M. Ali KAYA
Osmanlı devletinin manevi temelleri:
“Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi’dir. Onun babası Ertuğrul, onun babası da Gündüz Alp’tir.” Kayı Han Aşireti, Oğuzların, “Günhan” boyundan gelir. Horasan civarında bulunmaktaydılar. Moğol Cengiz Han’ın istilası ile İran üzerinden Anadolu’ya gelmişlerdir. 1230 Yassıçemen Muharebe’sinde yenilmek üzere olan Selçuklulara yardım ederek Moğol askerlerinin püskürtülmesinde büyük katkıları olduğu için Selçuklular tarafından Ankara’nın Karacadağ mevkiine yerleştirilmişlerdir. Gündüz Alp, (bir rivayete göre) Süleyman Şah ölünce yerine Ertuğrul Gazi geçmiş; sonra da Bursa’nın Söğüt ve Domaniç yöresine yerleşmişlerdir. Buraya yerleşen Kayı Aşiretinin 400 çadır ve 400 yiğit erden müteşekkil olduğu tarihi kaynaklarda yer almıştır.
Ertuğrul Gazi gayet dindar ve namdar, şecaatiyle maruf, zühd-ü takva ve salahda ileri gelenlerden idi.” 1281’de vefat edince, yerine 23 yaşındaki oğlu Osman Gazi geçmiştir. Osman Gazi, Şeyh Edebalî’ye çok bağlıydı. Şey Edebali’nin Osman Gazi’ye nasihati şöyledir: “Oğul! İnsan vardır ki, şafakta doğar, akşama ölür.” “Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, ama bunları nasıl ve nerede kullanacağını bilmezsen, savrulur gidersin. Bu dünyada inancını kaybedersen, herşeyini kaybedersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Unutma! Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değiller!”
Kayı aşiretinin batıya gelmesi enteresandır. Horasan Erenleri gibi onlar da manevi bir telkin ve işaretle devamlı batıya gelmeyi tercih etmişlerdir. Allah dostlarından birisi rüyasında Kayı Aşiretinin işareti sayılan kartalın havalandığını, kanatlarının tüm dünyayı örttüğünü gördü. Bunu, Kayı Aşiretinin ileride büyük devlet olacağına yormuştu.
Osman Gazi “Ahi teşkilatı” denilen Horasanlı Nasıruddin Ahi Ervan-ı Veli’nin Kırşehir’de kurduğu “fütüvvet” mesleğinin Eskişehir İtburnu’ndaki temsilcisi Şeyh Edebali’ye büyük saygı ve hürmet duyardı. Ahlak, fazilet dersini ondan almıştı. Ahilik “ahiret kardeşliği” anlamında kullanılıyordu. Ertuğrul Gazi’nin bir Ahi dergahında Kur’an-ı Kerim bulunan odada uyumayarak sabaha kadar Kur’an okuması ve “Kur’an’a karşı ayağımı uzatıp oturmam, yatmam uygun olmaz” demesi; bu derece saygı ve hürmet göstermesi, Anadolu’daki dervişlerin Osmanlıları desteklemesinde ve Anadolu birliğinin Osmanlılar etrafında oluşturulmasında büyük rolü olmuştur.
Osman Gazi’nin Şeyh Edibali’nin tekkesinde misafir kaldığı bir gece gördüğü rüyada, “şeyhinin göğsünden çıkan bir ay koynuna girer, kendi göğsünden çıkan bir ağaç da dünyayı kuşatır.” Rüyayı yorumlayan Şeyh, “Bu bir cihan-ı devlettir ki, tüm dünyayı tutacaktır. Benim de bunda hissem olmalı” diyerek daha önce isteyip de vermediği kızını Osman Gazi’ye nikahlar.
Osmanlıların kuruluşunda ve Anadolu birliğinin Osmanlılar çevresinde oluşturulmasında, Osmanlıların İslamın cihad emrini, İslamı yayma arzusunu bilfiil ifa etmeleri, uç beyliğini kabul ile Bizanslılarla mücadelesi ve Müslümanlarla uğraşmamaları önemli bir sebep olduğu gibi; Ahiliğin ve Horasan Erenlerinin çok mühim rolü vardır. Aşıkpaşazade onları, “Gaziler, Alp Erenler, Ahiler, Bacıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum” gibi isimlerle anmıştır.
“Horasan Erenleri” denilen ateşli tarikat propogandacıları, gazi dervişler, kitlelere cihad ve ila-yı kelimetullah umdelerini işliyorlardı. Bu erenlerin ocağında yoğrulan Türkler, yerlerini yurtlarını terk ederek ila-yı kelimetullah uğruna şehadet ediyorlardı.
Osmanlı Devletinin kuruluşu (1299-1300)
Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazinin ve silah arkadaşları, dava erlerinin amacı ila-yı kelimetullah olduğu için Rum tekfurlarını hedef almıştı. Dahili kavgalara ve Müslüman beyliklere yönelmemişti. Hedef olarak da Bursa ve İznik’i seçmişlerdi.
İznik Hıristiyanlık için kutsal bir yerdi. M. 325 tarihinde Hıristiyanlık tarihinin 7. Konsülü toplanmıştı. Bu tarihi konsülde Katolik ve Ortodoksların da kabul ettiği İnciller (!) kararlaştırılmıştı. Diğer inciller yasaklanmıştı. Bu konsül Hıristiyanlığın dönüm noktası olmuş, tevhid terk edilmiş, teslis inancı kabul edilmişti. Böylece Hıristiyanlıkta şirk dönemi resmen başlamıştı. İşte Osman Gazinin hedefi, böyle stratejik önemi olan kutsal bir beldeye İslam hakimiyeti yerleştirmekti.
1236’da Osman Gazi hasta haliyle Bursa’nın fetih müjdesini aldı. Vefat ederse Bursa’da gömülmesini vasiyet ederek ahirete göç etti. İznik’in fethini görememişti. Ama bunu, oğlu Orhan Gazi’ye vasiyet etmişti.
Osman Gazi’nin hedefi Peygamberimiz (sav) İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisindeki müjdeye mazhar olmaktı. Bütün hedefini o yöne çevirmişti. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’ya akın eden tüm Türklerin hedefi Anadolu’yu Müslümanlaştırıp, İstanbul’un fethine hazırlamaktı.
Osman Gazinin vasiyetinde de bunu görmek mümkündür. Şöyle diyordu: “Allah’ın buyruğundan gayrıyı hiç bilmeyesin. Bilmediğini şeriat alimlerinden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. İhsanı eksik etmeyesin, cihadı terk etmeyesin. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir.” Orhan Gazi bu vasiyete uygun davrandı.
“İslamın gaza ruhu Bizans’ın karşısında ve Osmanlı Hanedanı etrafında toplanıyordu. Bursa İslam cihadı ve Türk cihan hakimiyeti mefkuresinin merkezi oluyordu. Türk alim ve şeyhleri, dervişler ve Türkmen babaları, Osmanlı gazileri ile orada yeni bir kudret ve hayatiyeti ortaya koyuyorlardı.”
“Osmanlılar Anadolu’da Türk-İslam, maddi ve manevi mirasını toplayarak yeni bir medeniyet sentezi kurmuşlardır.” Orhan Gazi 1331’de İznik’i fethetti.
1356’da Süleyman Paşa Rumeli’ye geçti. Hıristiyan tarihçi Gibbons: “Osmanlılar, milliyetlerini tesis ederken, dini hürriyet umdesini temel taşı yapmış ilk millettir” der. Osmanlıların dinden kaynaklanan hürriyet ve adalet ilkesini uygulamaları sayesinde başarılı olduklarını ifade eder.
Hürriyet şairi Namık Kemal şöyle der:
“Biz ol nesl-i kerim-i dûde-i Osmaniyanız kim,
Muhammerdir serapa mayemiz hûn-i şehadetten,
Biz ol ali himem, erbab-ı cidd-ü ictihadız kim,
Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten.”
Osmanlıların kuruluşu ve yükselmesi hep İlahî tecelliler ve yardımlarla olmuştur. 1354’de büyük bir zelzele ile Gelibolu’nun fethi kolaylaşmıştır. Bu dönemde Bulgaristan taht kavgaları ve iç isyanlarla çalkalanmaktadır. Timur’dan sonra 11 yıl “Fetret Devri” döneminde Osmanlıyı Avrupa’dan sürmek isteyen Avrupalılar kınını bile kıpırdatmamışlardır.
Moğol istilası neticesi Anadolu’ya akan Ahiler, Alperenler, Gaziler, Dervişler ve Horasan Erenleri ile beraber gelen Kayı Aşiretinin Mevlana, Yunus Emre ve Yeniçeri Ocağı pîri olan Hacı Bektaş-ı Veli’nin Osmanlı erlerine gösterdiği tek hedef vardı. O da, Peygamberimizin (sav), istikbalde fethini müjdelediği “Konstantiniyye elbette fetholunacaktır, onu fetheden asker ne iyi asker, onu fetheden komutan ne iyi komutandır” hadisinin müjdesine ermek ve bu fethi gerçekleştirmektir.
Bu ideale doğru giderken de, “Dinde zorlama yoktur” ayetini rehber ediniyor, “din ve vicdan hürriyeti, adalet, şefkat ve müsamaha”ya dayanan bir siyaset takip ediyorlardı. Esasen bu Peygamberimizin (sav) ve Sahabe-i Kiramın takip etiiği metottan başkası değildi.
Böylece Macar Kralı Layoş, Papa’nın emriyle Bulgaristan’ı, Balkanları, Bosna’yı Katolik yapmak için kan dökerken, Osmanlı’nın bu siyaseti kalpleri ve gönülleri fethediyordu.
Osmanlı’nın yükselişi – İstanbul’un fethinin manevi yönü:
1451’de 19 yaşında tahta geçen Sultan 2. Mehmet önce Karaman üzerine yürüyerek iç işlerini düzenledi. Büyük fethin altyapısını oluşturmaya başladı. Rumeli Hisarını yaptırdı. Büyük topları döktürdü. İstanbul’da örnek bir Müslüman Mahallesi oluşturdu.
Öyle bir fetih stratejisi oluşturdu ki, Papaz Notaras, “İstanbul’da Latin serpuşu görmekten ise Türk sancağı görmeyi tercih ederim!” diyebiliyordu.
Fatih 200.000 kişilik ordusu, büyük bir donanma ve karadan gemileri yürütme gibi mükemmel siyasi dehası ile din adamları ve ilim adamlarının engin desteğini; adalet ve şefkatiyle idare ettiği Müslüman halkının duasını da almıştı.
29 Mayıs 1453 Salı, sabah namazına kadar dua edildi. Fatih, Akşemseddin ve Molla Güranî gibi velilerin desteği ve duası ile namazdan sonra hücuma geçildi. O gün Ulubatlı Hasan İstanbul burcuna bayrağı dikmiş ve İstanbul fetholunmuştu.
Avrupa’da Hıristiyanların hakim olduğu Ortaçağ kapanmış, İslam hakimiyetinin kapısı İstanbul’un Müslüman Türklerin eline geçmesiyle Yeniçağ başlamıştı.
Fatih Sultan Mehmet’in ifadesiyle, “kılıcın hakkı verilirken, dervişlerin duası” ihmal edilmemişti. Din ile devlet aynı amaç etrafında bir araya gelmiş, fetih manevi temeller üzerine oturmuştu.
İstanbul’un fethinin temelinde “dindarlık” hakimdir. Fatih Sultan Mehmet de cedleri gibi dindar bir padişahtı. Toplum da dindardı. Fatih bunu, fetihten önce halk ve esnaf için yaptığı denetlemelerde tespit etmişti. Siftahını yapan esnaf, gelen ikinci müşteriyi henüz siftah yapmayan komşusuna gönderiyordu. Bu ticari ahlak dindarlıktan kaynaklanıyordu. Mahkemeler adaletin en güzelini temsil ediyor, Hıristiyanlar bile şer’i mahkemelere başvurarak davalarının hallini istiyorlardı. Fatih bu durum karşısında, “Bu millette bu ahlak varken değil İstanbul’u, dünyayı fethederim” demiştir.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra devletin manevi dinamiklerini daha da güçlendirecek olan çalışmalara hız verecekti.
Önce Fatih Camii ile beraber Fatih Külliyesinin (Fatih Üniversitesi) inşaatını başlattı. İslamın hakimiyet sembolü olarak Ayasofya’yı camiye tahvil etti. İlk Cuma namazını kendisi kıldırdı. Hakiki düzenleme ile kanunnameler çıkartarak ülkeyi keyfi değil, yasal bir hukuk devleti haline getirmeyi amaçladı. İnşa ettirdiği medresesinde din ilimleri ile fen ilimleri beraber okutularak, akıl ve vicdanı tenvir edecek bir eğitim sistemi geliştirdi.
Maddi-manevi fethin içindeki İlahi tecelliyi Bediüzzaman Said Nursi bir eserinde şöyle dile getiriyor: “1356’da (Hicri 757) Rumeli’ye Sultan Orhan zamanında Süleyman Şah’ın geçmesinden tam yüz sene geçtikten sonra 1453’de (H. 857) İstanbul’un fethedilmesi calib-i dikkat olduğu gibi, Kevser suresinin müjdeli haberleri içinde Mekke fethi ile beraber, Anadolu’nun fethi, Sultan Süleyman’ın Rumeli’ye geçişi ve İstanbul’un fethinin müjdelenmiş ve işaretlerle gösterimiştir.”
Madem ki, bu haberler Kur’an-ı Kerim’in ifadelerine dayanıyor, elbette Kur’an’ı tetkik eden ve evliya-yı azimeden olan bu zatlar o zamanlarda da bunların benzerlerini keşfetmiş ve ehl-i dikkatin nazarlarına sunmuşlardır. Böylece Kur’an-ı Azimüşşan’ın ihbâr-ı gayb nevinden mucizelerini göstermişlerdir.
Osmanlıda dindarlık hakimdi:
Nitekim Yavuz Sultan Selim, Amasya üzerinden Çaldıran Seferine çıkmıştı. Bir müddet yol aldıktan sonra ordusunu teftiş etmek istedi. Eratın dürüstlüğünü anlamak istiyordu.
Sefer yolu üzerinde pekçok elma bahçesi vardı. “Bakalım kaç er izinsiz el uzatmıştı, elmalara?” Hastalandığını ve çaresinin elma suyu olduğunu, bir elma verene büyük ihsanlarda bulunacağını tabipler vasıtasıyla askere ilan ettiği halde, yüz bin kişilik ordudan bir neferin yanında bir tek elmanın bulunmadığını görerek sevincinden, “Ben bu ordu ile değil İran’ı, dünyayı fethederim” demiştir.
Aynı ordudur ki, “İslam birliği ideali” için hiçbir ordunun cesaret edemediği Sina Çölünden yürüyerek ağır toplar ve teçhizatlarla Mısır’a gitmiş ve orayı fethetmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman gii haşmetli bir padişahın, zarar gören bir Macar köylüsünün, “Seni Allah’a şikayet edeceğim” demesi üzerine ağladığı meşhurdur.
İşte Osmanlının kurulmasında, ilerlemesinde ve gelişmesinde bu dindarlık ruhu hakimdir. Osmanlı en büyük padişahından en küçük neferine kadar “Allah korkusu” ve “din duygusu” ile donanmıştı.
Osmanlının başarısının sırrı budur.
Ne zaman ki, Osmanlı bu duygusunu yavaş yavaş kaybetti. Gücünü de, saltanatını da, devletini de kaybetti.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin dediği gibi, “Hakikat-ı İslamiyenin kuvveti nispetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde, ehl-i İslamın temeddün edip terakkiettiğini tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslamın hakikat-i İslamiyede zaafiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedenniye düştüklerini tarih gösteriyor.”
Etiketler: Osmanlı Fatih Osman Gazi Şeyh Edibali Horosan Erenleri Fütüvvet Ahi İstanbulun Fethi Fatih Sultan Mehmet |