Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Soru - Cevap arrow Bediüzzaman Ehl-i Beytten, Peygamber Soyundan mıdır?
Advertisement
Bediüzzaman Ehl-i Beytten, Peygamber Soyundan mıdır? PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 27 Şubat 2008

Soru:
SELAMUN ALEYKÜM, Ailem Dergisi Mart ayındaki dergisinde üstadımızın babası Mirza efendinin ona MUHAMMET SAİD İSMİNİ VERDİĞİ DOĞRUMU? Bir de üstadımız ehl-i beytten olduğumu bilemiyorum diyor. Ehl-i beytten mi başka kaynaktan hiç araştırdınız mı?

Cevap:
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Ehl-i Beyttendir. Peygamberimizin (sav) hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin (ra) soyundan gelmiştir. Böylece iki silsileyi birleştirmiştir. Doğumunda babası göbek adı olarak Muhammed Said koymuş olabilir. Ama şu var ki isim önemli değil. Peygamberimiz (sav) “İsmi ismime uyacak” buyuruyor. “Yuvatıu” kelimesi ile.. Said kelimesi Muhammed kelimesine Ebced ve Cifirle uyduğunu “Ahmet Feyzi Kul” ağabeyin “Maidetü’l-Kur’an” isimli eserinde ispat edilmiştir. Orada başka hadisler ve haberler de vardır.

Üstadın “Ehl-i Beyt olduğumu bilemiyorum” demesi nüfus kütüğü ve şecere ile ispat edemiyorum demesidir. Çünkü bu söz mahkemede söylenmiş. Mahkeme resmi belge yeridir. Resmi belge ile ispatı elbette mümkün olmaz. Kendisinin Kürdistan’da doğması ve Kürtçe konuşması ehl-i beyt olmasına engel değildir. Bilakis kendisini gizlemesi içindir. Din bir imtihandır. Bu gibi hususlar araştırma ve akıl ile bilinir. Arayan bulur. 

Ahir zamanın en dehşetli zamanında imana ve Kur’ana hizmet edecek böyle mükemmel bir zatın peygamberimizin hangi torunundan geleceği, Hasenî mi, yoksa Hüseynî mi olacağı İslam âlimleri arasında tartışma konusu olmuştur.  (Mirkâtü’l-Mefâhîm, Aliyyü’l-Kârî, 5: 179)  Bediüzzaman talebeleri ile yaptığı özel sohbetlerinde kendisinin anne tarafından Hasenî ve baba tarafından Hüseynî olduğunu müteaddit defa ifade etmiştir.  (Abdulkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, 1: 36; Necmettin Şahiner, Son Şahitler, 1: 242; 3: 129) Böylece son müceddit ve mehdi olduğunu nesep yönünden ispat ettiği gibi, Mehdinin Hasenî mi, yoksa Hüseynî mi olduğu tartışmalarını da bitirmiştir.

Her şeyin bir sonu vardır. Her şeyin sonu onun en mükemmelidir.  Velâyetin sonu da Mehdinin velâyetidir.  (İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiye, 3: 429–430; Ankâu’l-Mağrib, 15; Şeyh Mahmut Şebüsteri, Gülşen-i Raz, 10) Ondan sonra kıyamet kopacaktır. Bir başka veli gelmeyecektir. Bunun için Bediüzzaman kendisinden sonra herhangi bir velinin geleceğini haber vermemiş ve insanların nazarlarını Kur’ana ve telif ettiği Kur’an tefsiri “Risâle-i Nur Külliyâtı”na çevirmiştir. “Zaman camaat zamanıdır. Bundan sonra cemaatın şahs-ı manevîsi hükmedecektir. Zaman ferdiyet zamanı değildir. Baki hakikatler fani ve çürütülebilir şahsiyetlere bina edilmez.  (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 11) Bu zamanda ancak “Risale-i Nur” “Ferdiyet” makamını temsil eder”  (Kastamonu Lahikası, 57–58; Tarihçe-i Hayat, 256; Emirdağ Lâhikası, 261; Mektubat, 411)şeklinde ifadelerle talebelerine ders vermiştir.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Mehdilik görevi, yani insanlara hak ve hakikat dersi vermek, şüphelerini gidermek,  imanını tahkiki yapmak “Risale-i Nur”u okumak ile olacaktır.  O her yere girer ve dersini hiçbir tesir altında kalmadan verir. Nur talebelerinin de en önemli görevi onu neşr etmektir; okunmasını ve yayılmasını sağlamaktır. Onun neşri için çalışan “Risale-i Nur Talebesi” unvanını alır. Bunun için Bediüzzaman “Asırlardır beklenilen ve muntazır kalınan zat, Risale-i Nur imiş.. ” (Barla Lahikası, 102) hükmünü verir. 

Ancak siyasi, ticari ve dünyevi çıkar peşinde koşanlar ve Mehdinin gelmesi ile çeşitli beklentiler içinde olanlar elbette bu izahları kabul etmeyeceklerdir. Çeşitli şahısları öne sürerek onun ile çıkarlarını takip etmekten geri durmayacaklardır. Ehli dalalet ve İslam düşmanları da bunlardan istifade ile kendi siyasetlerine alet etmeye çalışacaklardır. Bu babda İslam dünyasında pek çok fitneler çıkarılmış ve hepsi de neticesiz kalmıştır. Müslümanlara da hiçbir fayda sağlamamış bilakis pek çok zulüm ve haksızlığa kaynak teşkil etmiştir. Bunun için rivayetlerde “Mehdiye, ‘Sen Mehdisin’ denilince kabul etmeyecektir” denilmiştir.  Bediüzzaman bu prensibe azami derece uymuş ve Mehdilik iddiasını kabul etmemiştir; ancak ret de etmeyerek, Mehdiye ait vazifeleri Risale-i Nur Eserlerinin yapacağını ifade etmiştir. Bu babda mehdinin halife olacağı hadisini de “Hz. Hasan (ra) ın altı aylık hilâfetini Risale-i Nur Celcelutiye ve Cevşenü’l-Kebir’den aldığı feyizle hilâfetin en kuvvetli ve en ehemmiyetli vazifesi olan ‘Neşr-i Hakaık-ı İmaniyeyi yaparak tam bir beşinci halife olmuştur”  (Emirdağ Lâhikası, 1: 65–66) şeklinde izah eder.

Bediüzzaman kendisinin Mehdi olduğunu Risale-i Nur eserlerinde açıkça söylemez ancak Risale-i Nur talebelerinin Mehdi’nin talebeleri olduğunu açıkça ifade eder ve şöyle der: “1284 (1877) de Avrupa kâfirleri Rusları tahrik ederek meşhur 93 harbini netice verdirdiler. O zaman Mevlâna Halid’in şakirtleri o zulümâtı dağıtır. Ondan yüz sene sonra (1977) zulümatı dağıtacak olanlar Mehdinin talebeleri olacaktır”  (Şualar, 619–620) der.

Risale-i Nur Külliyatı gibi mükemmel bir tefsir-i Kur’anın müellifi olan ve bunu da kendi ilmi ve düşüncesi ile değil, “İlham-ı Rabbani” ile yazdığını ifade eden Bediüzzaman gibi bir dâhinin ehl-i beytten olması akıldan uzak değildir.

Sonuç:
Mehdilik bir iddia değil; “kâinatta en yüksek hakikat olan muazzam iman davasının” ve mücadelenin temsil edilmesi hadisesidir. Davayı bilmeyen iddiaya sapar. Dava tahakkuk etmiş ve bu muazzam mücadele verilmiş ise onun sahiplerine yüce Allah’ın ahirette bir yüce makam verecektir. Deccal ve Süfyan ile mücadelenin sonucu Allah tarafından verilen bu makamın adı “Medhiyet” makamıdır. Bu boş iddialar ile kazanılamaz. Bir davamız yok ise veya Mehdinin davasını bilmiyor, tanımıyor isek boş iddiaların bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Bilakis Deccal ve Süfyan’ın bilmeyerek oyununa gelmek gibi büyük mesuliyet altına girme tehlikesi vardır.

Bize göre ahir zamanda gelmesi müjdelenen Mehdi gelmiştir. Bu Bediüzzaman Said Nursi’dir. (ra) Davası olan İman Davasının izahı isbatı olan Risale-i Nur Külliyatı Kur’anın tefsiri ve ilham eseri olup Peygamberimizin davası olan “İman Davası”nın Bediüzzaman’ın yani Mehdi’nin davasının en büyük delilidir. Kurtuluş ancak iman iledir. İman ise Tevhidin anlaşılması ile kalbin tatmin, aklın ikna olması sonucu kalpte hâsıl olan bir nurdur. Elbette böyle bir eserin sahibi peygamberimizin (sav) soyundan gelmiştir. Kürdistan’da doğması, Kürtçe bilmesi peygamberin soyundan gelmesine engel değildir.

Peki, Bediüzzaman’ı (ra) Mehdi kabul etmezsek ne olur? Ehl-i dalalet birçok Mehdi çıkarır. Müslümanları böler ve her gurup Mehdi benim liderim der. Diğeri ile kavga eder. Bu böylece sürüp gider. Ehl-i dalalet de bunları birbirine düşürür kendi işini yapar ve Müslümanları ezmeye devam eder. Müslümanlar da Mehdi gelecek bizi kurtaracak diye bekler durur ve bir araya gelerek güç birliği sağlamazlar. Nasıl olsa Mehdi gelince her şeyi tek başına düzeltecektir.

Mehdinin davası mehdiyettir. Adı Mehdi olması gerekmez. Ahir zaman peygamberinin adı çoktur. Muhammed, Ahmed, Hamid, Munhamenna, Faraklit gibi çok ismi vardır. Şimdi Yahudi ve Hıristiyanlar hala daha Munhamennâ ve Faraklit insimde birini bekleyip duruyorlar. Hâlbuki ahir zaman peygamberi geleli 1500 sene olmuş. Maalesef onlar İman davasını kaybettikleri ve Tevhitten saptıkları için Teslisi güçlendirecek veya Yahudilere dünya hâkimiyeti verecek bir Ahir zaman peygamberinin kendi içlerinden çıkmasını bekleyip duruyorlar. Kıyamet kopacak yine bekleyecekler. Hesap günü olunca gerçeği görecekler ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır. Bizdeki Mehdi bekleyenler de Mehdinin İman davasını tanımadıkları müddetçe ölene kadar, gelenler de kıyamete kadar kendi içlerinden Muhammed Mehdi adında bir siyasi liderin çıkarak iktidarı ele geçireceğini ve yanındakilere bakanlıları ve devletin mallarını vermelerini bekleyip duracaklar ve siyası mücadele içinde olacaklar ve iman davasından mahrum kalacaklardır. Bu bir imtihandır. Allah kendi rızasını isteyenlere nasip eder. Dünya nimetlerini isteyenleri ise Allah çeşitli dünyevi sıkıntılar içinde bırakır. Birbirleri ile çekişip dururlar. Herkes kendini üstün görür diğerini hakir görür kavga eder dururlar.



 
< Önceki   Sonraki >

Asırların Rehberleri: Mücedditler

Hz. İsa ve Günümüz İsevileri

CİHAD

Din, Akıl ve İslam

CUMHURİYETİN MANEVİ TEMELLERİ