Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Soru - Cevap arrow Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?
Advertisement
Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir? PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 21 Şubat 2008
Yazı Index
Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?
Sayfa 2
Soru:
Bediüzzaman: diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hizan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir. (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat s. 120) 

İnsanların gücünün yetmediği konularda bir faniden yardım istenirse ve bu da yerine geliyorsa kim Allah (c.c) den bir sey ister ki o zaman?

Bu konudaki ayette: “Darda kalmış kişi dua ettiği za¬man onun yar¬dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü¬nün hâkimleri ya¬pıyor? Allah ile be¬raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu¬nuz?” (Neml, 27:62) deniyor.

Bu gizli sirke girmez mi? Allah, (c.c) peygamber efendimizin (sav) zikrettiği bir hadiste  ölülerin şehitler evliya vs. dünyaya bir daha gönderilmediğini söylüyor hal böyle iken nasıl olurda bir veli fırsatını bulup gelir darda kalmış kişinin sıkıntısını giderir. Buna Allah’ın izni ile diyemeyiz zira bu iftira olur. Allah göndermediğini bildiriyor. Ayrıca Hz. İsa (as) da bu konuda ayette bahsedildiği gibi ahirette bir konuşma yapacak ve aralarında iken ben onları görüp gözetiyordum. Beni öldürdükten sonra yalnız sen onlar üzerinde görüp gözetici oldun” diyecek.  Demek ki bir peygamber dahi öldükten sonra dünyaya geri gönderilmiyor velev ki ruhen de gönderilmiyor. Çünkü Allah (c.c) böyle de demiyor.

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun beri¬sin¬den veliler edinenler "Biz onlara başka  değil sa¬dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz” derler. İşte Allah, onla¬rın aralarında tar¬tışıp dur¬dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du¬ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer, 39:3)

Cevap:
İnsanların gücünün yetmediği hususlarda fani insanlardan ve sebeplerden yardım istemek Allah’ın dünyaya koyduğu bir kuralı ve bir kanunudur. Yüce Allah “Müsebbibü’l-Esbâb”dır. Yani sebepleri yaratan ve onlara tesir veren Allah’tır. Yoksa sebeplerin kendi başlarına bir tesiri yoktur. İman sebeplere sarılmayı reddetmez. Sebeplere sarılmak değil, tesir vermek şirktir. “Dünya daru’l-hikmet, âhiret daru’l-kudrettir.” Yani, Allah dünyada sebeplerle iş görür. Rızkı topraktan, suyu buluttan, meyveyi ağaçtan, eti ve sütü hayvanlardan verdiği gibi, vahyi bile Cebrail (as) ve peygamberler vasıtası ile gönderir. Hikmeti gereği sebepleri araya koyan Allah’tır. Müşrik doğrudan tesiri sebepten bilir, mü’min ise sebeplerin arkasında o sebebe tesir verenin Allah olduğunu bilir ve buna inanır. Sebeplere sarılır ama yaratanın Allah olduğunu bilerek şükrünü, minnetini Allah’a verir ve Allah’tan ister. Allah’ın insanı imtihan sırrı ve hikmeti budur.

Yüce Allah ibadet konusunda, şükür konusunda “Ben Allah’ım, yalnız bana ibadet edin, yalnız bana şükredin” buyururken, diğer hususlarda “Biz Kur’anı inzal ettik” “Biz yaratıyoruz” diye vasıtaları ve sebepleri de nazara verir. Ancak bu aracıların ve vasıtaların Kur’anı indirmede ve varlıkları yaratmada tesirinin olmadığını, sadece bir aracı olduğunu ifade eder. Ve Allah hayra sebep olan aracıları mükâfatlandırır, şerre sebep olan ve tesiri sebeplere veren ile sebeplere değer vererek yaratanı inkâr edeni de cezalandırır. Yoksa nasıl imtihan olurdu?

Allah rızkı sebeplerden verdiği gibi, imanı ve hidayeti de melekler, peygamberler, âlimler ve veliler vasıtası ile verir. Mü’min rızık için sebeplere değer verir ve onların arkasında Allah’ın rahmetini, rezzakiyetini ve yaratıcılığını görerek şükrünü minnetini ve ibadetini yalnız Allah’a yapar. Aynı şekilde hidayeti Allah’tan bilir ama bunun sebepleri olan peygamberlere, âlimlere ve Allah’ın sevgili kullarına da değer verir. Onlara da teşekkür eder. Peygamberimiz (sav) “Kullara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez” buyurmuşlardır. Çünkü Allah hidayet nimetini o peygamber, o âlim ve o sevgili kul vasıtası ile bize ulaştırmıştır. Allah o vasıtalara değer vermiştir. Onların diğer varlıklara olan üstünlüğünü öyle sağlamıştır. Allah’ın seçtiği ve değer vererek üstün kıldığı şeyleri ve vasıtaları bir kul olarak biz nasıl inkâr ederek Allah’ın bu nimetlerini kabul etmeyiz? Bu da bir inkâr ve nankörlük, Allah’a isyan değil midir? Bunun için Allah sebeplere sarılmadan oturup Allah’ım bana ekmek ver diyene öfkelenir. Ceza olarak da aç bırakır ve perişan eder. Çalışana da dilediği kadar rızık verir. Aynı şekilde Allah “Peygambere itaat eden bana itaat etmiştir.” “Cebrail’i inkâr eden beni inkâr etmiş olur” dediği gibi, hadis-i kutside “Kim Allah’ın velisi ve dostu olan bir evliyaya düşmanlık ederse Allah’a isyan bayrağını açmış ve harp ilan etmiş olur” buyurur. Çünkü onlar hidayet kandilleridirler. Allah ışığı kandilden verdiği gibi, hidayeti ve ilmi de veliden ve âlimden verir. Kandili reddeden ışıktan mahrum kaldığı gibi, âlimi ve veliyi reddeden de hidayetten ve ilimden mahrum kalır. Allah’ın velileri de âlimlerdir. Onların gayretlerinden ve ilmi kendisinden talep etmelerinden dolayı Allah ilmi onlara verir, onlar da diğer insanlara dağıtırlar. Tıpkı tüccar çalışarak malı toplar ve sonra kendisinden mal isteyenlere belli bir ücret karşılığı dağıtır. Burada malı da ilmi de veren Allah’tır. Ama vasıtalarla, aracılarla ve sebeplerle talep edenlere verir.

İnsanın Allah’a yakınlığı mekân ve zaman itibarıla değil, keyfiyetsiz olarak iman ve ilim ile kurbiyet-i ilâhiyi ruhunda ve kalbinde hissetmesi ölçüsündedir. Bu da ilmin ve imanın eksik olması ve artması ile artar ve azalır. Mü’minin Allah’a yakınlığı mekân itibarıla değil imanı iledir. Bu yakınlık ibadet ile de artmaya devam eder. Allah korkusu ve sevgisi ölçüsünde de inkişaf eder. Kâfirin de Allah’a uzaklığı imansızlığı ve isyanı ölçüsündedir. Yoksa zaman ve mekânda mü’min ile kâfir beraberdirler. Tıpkı bir insanın padişaha yakınlığı ve uzaklığı gibi. Şimdi padişahın veziri ile düşmanı aynı mekânı paylaşsalar bile vezirin, valinin veya ordu komutanının padişaha yakınlığı bir değildir. Padişah vezirinin, valisinin ricasını kabul eder ve istediğini verirken. Padişah düşmanının hiçbir arzusunu yerine getirmez, değil mi? Doğrudan padişaha ulaşamayan padişahın raiyetinden birisinin veziri aracı yaparak padişahtan bir talepte bulunması yanlış bir şey midir? Bilakis çok muhtaç olan o raiyet için gereklidir ve padişahın da padişahlığının gereğidir. Yoksa araya mertebeleri neden koymuştur. İnsanın Allah ile olan münasebetlerinde de bu hususlar söz konusudur. Nitekim sahabeler peygamberimize gelerek kendileri için Allah’a dua etmelerini istemişlerdir. Peygamberimiz de onların ricasını kırmamış ve “siz kendiniz Allah’tan isteyin bana dua için gelmeyin” dememiştir ve onlar için dua etmiş ve Allah da dualarını kabul etmiştir. Öyle değil mi? İşte bu peygamberin şefaatidir.

 
< Önceki   Sonraki >