. Meşrutiyet/demokrasinin temel prensiplerinin sarahaten ve zımnen dört mezhepten çıkarmanın mümkün olduğunu (Divan-ı Harb-i Örfi, 16) dava eden Bediüzzaman “hürriyetin de adab-ı şeriatle müteeddibe ve mütezeyyine olmak lazımdır” diyerek “sefahet ve rezaletin” hürriyet olmadığını” (Münazarat, 15) belirtmiştir. Bediüzzaman hürriyeti, “Allah’ın rahman isminin bir tecellisi, imanın gereği” (Münazarat, 19) olarak kabul eder. “Rabıta-i iman ile sultan-ı kâinata hizmetkar olan bir adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet-i imaniyesi bırakmadığı gibi, başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeye dahi o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz” buyurarak imanın nasıl hürriyetin gereği olduğunu izah etmiştir. Fıtraten hürriyetçi ve merutiyetperver, yani hür ve demokrat olan Bediüzzaman asırlarca padişahlıkla idare edilmiş olan müslümanları “Asr-ı Saadetin” seçim ve hilafetle idaresinin şeriatın gereği olduğunu ifade etmektedir. (Münazarat, 19) Bediüzzaman bu nedenle daima “Ahrarlar” adını verdiği “Hürriyetçilerle” beraber olmuş ve onları desteklemiştir. Ahrarların amaç ve hedeflerini de “İslamiyet’in meşrutiyetperver ve hamiyetli fedaileri cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip, ehl-i hükümeti adalet namazında kıbleye irşat ve tam mukaddes şeriatı meşrutiyet kuvveti ile i’lâ ve meşrutiyeti şeriat kuvveti ile ibkâ etmek” (Münazarat, 35) olduğunu belirtir. 3. Neden Demokratlar? Bediüzzaman’ın “Hürriyete ve Meşrutiyete” din adına sahip çıkılması konusundaki bütün gayretlere rağmen gerek Osmanlı’nın gerekse İslam dünyasının soğuk davranmıştır. Bunun sonucu Hürriyet adına katı bir istibdatla herkesi sindirerek 1915 yılından itibaren 1923 yılına kadar İttihat ve Terakki Fırkası ve işgal altından İstanbul’da İngilizler yedi sene büyük bir baskı uygulamışlardır. Daha sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde İttihat ve Terakki’nin bozuk kısmı olan CHP hükümeti de Cumhuriyet adına yirmi yedi sene, toplam 35 sene tam bir istibdat dönemi yaşatmışlardır. 1946 yılında “Demokrasi ve Hürriyet” mücadelesi için hamiyetli ahrar ve demokratlar DP’yi kurunca Bediüzzaman şöyle demiştir: “Otuz beş seneden beri siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da bırakınız diyordum. Sebebi siyaset ihlâsı kırar. Fakat şimdi hissettim ki, bâzı münafıklar dindarları perde yapıp dini siyasete âlet, sonra da siyaseti dinsizliğe âlet etmeye çalıştığından safdil dindarların hatırı için bir iki defa siyasete baktım.” (Beyanat ve Tenvirler, 11-12) Bediüzzaman siyaseti dinsizliğe alet eden ve dinsizlik düsturlarını kanuna bağlayan münafıkların safdil dindarları aldattıklarını ve aldatacaklarını belirterek siyasete bakmıştır. “Hürriyetin başında İttihad-ı Muhammedi ile müttefik olan Ahrar Fırkası’nın yeniden dirilerek “Şeâir-i İslam’ın birincisi olan “Ezan-ı Muhammedî’yi” ilan eden DP’yi görünce Nurcular namını alan “İttihad-ı İslam” ve “İttihad-ı Muhammedi” içinde bulunanların yanlış yapmamaları için bazı siyasi düsturları ders vermiştir. (Beyanat ve Tenvirler, 11-12) İttihat ve Terakki Fırkası içinde buluna farmasonlar ve bozuk kısmı daha sonra CHF, Ahrar ve Demokratlar da DP olarak yeniden siyaset sahnesine çıkmışlardır. Bediüzzaman da hürriyetçi olduğu için bittabî DP’yi desteklemiştir. “Kur’an, İslamiyet ve vatana zarar verecek cereyanların başında “komünist dinsizlik cereyanı” gelmektedir. Komünizm her ne kadar dinsizlikten kaynaklanan modası geçmiş bir rejim ve sistem olsa da komünizmi doğuran dinsizlik devam etmekte ve yeni cereyanları doğurmak için uygun zemin aramaktadır. Bu nedenle dinsizlik her zaman en tehlikeli zararlı cereyan olarak durmaktadır. Bu cereyan Bediüzzaman’a göre yüzde otuz kırk adamı bozarak dinsizliğe atmaktadır. Bedüzzaman’ın zararlı dediği cereyanlardan ikincisi, Türklerin İslam dünyası ve Müslümanlıkla bağlarını koparmak için Türkiye dâhilinde dinsizliği neşretmek için çalışan “İfsat Komitesi” namında bir komitedir. Bu komitenin en birinci vasfı “münafık” olması, yani dine taraftar gibi görünerek dini bozmaya çalışmasıdır. Yukarıda izah edildiği gibi bu cereyan mensupları münafık oldukları için her türlü hile ve desise ile dini de kullanarak safderun ehl-i İslam’ı aldatmakta ve önce dini siyasete alet etmekte, sonra da siyaseti dinsizliğe alet ederek dinsizlik düsturlarını kanuna bağlamaktadırlar. Bediüzzaman’a göre bunlar da yüzde on yirmi adamı bozmakta ve siyasetlerine alet etmektedirler. Böylece dinsizlik ve münafıklık birlikte yüzde kırk ila altmışa yakın insanlara tesir ederek aldatıp ifsat edebilmektedir. İşte Bediüzzaman bu tehlikelere dikkat çekmekte ve siyasete bu prensipler açısından bakma ihtiyacı duymakta ve ehl-i imanı da ikaz etmektedir. Üçüncü siyasi cereyan ise “Batıya ve Hıristiyanlara benzemeye çalışan” ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasiler heyetidir; “batı taklitçisidirler.” Ancak bu cereyan yüzde belki binde birisini ancak Kur’an ve İslâmiyet aleyhine geçirebilir. Bu nedenle diğerlerine göre fazla tehlikeli sayılmaz. Bu cereyanlar karşısında “Nur Talebesi” ve “Kur’an tilmizi” olan Nurcular daima ilk iki cereyana karşı dâima “Kur’ân Hakikatlerini” muhafazaya çalışmaktadırlar. Vazifeleri “Kur’ân ve İman Hakikatlerini” müdafaa ve muhafaza etmektir. Bu meslek mümkün olduğu kadar siyasete karışmamayı gerektirmektedir. Ancak dinsizlerin dini siyasete alet edip, sonra da siyaseti dinsizliğe alet etmemeleri için mecburiyetle siyasete ait bazı düsturları ehl-i imana ders vermek zorunluluğu doğmuştur. Bu iki cereyan ile siyasi olarak mücadele etmek ise DP’ye düşmektedir. Zira DP siyasi felsefesi gereği dinsizliğe karşıdır. Demokrasinin vazgeçilmezi olan “Din ve Vicdan Hürriyeti” ilkesi dinsizliği kanuna bağlamayı asla kabul etmez. Dinsizlere karışmadı gibi, dine ve dindarlara da karışmaz. DP içindeki dindarlar zaten meslek itibarıyla dinsizliğe karşıdırlar. Dinde hissesi az olan laubaliler ve garplılara tam benzeme fikrinde olanlar her ne kadar üçüncü cereyana yardımcı olsalar da onların dine verdiği zarar binde, belki de milyonda birdir. Bu nedenle Demokratlar Nurculara yardım etmekte ve dinsizlikle mücadele etmektedirler, dolayısıyla Nurcular da Demokratları iktidarda tutarak baştaki iki müthiş cereyanı durdurmada ve def etme vazifesinde demokratları yardımcı bularak bu vatana ve islamiyete büyük faidesi dokunmaktadır. Bu cihetle nurcular demokratları iktidarda tutmaya Kur’an namına kendilerini mecbur bilmektedirler. Amaçları da onlardan hayır beklemek değil, dehşetli iki cereyanı önlemek içindir. Demokratların laubali kısmı her ne kadar üçüncü cereyana yardım etseler de bu vücudun parçalanmasına bedel bir parmağı kesmek gibi cüz’î bir zararla o pek büyük zararlardan kurtulmaya sebep olmaktadır. Bu nedenle nurcular “ehven-i şer” olarak Demokratları iktidarda tutmak için ehl-i dini yardıma davet eder. (Emirdağ Lâhikası, 2:178) 5. Gerçek Hürriyet Olan Hürriyet-i Şer’iyeye Giden Yol: Şahısların, cemaat ve komitelerin istibdadı nasıl kalkacaktır? Elbette durup dururken hiçbir müstebit elindeki gücü bırakarak hürriyet ortamına zemin hazırlamaz. Hürriyet zemini ancak insanların cehaletten kurtulması, fakirliği yenmesi ve ihtilafları bir kenara bırakarak hürriyet talebinde bulunması ile mümkün olacaktır. Topluma ve halka bu zemini kim nasıl sağlayacaktır? Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de buna zemin hazırlayacak olan Demokrasi ve onu gerçekten isteyen hakiki demokratlardır. Bediüzzaman demokratları Isparta Nur Talebeleri ve Demokratlar ile beraber zikrederek şöyle der: “Oradaki tahribatı tamire başlayan hakiki vatanperverin nur ve nurcuları takdir etmesine çok minnettarım. Onların muvaffakiyetlerine çok dua ediyorum. İnşallah o Ahrarlar istibdad-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklar.” (Emirdağ Lâhikası, 2:20) Bu ifadelerden demokratların hürriyetçi olmaları, nur ve nurcuları takdir etmeleri ve eski tahribatı tamir etmeleri gibi şartlar arayan Bediüzzaman, bu şartları taşıyanların gerçek hürriyet olan “Hürriyet-i Şer’iyeye” zemin hazırlayacaklarını ifade etmektedir. 6. Siyasi Parti Felsefelerinin Tahlili: Bediüzzaman siyasi düşünceyi ve idari mekanizmayı “İstibdat ve Hürriyet” bağlamında değerlendirir. Bu nedenle İttihat ve Terakki Fırkasının “Hürriyet, Adalet ve Müsavaat” diye çıkmasına rağmen istibdada yönelmesini şiddetle eleştirmiş ve “İstibdat ne şekle girerse girsin, meşrutiyet libasını giysin rast gelsem sille vuracağım” demiştir. 1950’li yıllarda çok partili siyasi hayata, yani demokrasiye geçildiği zaman Bediüzzaman siyasi partileri tahlil etme ihtiyacı duymuştur. Pek çok siyasi parti kurulmuş olduğu ve “İttihad-ı İslam Partisi” adı altında bir parti de kurulmamış olmasına rağmen felsefe olarak böyle bir düşüncenin var olmasından dolayı öncelikli olarak bu parti felsefesini tahlil etmekle işe başlamıştır. Çünkü toplumda ve zihinlerde böyle bir potansiyel vardır. Önemli olan ve partilere hayatiyet kazandıran ve devamlılığını sağlayan felsefesidir. Bediüzzaman şöyle demektedir: “Bu vatanda şimdilik dört parti vardır. Biri Halk Partisi, biri Demokrat, biri Millet Partisi diğeri ise İttihad-ı İslam Partisi’dir.” (Emirdağ Lahikası, 2:132) 6.1 İttihad-ı İslam Partisi: Yüzde altmış, yetmiş tam mütedeyyin olmak şartıyla şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete alet etmemeye, belki siyaseti dine alet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslamiye zedelenmesi ile ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete alet etmeye mecbur olacağından şimdilik o parti başa geçememek lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 2:132) Toplumun ve yönetim kademelerinde olanların ancak yüzde altmış yetmişi tam mütedeyyin olmakla mümkün olabileceğini ifade eder. İmanın zaafa uğradığı, ibadetin terk edildiği ve İslam ahlakının bozulduğu bu zamanda kısa zaman içinde yüzde altmış yetmişi tam mütedeyyin olması mümkün görülmemektedir. Bu durumda din adına bir partinin siyasi hayata atılması uygun değildir. Bediüzzaman’a göre “Devlet bir şahs-ı manevidir. Çocuk gibi teşekkülü ve büyümesi tedricidir. Keza, yeni teşekkül eden bir devletin bir milletin ruhuna kadar nüfûz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricidir. Zamana mütevakkıftır.” (İşaratu’l-İ’câz, 123) Ayrıca “Bir cismin birden zerrattan tahallül ve yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından cism-i devletin birden memurîni ref ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da müteazzirdir. Binaenaleyh istidadı habis ve kâbil-i ıslah olmayan adamları zaten cism-i devlet def-i tabî ile ifraz edecektir. Amma kâbil-i ıslah olanlar zaten güneş garptan tulû etmediği için tövbenin kapısı açıktır. Onların tecrübelerinden istifade etmeli, onların yerlerini doldurmak için kırk sene lazımdır” (Divan-ı Harb-i Örfî, 67) demektedir. 6.2 Halk Partisi: Cumhuriyeti kuran ve devrimleri yapan bir parti olan “Halk Partisi” Süfyanizmin mümessilidir. Hâkimiyetini de devletin imkânlarını rüşvet vererek kurmuştur. Bediüzzaman bunu şu veciz cümlelerle ifade eder: “Benlik zamanında memuriyet hakikatte bir hizmetkârlık olduğu halde, bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçuluk ile nefse gayet zevkli bir hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara verip demokratlara galip geldiğini” ifade eder. (Emirdağ Lâhikası, 132) 6.3 Millet Partisi: Milletin milli ve manevi değerleri üzerinden siyaset yapan partilere verilen genel bir isimdir. Bediüzzaman milletçilerin dindar kısmının amacı “İttihad-ı İslamdaki esas olan ve Türklüğü de içine mezc eden milli ve manevi değerleri esas alıyorsa “Demokrat” manasında bir siyaset yapıyor demektir. Demokratlara iltihak etmeli, DP çatısı altında siyaset yapmalı, DP’ye muhalif bir parti olarak siyasi hayata atılarak DP’yi zaafa uğratmamalıdır. Dini esas alırsa “İttihad-ı İslam Partisi” manasında olduğu için siyaset sahnesine çıkmaması gerekir. Şayet ırkçılık ve tarafgirlikle siyaset yapacak olursa bu durumda dine ve millete en büyük zararı verecek, din, vatan ve İslamiyet zararında çalışan siyasi cereyanlara alet olmaktan kurtulamayacaklardır. 6.4 Demokrat Parti: Bediüzzaman 1908 yılından itibaren gerçekte “hürriyet, adalet ve meşveret” prensiplerine dayanan “Ahrarlarla” beraber hareket etmiş, aradan geçen otuz beş sene sonra da aynı prensipleri savunan Demokratları destekleyerek onlara şöyle tavsiyelerde bulunmuştur. “Ey dindar ve dine hürmetkar demokratlar! Maddi manevi câzibedar nokta-i istinat olan hakâik-ı islamiyeyi nokta-i istinat yapmaya mecburdurlar. Aksi taktirde halkçılar ırkçıları elde ederek kendilerini mağlup edeceklerini” belirtmiş ve “İslâmiyet namına telaş ettiğini belirtir.” (Emirdağ Lâhikası, 2:132) 7. Dini Cemaatler ve Cemaatlerle İttifaklar: Din kutsal ve yüce değerler mazumesidir. Doğruluk, ahlak, adalet, iman ve ibadet gibi kutsal değerler elbette dünyanın basit ve geçici amaçlarına alet edilemez. Bu kutsal değerlere hizmet edilir ve bu değerlerin fert ve toplum hayatına hâkim kılınması hem kurumların hem devletin hem de siyasilerin amacı olmalıdır. “Din ve Vicdan Hürriyeti” ve bu hürriyetin teminatı olan “Laiklik Prensibi” bu amaçlara hizmeti teminat altına almıştır. Bediüzzaman “İlây-ı Kelimetullahı, yani Allahın adını ve şanını yüceltmeyi amaç edinen bir cemiyet-i diniye hiçbir garaza vasıta olamaz. Vasıta olmak istese de muvaffak olamaz. Hak ve hakikatin hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda olunamaz” (Nutuk, 9) dedikten sonra “Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemiyetlerin iki şart ile umumunu takdis ve onlarla ittihat ederiz. Birinci şart, Meşruta-i Meşruayı, hürriyet-i şer’iyeyi ve asâyişi muhafaza etmektir. Yani, meşrutiyet ve demokrasiyi ve demokrasi içinde asayişi korumaktır. İkinci şart, muhabbet üzerine hareket etmek, başka cemiyetlere leke sürmekle kendine kıymet vermeye çalışamamaktır. Birinde hata bulsa müfti-i ümmet cemiyet-i ulemaya havale etmek, hem de cemiyetin kuvveti ile hâkim-i mütehakkim olmamaktır. Zira tahakkümât-ı siyasiyenin lezzeti ile herkes sermest oluyor, vazgeçmek istemiyor” demektedir. (Nutuk, 9-10) Bunun açıklaması da şöyledir: Dini cemaatler muhabbeti esas almalı ve muhabbet üzerine hareket etmelidirler. Birbirlerinin hata ve kusurlarını ortaya çıkararak kendisinin faziletine delil yapmamalıdır. Faziletini başkasının hatası üzerine kurmaya çalışmamalıdır. Hata ve kusurları ulemanın ıslahına havale etmelidir. İhlâs ve samimiyetle hareket etmelidirler. Zaten dini amaçlarla ve Allah’ın şanını yüceltmek için teşekkül eden cemaat ve cemiyetler ne asayişi bozarlar ve ne de başkalarının kusurlarına bakarlar. Onların amacı peygamberin sünnetini ihya etmek ve Allah rızasını kazanmaktır. Cemaatlerin ve cemiyetlerin gücünü de başkalarına tahakküm ve baskı unsuru yapmama şartı da vardır. Ama ne var ki ehl-i dalalet ve ilhad dini cemaatleri bozmak, dünyevi ve siyasi amaçlarına alet etmek için çalıştıkları gibi, aralarına ihtilaf vermek ve ifsat etmek için pek çok siyasi amaçlı teşkilat ve cemiyet kurdurmuşlar ve bir kısmını da bölerek birbirlerine düşürmeye çalışmışlardır. Ancak yukarıda Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu ölçüler dikkate alınırsa bu mesele de kendiliğinden halledilecektir. Son olarak Bediüzzaman “Maksadımız dini cemaatler maksatta ittifak etmelidirler. Mesâlik ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklit yolunu açar ‘Neme lâzım başkası düşünsün’ sözünü de söylettirir” (Hutbe-i Şâmiye, 88) buyurarak “İlây-ı kelimetullahı ve sünnet-i seniyyeyi ihyayı amaç edinen cemaat ve cemiyetlerin bu amaçlarının dışına çıkmamaları gerektiğini belirtmiştir. Sonuç: Milletin hukukunu bilmesi, savunması ve adalete yardımcı olması da çok önemlidir. Toplumdaki insanlar adaleti istemediği ve adalete yardımcı olmadıkları zaman Hz. Ömer gibi bir idareci de gelse adil bir idari sistem kurması mümkün değildir. Hz Ömer’i adil yapan “Asr-ı Saadetin” doğruluk ve adaleti ayakta tutmaya çalışan seçkin/uygar sahabe toplumu idi. Bu temel gerekçeden dolayı Bediüzzaman “Demokratları” “Ehven-i Şer” olarak görmüş ve “Din ve Vicdan Hürriyeti” ve “Temel Hakları” esas alan ve “Hürriyet içinde kalkınmayı ve refahı” esas alan Demokrat zihniyeti desteklemiş, talebelerine de destek olmalarını tavsiye etmiştir. Bu temel ölçülerden hareketle Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin “Kainata değişmem” dediği birinci talebesi Zübeyir Gündüzalp “Biz ahrarız, hürriyetçiyiz. Ahrardan kim başa geçerse onu destekleriz. Mühim olan partinin tüzüğüdür. (Fikir ve felsefesidir.) başkanın da orada bir reyi vardır. Biz şeyhülislam seçmiyor, siyasetçi seçiyoruz. Takvasından çok fikriyatı önemlidir. Dine dost olsun yeter” demiştir. “Kişiye sadakat yaraşır görse de ikrâh
“Yaşasın sıdk, ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şura kuvvet bulsun! Etiketler: Ahrarlar Demokratlar DP Demokrasi İdari Sistem Hürriyet Adalet Meşrutiyet Şeriat Asr-ı Saadet |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|