Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Soru - Cevap arrow Şahıs mı Misyon mu?
Advertisement
Şahıs mı Misyon mu? PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 13 Mayıs 2010
M. Latif SALİHOĞLU
Soru: Siz Ahrar ve Demokrat çizgide gördüğünüz siyasetçileri neden hiç tenkit etmiyorsunuz? Halbuki, aralarında çok fenâ adamlar var. Hem, zaman zaman öylesine fenâ söz ve davranışlarına şahit oluyoruz ki, katılmak, tasvip etmek mümkün değil. Siz, bir yandan misyonu savunurken, bir yandan da bu tip adamları eleştirmeniz gerekmez mi? Hatta, bazılarının ağzının payını verecek derecede, onlara şöyle okkalı tokatlar vurmanız icap etmez mi?

Cevap: Evvelâ, biz şahısların değil, misyonun savunucusuyuz. Vitrindeki şahıslar, hatta zirvedeki liderler dahi gelip geçicidir. Fikir ve dâvâ çizgisi ise, kalıcı olup süreklilik arz ediyor. Şahıslarla uğraşmak, hele hele tenkitlerle hücûm etmek bizim vazifemiz değil. Esasen, buna ruhsat da yok. Öte yandan, dostane ikazlarda bulunmak başka, yıkıcı tenkitlerde bulunmak büsbütün başkadır. Bediüzzaman “Zaman cemaat zamanıdır” derken şahıslarla uğraşmayın demek istemiştir. Cemaat/ kurum/ müessese/ sistem içinde şahsın hürriyeti vardır; ama değeri yoktur. Şahsın hatası ve günahı misyona, cemaate ve kuruma zarar vermez. Bediüzzaman bunu “şahsımın hataları Risale-i Nur’a zarar vermez” diye açıklamıştır.

Dünden bugüne "Ahrar ve Demokrat"ların içinde bulunanları, bu çizgide siyaset yapanları insafsızcasına tenkit edenler, mebzûl miktarda var zaten. Maalesef, onlara alenen "mason" diyenler, hatta gazete manşetlerinden "Nemrut!" diye damga vuranlar, ortalığı istilâ etmiş durumda. Emin olunuz, aramızda öylesine dengesizler, müvazenesizler, müfrit tarafgirler türedi ki, bunlar, Ahrar ve Demokrat çizgide siyaset yapmış, bu ülkenin menfaatine yıllar yılı hizmet etmiş bazı siyasetçileri, Nemrut'tan, Firavun'dan, hatta Süfyanî Deccal'den bile daha fena görüp hücûm ediyorlar.

Biz ise "mîzân–ı şeriatı" dahi hiçe sayarak kadar ileri giden bu tip adamlarla beraber olamayız. Onların elini güçlendirecek, yahut siyasetlerine kuvvet verecek söz ve davranışlarda bulunamayız.

Acaba hangi kardeşimiz böylesine dehşet verici bir vebâlin altına girebilir?

Allah için düşünelim: Böylesi bir tarafgir zihniyetin içinde insaf var mı, vicdan var mı, iz'an, ferâset var mı? Bunların bütün sermayesi şahıslara hücum, şahısları kötüleme, karalama, hakaret yağdırmaktan ibaret değil midir? O halde, böylelerinden biz niçin uzak durmayalım? Niçin birlikte hareket edelim? Niçin aynı üslûp ve ifade ile konuşalım? Aşk–ı siyaseti, aşk–ı İslâmiyete tercih etme vartasına düşen böylesi muhakemesizlerle aynı safta bulunmaya, aynı ağızla konuşmaya ne mecburiyetimiz var? Yakışır mı bize?

Kaldı ki, bizlerin Ahrar ve Demokratı eleştirmeye ve bu çizgide bulunan bazı bîçârelere hücûm etmeye Nur'un ölçü ve prensipleri mânidir. Üstad, müsaade etmiyor, izin vermiyor. Velev ki, bazılarının büyük fenâlıkları olsa bile...

İşte, bu mühim noktanın hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak derecedeki delil ve ispatı...

"Suâl: Eskiden beri işitiyoruz ki: 'Bazı Jön Türkler (Ahrarlar) masondurlar, dine zarar ediyorlar.'
"Cevap: İstibdat, kendini ibkà etmek için şu telkinatı vermiştir. Bazı lâübâlilik dahi şu vehme kuvvet veriyor. "...Hüsn–ü zan ediniz. Sû–i zan hem size, hem onlara zarar verir.


"Suâl: Neden su–i zannımız onlara zarar versin?
"Cevap: Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklit ile İslâmiyetin zevâhirini bilirler. Taklit ise, teşkikât ile yırtılır. O halde bazılarına—bâhusus dinde sathî, felsefe ile mütevaggıl olursa—'Dinsiz!' (ya da mason) dediğiniz vakit, ihtimal ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyetten hariçmiş gibi vesveselerle 'Herçi–bâd–âbâd' diyerek, meyûsâne, belki muannidâne İslâmiyete münâfi harekâta başlar.


"İşte, ey bî–insaflar! Gördünüz, nasıl bazı biçarelerin dalâletine sebep oluyorsunuz... Fenâ adama iyisin, iyisin denilse iyileşmesi ve iyi adama fenâsın denildikçe fenâlaşması çok vuku bulmuştur. "...Faraza, bazılarının altında büyük fenâlıkları varsa da, hücûm edilmemek gerektir. "Zira, çok fenalık var ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegàfül edildikçe mahdut ve mahsur kaldığı gibi, sahibi de perde–i hicap ve hayal altında kendisinin ıslâhına çalışır. "Lâkin, vakta ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenalık, fena tevessü eder." (Münâzarât, s. 82)

Demek ki, neymiş? Ahrarlara dinsiz diye hücûm etmek, mason diye damgalamak "bî–insaf"lık imiş, bazı biçarelerin dalâletine sebep olmak imiş ki, Allah muhafaza...

Vâsiyet gibi tavsiye:
Bu noktada bazı okuyucu ve kardeşlerimizin hatırına şöyle bir suâl gelmiş olabilir: Üstad Bediüzzaman'ın "ehvenüşşer" prensibiyle eski Jön Türkler ve Ahrarlar hakkında söyledikleri, acaba 1950'den sonraki Demokratlar ve aynı çizgide siyaset yapanlar için de geçerli midir?

El–cevap: Evet, söz konusu ölçü ve prensipler, 1908'lerde olduğu gibi, 1950'lerde, 1960'larda ve daha sonrası için de aynen geçerlidir.

Zira, Hz. Bediüzzaman, 1960 yılı başlarında, yani vefatından kısa bir süre önce, ilkin Ankara Beyrut Palas'ta şifahî olarak Mehmet Kayalar'a hitaben (şahit: İrfan Haspolat), ardından yazılı sûrette bütün talebelerine hitaben vermiş olduğu "son ders"te, yine aynı Ahrar–Demokrat kulvarında siyaset yapanların hatalarına hücûm edilmemesi, dahası onlara yardım edilmesi gerektiğini şu ibretâmiz sözlerle tavsiye ediyor: "Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim... Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, 'ehvenüşşer' deyip bazı bîçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünkü dahilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risâle–i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; 'ehvenüşşer' olarak bakınız. Daha âzamüşşerden kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara faideniz dokunsun." (Emirdağ Lâhikası ile Tarihçe–i Hayat'a yer alan "son ders"; ayrıca, Beyanât ve Tenvirler, s. 263. YAN, 1998.)

Yıllar yılı kendini "ehven" diye lanse ederek "ehvenüşşer" ölçüsüne karşı gelenlerin, hatta bu düstûrla alay edenlerin, gele gele nihayet "Dindar Atatürkçü" şeklindeki "âzamüşşer" derelerine yuvarlananların hâl–i pür melâlini nazar–ı ibretle müşâhede ediyoruz.

"Dinsiz komünizm" ile "dindar Kemalizm" biri küfür, diğeri nifak olduğu için pek fark etmez; her türlü âzamüşşer tehlikesine karşı, hiç kimse bizden ilgisiz kalmayı, lâkayt durmayı, nemelâzım demeyi beklememelidir.

**
Siyasetin yanlışı ve siyasetçinin yanlışı
M. Ali KAYA
İnsanlar iki şekilde idare edilir. Ya ilimle veya zulümle… İlmi olmayanlar tabii ki zulümle idare ederler. Adalet ancak ilimle sağlanabilir.

Yanlış siyasi çizgi ile, siyasetçinin yanlışını birbirine karıştırmamak gerekir. Yanlış siyasi çizgi ülkeyi felakete götürürken, doğru siyasi çizgideki siyasilerin yanlışları sadece kendilerini bağlar, çizgiye/misyona zarar vermez. Umreye ve hacca götüren ve doğru yolda giden günahkâr bir şoförün şahsi hata ve günahları yola ve yolculara zarar vermez. Şayet yol Moskova’ya götürüyorsa yolcuların iyi niyeti ve şoförün sakallı ve hoca olması devamlı dua etmesinin yolculara bir faydası olmaz. Çünkü yanlış yola girmişler ve yanlış istikamete gitmektedirler.

 İki nevi idare vardır. Biri adalet, ikincisi zulüm… Adalet hürriyet ve demokrasi ile olur, zulüm ise her neviyle istibdadın ürünüdür. Başka alternatif yoktur. İstibdadın her çeşidi şeriata ve dine zıttır. En tehlikeli istibdat ise din adına olandır. Hürriyet ve demokrasi ise istibdada zıt olduğu için şeriat ve adalete dosttur ve bu zamanda adalet ve hürriyet ancak demokrasi ile sosyal ve siyasi hayata hâkim olabilir. Bu nedenle demokrat ve ahrarlar ne kadar hatalı ve günahkâr da olsalar, hatta mason da olsalar şahsî hatalarına ve sözleri ile yaptıklarına bakılmaz.

Bu nedenlerle siyasette yanlış siyasi kulvarda olmak kadar tehlikeli ve ülkeye ve dine zararlı bir şey yoktur. Bediüzzaman bunun için “vatan, kur’an ve İslamiyet namına demokratları” desteklemiştir. Celal Bayar mason olduğu halde seçildiği zaman ona “tebrik telgrafı” çekmiştir. Celal Bayar’ın başında olduğu DP’yi desteklemiştir. Çünkü CHP’nin istibdadından kurtuluş ve şeriatın emrettiği hürriyet ve adalet ancak demokrasi ile sağlanacağını fiilen anlatmıştır.

Siyasetin yanlışı ile siyasetçinin yanlışını birbirinden ayırmıştır…

Bediüzzaman’ın DP’ye ve “Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyen Celal Bayar’a desteği bu sözüne destek vermek ve yanlış icraatlarını onaylamak anlamına gelmez ve ‘Celal Bayar’ın bu sözünü destekliyor’ şeklinde yorumlanamaz.

Aynı şekilde demokrasi ve hürriyetin yerleşmesine çalışan DP’ye Nur Talebelerinin desteği, o partinin yöneticilerinin yanlış sözlerini tasdik etmek ve yanlış icraatlarını desteklemek anlamına gelmez ve bu şekilde yorumlanamaz. Siyasetçilerin yanlışları siyasi çizgilerinin ve misyonlarına zarar vermez. DP’den ayrıldıkları ve yanlış politikalarla DP’ye zarar verdikleri zaman Nur Talebeleri onları ikaz ederek asla destek olmadıkları zaten bilinen bir husustur.

Süleyman Demirel ve Hüsamettin Cindoruk’un yanlışları DP’nin yanlışı olarak yorumlanamaz ve DP’ye destek veren Nur Talebelerinin desteği de onların yanlışlarını onaylamak anlamına gelmez…    

Vesselam!..
 
 
< Önceki   Sonraki >