|
SİYASAL İKTİDARIN KAYNAĞI |
|
|
|
|
Perşembe, 09 Temmuz 2009 |
|
Sayfa 1 Toplam: 2 M. Ali KAYA
Halkı yönetme iradesinin kaynağı konusunda genelde üç türlü yaklaşım modeli vardır. Birincisi, iktidar ve yönetici otorite toplumu içerden ve dışarıdan gelebilecek olan tehdit ve tehlikelere karşı koruyan ve asayişi sağlayan güç olarak güçlünün idaresi şeklindeki yaklaşımdır. İkincisi, iktidarın kaynağı gökte bulunan ilâhî otoritedir. Yeryüzündeki temsilci gökteki ilâhî iradeyi onun adına kullanır ve bununla adaleti ve asayişi sağlamayı hedefler. Üçüncü yaklaşım ise, toplumun ortak iradesidir. Toplum bu iradesini ortaya koyar ve yetkisini de içlerinden seçtikleri nitelikli idareciye verir. İdareci halkın istek ve arzuları doğrultusunda onlara danışarak ve yaptıklarının hesabını vererek adaleti ve asayişi korumayı ve halkın ihtiyaçlarını karşılamayı hedefler.
Avrupa’da devlet ile din/kilise arasında asırlar boyu bir gerilim ve çatışma yaşanmıştır. İsa’nın (as) İncil’de geçen “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allah’ın hakkını Allah’a verin” sözüne rağmen kilise idarecileri ve devleti yönetmeyi kendisine bir görev saymıştır. Hz. İsa (as) “Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” derken halkın idarecilere itaat etmesi ve vergilerini düzgün vermesi gerektiğini kastetmiştir. Bir noktada da dünya ile ahret işlerini karıştırmamak gerektiğini belirtmiştir.
Bu söz ahreti düşünmeyen din adamlarınca devleti dinin yönetmesi şeklinde anlaşılmış ve böylece yorumlanmıştır; din adamlarının idareye karışmasını hoş karşılamayan bir kısım yöneticiler tarafından da dinin idareye ve idareciye asla karışmaması gerektiği şeklinde anlaşılmıştır. Bu çatışma asırlar boyu devam etmiştir.
Gerek Hz. İsa’nın ilk havarileri, gerekse başta Aziz Pavlus olmak üzere din yorumcuları “Herkes üzerinde egemen olan hükümete itaat etmelidir. Hükümete karşı çıkan Allah'ın iradesine karşı çıkmış olur. Hükümet kılıcını kötüler için kullanır, iyilerin hükümetten korkması ve çekinmesi gerekmez” diyorlardı. Yine Pavlus kötü ve zalim yönetici halkın işlediği günahların cezasıdır. Allah günahların cezasını bu şekilde vermektedir. Bu bakımdan yine ona itaat edilmelidir. Ancak devlet/idareci dini ve manevi hayatı düzenleyemez ve bu konuda otorite kuramaz demiştir.
Hıristiyanlar ilk yıllarında genel olarak ilk yayılış yıllarından IV yüzyıla kadar dünyevî ve siyasi hiçbir talepte bulunmamışlar ve iktidarlar tarafından büyük sıkıntılara maruz kalmışlardır. Ancak 325 yılında İznik Konsülü’nden sonra siyasallaşarak büyük bir ivme kazanmışlardır. Bizans İmparatoru Konstantin Hıristiyanlara dayanarak iktidarını güçlendirmiş ve 330 yılında Kostantinopolis’i (İstanbul) Doğu Roma imparatorluğunun başkenti ilan etmiş ve devletini bir din-devleti olarak ilan etmiştir. Bu sayede Hıristiyanlık da çok hızla yayılmıştır. Ama ne var ki Hıristiyanlık asliyetini kaybetmiş ve “Velediyet” akidesini kabul ederek tahrif edilmiş, İncillerin de muharref olanları kabul görmüştür. Bundan sonra Hıristiyanlık Hz. İsa’nın (as) Allah katından getirdiği şekli ile değil de “Azizlerin” ve “Ruhani Reislerin” siyasi ve dünyevi kaygılarla oluşturduğu Siyasal Hıristiyanlık” şekline dönüşmüştür. Hıristiyanlık bu şekilde dünyevileşmiş ve dünyevî iktidarı hedefleyen bir inanç haline dönüşmüştür. Bununla Hıristiyanlar kiliseyi ve kutsal kitabı ortadan kaldırmaya çalışan siyasal iktidarların baskısından, yasaklardan ve büyük kıyımdan kurtuldular; ama dinlerini kaybettiler. Siyasilerin istediği bir dini kabul ederek devlet ile anlaştılar. Böylece Hıristiyanlık bir nevi devlet dini haline geldi. 313 yılında İmparator Constantinus ve İmparator Licinius’un birlikte imzaladıkları “Milano Fermanı” bu dönemin başlangıcını teşkil eder. Daha sonra Constantinus kendisini iyi bir Hıristiyan azizi gibi göstererek Hıristiyanların desteğini kazanmış ve 324 yılında Licinius’a karşı zafer kazanmış, onu öldürtmüştür. 325 yılında İznik Konsili toplanmış ve gerçek İnciller yasaklanmış ve “Kanonik İnciller” olarak bilinen dört İncil’i kabul ettirmiştir. 330 yılında Constantinus “Azizler Azizi” ilan edilmiş, 330 yılında Edirnekapı’da Aziz Constantinus Kilisesi’ni yaptırmıştır. Böylece İmparator Constantinus kendisini Hıristiyanların hem dini hem siyasi lideri konumuna yükseltmiştir.
Constantinus 330 yılında ayrıca İstanbul’u (Konstantinopolis) Doğru Roma’nın başkenti ilan ederek Batı Roma’dan tamamen bağımsız bir devlet haline getirmiştir. Hıristiyanlık bu tarihten itibaren bir devlet dini (Sezaro-papizm) olmuştur. Constantinus Paganizmi, yani Roma’nın putperestliğini tamamen reddetmiştir; ama Hıristiyanlığı da Yunan Tanrılarının etkisine sokmayı becermiştir. Nitekim Hz. İsa’yı çoban İsa kılığına sokarak Apollon’a benzetmiş, Meryem’i de Artemis’e benzetmişlerdir.
410 yılında Vizigotlar’ın Roma’yı istila ederek yağmalaması üzerine imparatorluğun uğradığı bu felaketleri Hıristiyanlara yüklemeye çalışan Paganların yani Putperestlerin suçlamalarına cevap olarak Aziz St. Augustinus “Civitis Dei” (İlâhî Devlet) isimli eserini yazdı. Augustinus ilk günahın ürünü olarak saydığı geçici “dünya devleti” karşısına “ilâhî devleti” koydu. Augistinus’un bu kitaptaki amacı dünya devletinin önemsiz olduğunu vurgulayarak Romalıları uhrevi olan ilâhî saltanata ve Hz. İsa’nın “göklerin saltanatı” dediği ebedî âleme yöneltmek ve ilâhî saltanatın devamlı olduğunu vurgulamaktı. Zira iki bin yıllık bir Roma Devletinin yıkımı gerçekten halkta büyük bir şok meydana getirmişti. Ama ne var ki daha sonra ortaya çıkan yorumcular tarafından bu görüş yorumlara tabi tutularak “dünyevî devletin ve siyasetin üzerinde onları yönlendiren bir otorite haline getirilmiş ve devlet kilise ile özdeşleştirilmiştir.
Kavimler göçü, Norman ve Macar istilaları ile Batı Roma 476 yılında tamamen çökünce Roma Kilisesine bağlı Katolik Hıristiyanlar daha sonra Bizans örneğinde olduğu gibi küçük Krallıklar ve siyasi oluşumlar Hıristiyanların desteğini almak için kilisenin ruhanî/manevi otoritesini kabul etmek durumunda kaldılar. Ortaçağın tipik toplumsal ve siyasal düzeni içinde kuvvetlenen derebeylerden acze düşen krallar kilisenin desteğini almak istemeleri kilisenin otoritesinin güçlenmesine sebep olmuşlardır. Bu fiili ve siyasi durum da kiliseyi resmi bir doktrin üretmeye yöneltti. Ruhun bedene olan üstünlüğünden yola çıkan ruhanî liderler de “ruhânî iktidarın dünyevî iktidar üstünlüğü” düşüncesi ile siyasi bir otorite yapısını kurgulamaya başladılar.
Ruhani iktidarı temsil edem kilise İsa ile bütünleşen kutsal bir kurumdu. Bu kurumun başında bulunan papa doğal olarak “Masum” olup, asla yanılmazdı. Böylece İsa tanrılaştırıldı ve kilise İsâ’laştırıldı. Tanrının İsa’ya yüklediği misyon, kiliseye ve din adamlarına intikal etti. Tanrının gücünü ve yetkisini kilise üstlendi. Ruhban sınıfı da bundan payını alarak dünyevi iktidarı denetleme yetkisine kavuştular.
V. yüzyılda Papa I. Gelase dini işlerde piskoposun, dünyevî işlerde imparatorun üstünlüğünü ilan ederek iki otorite kabul edilir olmuştur. Hıristiyan Teolojisini felsefî olarak zirveye taşıyan Thomas Aguinas’ın (1225-1274) kilisenin geleneksel tezini “üniversal ve ebedî prensipler olarak siyasal iktidarların da uygulayacakları temel prensipler olduğunu ileri sürmüş ve “siyasal iktidarın görevinin adaleti ve ortak faydayı sağlamak” olduğunu vurgulamıştır.
Zaman içinde kilisenin ruhani otorite ile yetinmeyerek dünyevi iktidarı da hedeflemesi kilise ile imparatorları ve kralların arasını açmıştır. Ancak 1572 tarihinde Fransa’da Katolikler tarafından yapılan Protestan katliamından sonra Fransa Kralı IV. Henri papanın ayaklarına kapanarak af dilemek zorunda kalmıştır. Bu olaydan sonra kilisenin üstünlüğü kabul edilmiş oldu ancak çatışma burada bitmedi daha da derinleşerek devam etti. Nihayet Papa XIII. Leon dünyevi ve ruhani kuvvetlerin ayrılığını ve birbirlerinden bağımsız olduklarını kabul etmek zorunda kaldı. Sonuçta “Göklerin melekûtunu sana vereceğim. Yeryüzünde bağladığın her şey gökte bağlanmış olur ve yeryüzünde çözeceğin her şey gökte çözülmüş olur” (Matta, 16:19) ayeti gereği Müslümanların “ehl-i hal ve’l-akd” ve Şia’nın “masum imam” anlayışı kabul edildi.
Günümüzde Hıristiyanlık devletten bağımsız olarak varlığını devam ettirmektedir. “Din ve Vicdan Hürriyeti” ile din devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Bununla beraber genel olarak bilinmesi gereken en önemli husus şudur: “Din-i İsevîde yalnız esasat-ı diniye Hz. İsa’dan (as) alındı. Hayat-ı içtimaiye ve füruat-ı diniyeye ait ekser ahkâmlar, Havariyyun ve sair rüesay-ı ruhaniye tarafından teşkil edildi.” (Said Nursi, Mektubat, 2004, s. 736) Bu bakımdan kilisenin ruhani otoritesi ilâhi olmayıp beşeridir. Ortada ilâhi otorite ile beşeri otorite çatışması değil, beşeri otorite paylaşımı çatışması vardır.
|