Yazılarım
Soru - Cevap
Hz. Ali ve Hz. Hamza (ra) Cebrail'i (as) Gördü Mü? | Hz. Ali ve Hz. Hamza (ra) Cebrail'i (as) Gördü Mü? |
|
|
|
| Perşembe, 21 Şubat 2008 | |
|
Soru:
Bediüzzaman diyor ki: “Risale-i Nur şakirtlerine işaret eden Hazret-i Ali'nin (r.a.) bir keramet-i gaybiyesidir. Cay-ı dikkat: Şu acip lem'anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor. Birincisi ve en mühimi: Gizli kalmış gaybî mühim bir mucize-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan eder ki, cevamiu'l-kelim nev'inden iki cümleden ibaret bir hadis-i şerifi iki sayfa kadar hakaik-i tarihiyeyi ve iki devlet-i azime-i İslâmiyenin hatimelerini ifade ediyor. İkincisi: Keramet-i evliya hak olduğuna kat'i bir burhan gösteren Hazret-i Ali'nin (r.a.) latin harfinin kabulünü tam tarihiyle ve tarz-ı tatbikini iki kelimeyle göstermesidir. Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirtlerine ve naşirlerine karşı Hazret-i Ali'nin (r.a.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir. (...) Hazret-i Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: “Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâimü's-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum” diyerek bu İsm-i Azamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki: “Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhut derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, On Sekizinci Lem'a, Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman Said Otuz Birinci Mektubun On Sekizinci Lem’ası) Bu iddia da büyük bir iddia degil midir? Eğer Hz Ali de bir sayfa veya suhuf almışsa onun da peygamber olması gerekir ve Peygamberimizden (hasa) ustun olması gerekir zira kıyamete kadar bütün ilimlerin verildiği iddiasını peygamber (sav) efendimiz bile yapmamıştır. Ahmed b. Hanbel Ali radiyellahü ant’tan şunu rivayet etmiştir: Beni Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellem çağırdı ve buyurdu ki, “Sende İsa’ya benzer bir yön vardır. Yahudiler onu öylesine horlamışlardır ki, anasına iftira bile etmişlerdir. Hıristiyanlar da öylesine sevmişlerdir ki, onu kendisine layık olmayan bir yere indirmişlerdir.” Ali şöyle devam etti: Dikkat edin, iki grup, benim hakkımda kendilerini gerçekten mahvedeceklerdir. Birisi sevenlerdir ki, beni bende olmayan şeylerle öveceklerdir. Diğeri de horlayanlardır ki, bana olan kinleri onları bana iftiraya zorlayacaktır. Bakın, ben peygamber değilim. Bana vahiy gelmez. Ama ben gücümün yettiği kadar Allah'ın kitabına ve Resulüllahın sünnetine uygun iş yaparım. Size Allah'a boyun eğmeyi emrettiğim sürece hoşunuza gitse de gitmese de bana boyun eğmek görevinizdir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I:160) Hal böyle iken bunların isnadı büyük bir vebal değil midir? Cevap: Allah kullarını hiçbir zaman ihmal etmez. Allah imhal eder ihmal etmez. Yani mühlet verir ama unutmaz. Her yerde hazır ve nazır olduğu için kulunu her halinden haberdardır ve her işi bizzat ilmi, iradesi ve kudreti ile yapan Allah’tır. Allah kullarına şah damarından daha yakındır. Kulunun kalp atışlarını idare eden Allah’tır. Aynı şekilde kulunun kalbine gelen her şey Allah’ın dilemesi, ilmi, iradesi ve kudreti iledir. Nitekim Şems suresinde “Biz insanın kalbine iyi olanı da kötü olanı da ilham ederiz” buyurur. Allah peygamberlerine ferman vererek peygamberlik ile ve tebliği ile görevlendirdiği gibi, sevdiği kullarına da ilham ile yol gösterir. Bu da çeşitli şekillerde olur. Allah’ın şeytan ile konuşması Kur’anda geçer. Şeytan huzurdan kovulunca Allah ile konuştu ve “Ben senin kullarını yoldan çıkaracağım” dedi. Dolayısıyla Allah sadece peygamber ile konuşur demek doğru değildir. Şeytan ile konuşan neden insan ile konuşmasın? Kur’anda Allah’ın peygamberler dışındaki varlıklar ile konuşmasına “İlham” denir. Kur’anda “Allah arıya vahyetti” buyurmaktadır. Elbette bu onu peygamber yaptı şeklinde anlaşılamaz. Bu “Allah arıya bal yapmayı öğretti, ona ilham etti” demektir. Tabii ki kul Allah’tan ne isterse ve iradesini, çalışmasını nereye yönlendirirse Allah ona o yolda o yönde yardımcı olur. Allah kötülük ve şeytanlık isteyene razı olmamakla beraber sonucunu haber vererek uyarmasına binaen isteğini yerine getirir. Kötülüğü ve şerleri yaratır. Aynı şekilde iyilik isteyene ve ilim isteyene de o yönde yardımcı olur. Nitekim Edison Allah’tan elektriği insanlara aydınlatmak için nasıl kullanılacağını göstermek istedi. Yıllarca fiilen çalıştı, yani lisan-ı hali ile dua ederek Allah’tan istedi. Allah da ona ampulün yapımını ilham etti. Müzisyene de notaları bulmada ve şarkı yapmada yardımcı olur. Futbolcuya da oynamada ve gol atmada yardımcı olur. Öyle değil mi? Hz. Ali (ra) gibi ilim isteyen ve bu konuda peygamberimizden (sav) teşvik gören bir mükemmel insana yüce Allah’ın “İlm-i Esrar-ı Gayba” dair Esma-i İlahiyesi ile yardımcı olması nasıl garip karşılanır? Bütün ulumun ve esrarın anahtarı “Esma-i Hüsnâ”dır. Bunun için Allah Âdem’e (as) “Bütün esmayı öğreterek” meleklere üstün kıldı. Esmanın hatırı için meleklere Âdem’e (as) secde etmelerini emretti. Cebrail (as) peygamberimize (sav) sadece Kur’an öğretmedi. Kur’anın dışında Kutsi hadisleri ve Allah’ın Kur’an-ı Kerimdeki emirleri uygulama şekillerini de öğretti. Namazın nasıl kılınacağını tesbihlerin nasıl okunacağını, Sübhaneke duası dâhil bütün duaları öğretti. Peygamberimiz (sav) de sahabelerine öğretti. Allah’ı nasıl zikredeceğini ve Allah’ın isimlerini de öğreten Hz. Cebrail (as) dir. Zekâtın nelerden nasıl verileceğini, orucu bozan şeylerin ve nasıl tutulacağını öğretti. Hac ibadeti nasıl yapılacağını öğretti. Ayrıca Celcelutiye ve Cevşen gibi duaları da Cebrail (as) peygamberimize (sav) öğretti. Peygamberimiz (sav) de sahabelere öğretti. Aynı şekilde Hz. Ali (ra) geleceğe dair bir kısım şeyleri sordu. Bunun üzerine peygamberimizin (sav) huzurunda Hz. Ali’nin (ra) da bulunduğu bir sırada Cebrail (as) bir levhada yazılı olarak Hz. Ali’nin (ra) kucağına “Sekine ve İsm-i Azamın yazılı olduğu bir levhayı bıraktı.” Hz. Ali (ra) onu gördü, okudu ve ezberledi. Ondan birçok sırlara vakıf oldu. Bu geleceğe dair de olabilir, ilahiyata ait bilgiler de olabilir. Tabii ki Hz. Ali (ra) peygamberimiz (sav) gibi Cebrail’i (as) göremiyordu. Elbette gösterdiği levayı gördü. Oradan okudu ve ezberledi. Şimdi bunda garip ve anlaşılmayan bir durum yok. Olay gayet net ve doğrudur. Kaldı ki Hz. Hamza (ra) peygamberimizden (sav) Cebrail’i (as) görmek istedi. Peygamberimiz (sav) sen ona dayanamazsın dedi. Israr edince Kâbe’de gösterildi. Dayanamadı ve bayıldı. Bu da garip bir durum değildir. Ahir zaman peygamberi ve Allah’ın en sevgili bir kulunun yanında en mükemmel bir insan olan Hz. Hamza ve Hz. Ali (ra) gibi zatların bu gibi durumlara mazhar olmamaları çok garip olurdu. Yıllarca yanında kalacaklar ve peygamberimiz (sav) devamlı muhatap olduğu ve haber verdiği Cebrail’in (as) varlığından tamamen habersiz ve nasipsiz olacaklar. Bu aklen de mümkün değil. Elbette onların da hissesi bu kadar olacaktır. Velinin yanında kalan kerametinde faydalanmaz ve bir kerametine ermez mi? İs dükkânına girenin isten ve kokucu dükkânına girenin kokudan biraz nasibi olur değil mi? Cebrail’i görmekle insan peygamber olmaz. Peygamberlik Cebrail’e (as) muhatap olmakla değil, Allah’ın görevlendirmesi ile olur. Hz. Meryem de Cebrail’i (as) bir genç şeklinde gördü. Allah Hz. Musa’nın annesine de hitap etti ve “Çocuğu sandığa koy ve Nil’e at” dedi. Sonra da “Firavununun sarayına git ve Musa’ye emdir” diye ilham etti. Onlar bu hitaba ermekle peygamber olmadılar. Hz. Ali (ra) Cebrail’i (as) görmeden gösterdiği bir levhadan “Sekine’yi ve İsm-i Azamı” okumakla nasıl peygamber olur? Bunun Suhuf almakla bir ilgisi de yoktur. Sonuçta Hz. Ali (ra) peygamberimizden (sav) İsm-i Azama dair istekte bulunuyor. Hz. Cebrail (as) da orada olduğu için Hz. Ali’nin kucağında bir levhada Cebrail (as) “Sekine ve İsm-i Azam’ı” gösteriyor. Bunun üzerine Hz. Ali (ra) buradan aldığı işaretler ve temel bilgilerle geleceğe dair birçok işaretler çıkarıyor. Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur. Böyle de olması lazımdır. Vezirin yanından ayrılamayan ve işlerine yardım eden bir köle pek çok valilerin ve kumandanların ulaşamayacağı sırlara ve bilgilere vakıf olur. Valilerden ve kumandanlardan daha fazla ihsanlara ve ikramlara mazhar olur, hem bilgisi hem de zenginliği artar. Artmazsa o vezirin kabahatidir. Bunun için akıllı olanlar uzak beldede vali olmaktan ise padişahın veya vezirin yanında bir memur olarak kalmayı tercih ederler. Kaynağa yakın olan kaynaktan en çok faydalanandır. Baki Selamlar. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|