| SİYASAL OTORİTENİN YOZLAŞMASI |
|
|
|
| Cumartesi, 13 Aralık 2008 | |
|
Yerel veya genel farketmiyor, her türlü demokratik seçim mekanizması kitlelerin olumlu tepkilerini (daha açık ifade etmek gerekirse reylerini) alabilmek için siyasal partileri o kitleler lehine açılımlar yapmaya zorluyor. Demokrasinin en büyük nimeti halkın arzularına yönelik eylemler yapılmasının siyasi otoritelerin lütfundan değil, zorunluluğundan kaynaklandığını siyasal partilere ve halka göstermesi olsa gerek. Seçim mekanizmasının olmadığı bir yönetim şekli aynen tek parti diktasında olduğu gibi devletin, halkın refahına ve tercihlerine göre hizmet üretme potansiyelini minimuma indiriyor. Bununla birlikte seçim atmosferinin oluşmaya başlaması yönetim üzerine teorik tartışmaların yapılmasına da kapı aralıyor. İktidarların sınırı nereye kadardır? Otoriteler yozlaştığında onları yola getirmek nasıl mümkündür? Otoriteler mutlaka yozlaşır mı? Salt demokratik mekanizmalar otoritelerin yozlaşmasına engel olabilir mi? Bu ve benzeri sorular üzerinden yapılacak tartışmalar hem adil bir devletin nasıl olması gerektiği, hem de demokrasinin içinin neyle doldurulması gerektiğini anlamakta önemli bir etkendir.
Lord Acton “otoriteler yozlaşabilir, mutlak otorite mutlaka yozlaşır” demiştir. Bunun böyle olduğuna şüphe yok, tarih boyunca tüm düşünürler de aşağı yukarı aynı kanaattedirler. Lakin bir otoritenin yozlaşmasına engel olmak için ileri sürülen çözümler büyük farklılık arzetmiştir. Sosyalistler ve diğer kolektivist düşünürler yöneticinin erdemli olması gerektiğini söyleyegelmişlerdir. Çünkü onlara göre halk yığınları güdülmeye muhtaç koyunlar hükmündedir. Onların gözünde halk kendi hallerine bırakıldığında daima kötülüğe meyleder, oysa iyilikleri(!) kendinden menkul “erdemli”ler her daim iyiliğin, doğrunun, güzelin peşindedir. Hatta tarih boyunca zulme başkaldırmış bütün bireysel yahut kitlesel hareketleri kendi “erdem” düsturlarına yamarlar. Bu düşünceler içerisindeki sosyalistlere göre toplumsal tekamülün sağlanabilmesi için de erdemli olanların, erdemsiz ve kötülük peşinde koşan halk yığınlarını kendi peşlerinden sürüklemek durumundadır. Bunun için gerekirse ve mümkünse güç kullanılmalı, iktidar ele geçirildikten sonra da erdemsiz halk yığınları eğitilerek erdemli hale getirilmelidir. Aşağı yukarı bütün kolektivistler için otoritenin yozlaşmasına engel olacak yegane çözüm budur: iktidarı “biz” ele geçirelim, bizden olmayanı bize benzetmek için her türlü baskıyı, cebri kullanalım. Aksi takdirde toplum uçuruma doğru sürüklenecektir. Bu bakış açısı neresinden tutarsanız tutun elinizde kalacaktır. Bir defa kimin erdemli olduğunu kim belirleyecektir? Eğer neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyecek araçlar mevcut ise bu araçların doğruluğundan nasıl emin olacağız? Bu durumda doğruyu yanlıştan ayıran ve doğruya doğruluk payesi veren araç yahut otorite doğrudan bile üstün değil midir? Eğri oturup doğru konuşalım, bu bakış açısı “biz”den ibarettir. Yani bizim yönetimimiz doğru, erdemli; öteki yanlış, erdemsiz... Biz erdemliler yönetirsek fevkalade süregiden devlet yönetimi, başkalarının eline geçtiğinde yozlaşır. Şu halde otoritenin yozlaşmaması için iktidar olan bizler iktidara yeltenmek isteyen ötekileri susturalım, durduralım, gerekirse güç kullanalım. Şükür ki yozlaşmayı engellemek için güçlerin dağıtılması, iktidarın sınırlandırılması ve pastanın küçültülmesi, demokratik mekanizmaların liberal öğelerle donatılması fikrini savunan bir başka makul görüş vardır ve aslında kabul gören de bu olmuştur. Bir toplumsal sözleşme kuramcısı olan John Locke bu gerçeği “adil yönetim” olarak nitelendirmiştir. Locke, “Adil ve ılımlı yönetimler her zaman huzur ve emniyet içerisinde olmuşlardır, oysa zulüm kargaşaya yol açarak insanları zorba yönetimlere karşı başkaldırmaya sevk eder” diyerek yönetimin yozlaşması durumunda halkın isyan hakkının saklı bulunduğunu, bir gün bu hakkın tecelli edeceğini ve etmesi gerektiğini de belirtmiştir. Peki adil ve ılımlı yönetimin şartı nedir diye soracak olursak buna Fransız filozof Frederic Bastiat cevap vermektedir: “kişiliğine saygı gösterildiği, emeğini istediği gibi kullanabildiği, emeğinin ürünlerine karşı girişilecek her türlü saldırıya karşı korunabildiği sürece hiçkimse yönetime karşı gelmeyecektir.” Bastiat işte buradan yola çıkarak her bireyin hayat, özgürlük ve mülkiyet (life, liberty, property) haklarının bulunduğunu, devletin asli görevinin de bireylerin bu haklarını korumaktan ibaret olduğunu söylemektedir. Eğer ki devlet bu asli vazifelerinden başka bir görev üstlenirse ister istemez yozlaşacaktır ve adaletten taviz verecektir. Temel karakteristikleri bundan ibaret olmasına karşın gerek sosyalistlerin iktidar dönemlerindeki popülist uygulamalar, gerekse beşeri tekamülün bireysel ihtiyaçların kişisel olarak karşılanmasının oldukça yüksek maliyetler barındırması devletin etkinliğini ve görevlerini genişletmiştir. Hangi ihtiyaçların kamusal otorite yoluyla karşılanması gerektiği, kamusal harcamaların toplam harcamaya oranının ne olması gerektiğiyle ilgili hem iktisatçılar hem de siyaset bilimciler çeşitli öneriler sunmuşlardır. Bu önerilerde hiç şüphesiz bakmamız gereken ilk kıstas kamunun harcamalarının sınırlandığı noktanın bireysel özgürlükleri kısıtlama potansiyeli taşıyıp taşımaması olmalıdır. Devletin yapmış olduğu harcamalar halktan toplanan vergiler yoluyla, halkın seçtiği yöneticiler tarafından halk için yapılmaktadır. Eğer ki yönetici harcamaları halk için yapmıyorsa orada yozlaşma başlıyor demektir. Sadece ekonomik yönden bakmayalım, devlet halk adına karar alırken bütünüyle halkın, yahut bir kesiminin veyahut tek bir ferdinin özgürlüklerini haksız yere sınırlayıcı bir uygulamaya gidiyorsa orada da yozlaşma başlıyor diyebiliriz. İşte bu yozlaşmanın önlenmesi için demokratik mekanizmalar olmazsa olmazdır. Demokrasi ise kendi başına yozlaşmayı önlemek için yeterli değildir, içerisinde mutlaka liberal öğeler barındırmalıdır. Kabaca sayacak olursak seçimlerin belirli aralıklarla yenilenmesi, siyasal erklerin birbirlerini denetleyecek şekilde ayrılması, muhalefet imkanının bulunması, her görüşün savunulması ve propagandası için yeterli ifade özgürlüğü ortamının bulunması, piyasanın tam ve etkin çalışabilmesi için devlet müdahalesinin olmaması gibi şartların olmazsa olmaz kabul edilmesi gerekmektedir. Bunların dışında asıl önemli etken ise devletin, hiçbir keyfi nedenle birey hak ve özgürlüklerini sınırlandırabilecek potansiyele sahip olmayacak şekilde sınırlandırılmasıdır. Ancak bu şartlar gereğince sağlandığı takdirde adil bir yönetimden söz edebiliriz. Aksi takdirde zulüm ve cebir devreye girecek, zulme muhatap olan kitle de tepkisini er-geç verecektir. Nitekim tarih boyunca zulmün ilelebet payidar olduğu hiçbir devlet de yoktur. Etiketler: Siyaset Siyasal Otorite Siyasal Partiler Alevi Açılımı Çarşaf Açılımı AKP CHP MHP |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|