Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Soru - Cevap arrow Kaderi Tayin Etmede İnsan İradesinin Rolü Nedir?
Advertisement
Kaderi Tayin Etmede İnsan İradesinin Rolü Nedir? PDF Yazdır E-posta
Cuma, 08 Şubat 2008
Soru:
“Kaderini tayin etmek insanın elinde midir? İnsanın bundaki yetkisi ne kadardır? Yapmasaydım olmaz mıydı? Gitmeseydim olmaz mıydı?”

Cevap:
Ezelden ebede kadar olacak her şeyin Allah tarafından bilinmesine ve Levh-i Mahfuz’da kaydedilmesine KADER, ve her şeyin yeri ve zamanı gelince o bilgiye uygun olarak ortaya çıkmasına da KAZA denir. Kader Allah’ın İlim ve İrade sıfatının gereğidir. Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını ve İradesinin her şeye şamil olduğunu bilen Kader’i anlar. Aksi taktirde kaderi anlayamaz. Çünkü “Kader ilim nevindendir; ilim ise maluma tabidir.” Yani Allah nasıl olacak ise öyle bilir ve bildiği şekilde olur. Ancak “Bilgi zorlayıcı değildir.” Yani Allah’ın bilmesi bizi o işi yapmaya zorlamaz; ancak bizim kendi duygularımız olan öfke, şehvet, hırs ve tama gibi zorlayıcı duygularımızın bizi zorlaması ile işleyeceğimiz fiilleri, o duyguları ve o duygulara esir olan insanın ne yapacağını bilen yüce yaratıcı bilir ve ona göre yazmıştır ve yazdığı gibi de vücuda gelir.

Kadere iman imanın esaslarındandır. Kadere inanmayan Allah’ın her şeyi bildiğine inanmamış olur. Her şeyi bilmeyen de Allah olamaz. O zaman Kader Allah’a imanın gereği olmuş olur.

Kaza ise Allah’ın İrade ve Kudretinin gereğidir. Allah bir şeyi istemezse onu kimse yaratamaz. Allah’ın kudreti bir şeye taalluk etmezse o şey en basit bir zerre de olsa vücuda gelemez. Zira bir zerreyi yaratan ancak tüm kainatı yaratan zat olabilir. Çünkü kainatı yaratmaya gücü yetmeyenin bir atomu yaratmaya da gücü yetmez. Yapabilir demek atomun özelliklerini bilmemek demektir. Böylece Kaza’nın irade ve kudretin eseri olduğu ortaya çıkar. En basit bir fiilin yaratılışı kompleks bir bilgisayar programı gibidir. Bir işin bilgisayar ortamında yapılması bilgisayarın işletim sistemi ile, o sistemi işleten bilgisayar parçalarının birbirine uyumu ile doğru orantılı olduğu gibi, kainatta en basit bir iş ve hareket, tüm kainat fabrikasının uyumlu çalışması sonucu, o da her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve hiçbir şey iradesi dışında cereyan etmeyen Allah’ın kudreti ile yaratması sonucudur. Böylece tesadüfen hiçbir şeyin olmayacağı ortaya çıkar.

Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez.” Her şeyde bilmediğimiz pek çok hikmetler vardır. Her şey mutlaka bir amaca ve hedefe hizmet etmektedir. Onları bu hedefe ve amaca yönelten sonsuz hikmet sahibi olan Allah’ın iradesidir.

Her şeyi bir sebebe bağlamak yani “Determinizm” felsefi bir düşünce şeklidir. Doğru değildir. Sebepler maddi şeylerdir. Gerçekte ilim, irade ve kudretleri yoktur. Bir şeyin icadında tesirleri söz konusu değildir. Bir ilim, irade ve kudretin eseri ve esiridirler. Kanun dediğimiz ‘aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurması’ bizim sebeplere tesir vermemizden dolayıdır. Gerçekte ise kanunlar sebeplerin sonucu değil, Allah’ın iradesinin tecellisidir. Bir şey Allah’ın iradesi nasıl tecelli ederse öyle olur. Ateş tabiatı gereği yakıcıdır; su da akıcıdır. Çünkü Allah’ın iradesi öyle tecelli etmiştir. Ama İbrahim (as) ı yakmama, ve Musa (as) a da akmama yönünde Allah’ın iradesi tecelli edince öyle oldu. Bunun için bunlara mucize dendi. Yoksa İbrahim (as) amyanttan yapılan bir elbise giydiği için ateş onu yakmadı, Musa (as) rüzgarın esmesini bekledi, rüzgar esti, suyu dalga halinde tuttu ve deniz yarılıp geçti şeklinde izah etmek maddeye tesir vermenin ve Allah’ın iradesini anlamamanın bir başka şeklidir.

Bediüzzaman Risale-i Nurlarda Allah’ın “İlim, İrade ve Kudret” sıfatları üzerinde çok durur. Kainattaki her şeyi buna göre izah eder. Bu mesele anlaşılınca her şeyin kader ile olduğu daha iyi anlaşılmış olur. 

Bitkilerde ve hayvanlarda ve kainatın hey’et-i mecmuasında cebrî ve zorunlu bir kader hakimdir. Her şey Allah’ın iradesine zorunlu olarak tabidir. Her varlık kendi eko-sisteminde, Allah’ın kendisine çizdiği sınırlar içinde yaşar, koyduğu kanunlara uyma mecburiyetindedir. Bunun dışına çıkacak olursa hayatı biter.

İnsana gelince; Allah insanı diğer varlıklardan mümtaz ve üstün olarak yaratmıştır. Yani insana kendi zatını tanısın ve bilsin, isim ve sıfatlarını kavrasın ve anlasın, varlıklar üzerinde tasarruf etsin diye cüz’î olarak “İlim, irade, kudret” vermiştir. Varlıkları da onun hizmetine, emrine ve tasarrufuna vermiştir.  İlmin gereği bilmek, iradenin gereği hür olmak, kudretin gereği ise yapmaktır. İnsana Allah’ın vermiş olduğu bu yüce makamdan dolayı bir de sorumluluk yüklemiştir. Makam, ücreti ve sorumluluğu artıran bir husustur.

Allah insanın böyle olmasını irade ettiği için onu hür yaratmıştır. Bunun sonucu olarak insan kendi eylemini kendi belirler, iradesini iyiye veya kötüye kullanmakta hürdür. İnsana bu hürriyeti ve tasarruf yetkisini veren Allah ona sorumluluğunu ve eylemlerinin sonuncu bildirmemiş olsaydı insana zulmetmiş ve haksızlık yapmış olurdu. Zira padişah bir askerini komutan yapsa, ne yapacağını ve nasıl idare edeceğini öğretmezse, sonra da onu yanlış yaptığı zaman cezalandırsa haksızlık yapmış olur. Önce eğitse, öğretse ve bir öğretmen nezaretinde gerekli talimden geçirse sonra komutayı eline verse, sonra başarısını ödüllendirse, başarısızlığını cezalandırsa adaletle iş görmüş olur.

Allah adildir. Önce insana ilim veriyor, bunun için peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiş, sorumluluğunu ve bunun sınırlarını tayin etmiştir. Sonra onu tasarrufa yetkili kılmış ve eylemlerinde hür bırakmıştır. Bunun için insan iyiliğinin karşılığında mükafatı, isyanının karşılığında cezayı hak etmektedir. Öğrenme çağı olan on beş yaşına kadar da mükellef değildir; ama iyi fiillerinden dolayı yine mükafat görmektedir. Bu ceza ve mükafat Allah’a olan itaatin ve isyanın sonucudur. Yoksa beşer olarak yeme, içme, ve beşeri münasebetlerde hür olmakla beraber sorumlu da değildir. Pek çok fiilleri mubah ve helal olan hususları muhtevidir.

İnsan fiillerinin de iki yönü vardır. Birincisi irade yönü. Yani istemesi. İkincisi ise yapmasıdır. İstemek insana aittir, insanın tasarrufu dairesinde kolay olanıdır. Yapmak ve yaratmak ise Allah’ın kudreti iledir. İnsan iradesini bilgisi dahilinde iyiye kullanır, iyiyi isterse Allah iyiyi yaratır. İradesini bilgisi ile şerre kullanırsa Allah şerri yaratır. Sorumluluk ise iradesini kullanana aittir. Kumandan emir verse, asker suç işlese padişah komutanı sorumlu tutar. Çünkü o istemiştir. Bununla beraber insanın istekleri yine Allah’ın iradesine tabidir. İnsan ne kadar isterse istesin, yalvarırsa yalvarsın Allah irade etmezse o iş olmaz. İnsan çocuğun annesinden ağlayarak istediği gibi, acizliğini ve zayıflığını bilerek ağlayıp sızlayarak Allah’tan isterse o da merhameti ile verebilir; ama mecbur değildir.

İnsan dışında varlıkların kaderini tayin etmek tamamen Allah’ın iradesi dahilindedir. İnsanın kaderi ise fiillerinde hür olan insanın iradesi bir şart-ı âdî olarak Allah’ın iradesine taalluk etmesi sonucudur. Burada istemek insana, yaratmak Allah’a aittir.

Bediüzzaman’ın ifadesi ile: “Allah’ın hür olarak yarattığı insan ve melek gibi zişuur olanların cüz-i ihtiyarları ile cüz’î, icadsız, kesb denilen bir nevi hizmet-i fıtriye ve amelî bir nevi ubudiyetten başka ellerinde yoktur.”  İnsanda da iki türlü fiil cereyan eder. Birisi ihtiyârî, iradesi dahilinde, diğeri ızdırârîdir. İhtiyârî olan fiillerde insanın iradesi söz konusudur. Zorunlu olduğu hususlar iradesine tabi olmadığı gibi, ondan sorumlu da değildir. İhtiyârî olan fiillerinde de insanın elinde olan sadece talep etme, meyletme ve kesb denilen kavlî, fiilî ve istidadî tasarrufu ile Allah’tan istemek, yani dua etmek vardır. Yaratma ve o istediği şeyi var etme, ortaya çıkarma Allah’ın irade ve kudretine aittir. Bunun için Bediüzzaman “Âdetullah üzerine, irade-i külliye-i ilâhiye abdin irade-i cüz’iyesine bakar. Yani bunun bir fiile taallukundan sonra o taalluk eder”  demiştir.

İnsan bir yere gitmek istese, ayağa kakması, yürümesi, görmesi vb. pek çok fiiller cereyan etmektedir. Her fiilin icad olması yönü ile Allah’ın irade ve kudreti sonucudur. Çünkü, “İnsan vücudu 60 trilyon hücreden oluşur, her hücrede 2000 kimyevî laboratuar mevcuttur. Bunların mükemmel çalışması sonucu  insan bir hareketi düzgün yapabilir. Bir fiil tüm bunlara bağlıdır. İnsanın bunlardan haberi bile yoktur. Bu faaliyet ancak Allah’ın kudreti ve iradesi ile olur.   İnsanın Allah’ın kudreti ile yaratılan bu fiilden dolayı mükafatını hak etmesi irade, niyet, kasd ile Allah’ın emrine uyması ve rızasını talep etmesi sonucudur. Sorumlu olması da irade, niyet ve kasd ile Allah’ın emrine isyan etmesi, öfkesini çekecek fiilleri bile bile işlemesi ve mahlukatın hukukuna tecavüz ederek zulmetmesi sonucudur.  Elbette tüm mahlukatın sahibi ve adil-i mutlak olan Allah raiyetinin hukukunu muhafaza için onların hakkını zalim ve asiden alacaktır.

Allah her şeyin yaratıcısıdır.  Hayrı da şerri de yaratır. Ancak hayra rızası vardır; şerre rızası yoktur. Cennet rızasının, cehennem de gazabının sonucudur. Kul bir işi yapmak için cüz-i iradesini sarf ettikten sonra, o işe Allah’ın külli iradesi taalluk eder ve kudreti ile o fiili yaratır. Burada insanın cüz’î iradesi bir şart-ı âdîdir, ancak bu olmazsa o fiil olmaz. Çünkü bir icad, bir fiil tüm şartların tahakkuku ile vücut bulabilir. Ademi ise, bir adi şartın ademi iledir. İşte insanın irade-i cüziyesi de böyle adi bir şarttır. Olmazsa olmaz.

Dolayısıyla yapmazsa olmaz, gitmezse olmaz.
 
< Önceki   Sonraki >

Asırların Rehberleri: Mücedditler

Hz. İsa ve Günümüz İsevileri

CİHAD

Din, Akıl ve İslam

CUMHURİYETİN MANEVİ TEMELLERİ