Yazılarım
Soru - Cevap
Vacibu'l-Vücut ve Mümkünü'l-Vücut Ne Demektir? | Vacibu'l-Vücut ve Mümkünü'l-Vücut Ne Demektir? |
|
|
|
| Pazartesi, 11 Şubat 2008 | |
|
Sual:
Mümkünü’l-Vücuda Cenâb-ı Allah’ın isimlerinin bir gölgesidir; yani Hemeost (Her şey o) değil, Hemeezost (Her şey ondandır) dur. Yani Vacibu’l-Vücut bir deniz gibi düşünülürse imkânın ve mümkünün vücudunu köpük gibi veya Vacibu’l-vücudu güneş gibi düşünürsek mümkünün vücudunu ışık gibi düşünebilir miyiz? Çünkü üstada göre mümkünâtın tek başına bağımsız vücutları yoktur. Vacibin vücudundan yapılmış ve vücud-u hârici giydirilmiştir. Sanki mümkünâtın vücudu vacibin bir parçası gibidir. Bu konuya açıklık getirir misiniz? Cevap: Peygamberimizin (sav) tebliğ ettiği dinin kaynağı vahy-i semavi ile gelen Kur’an-ı Kerimdir. Kur’anın anlaşılması peygamberimizin (sav) tatbikatı ve sahabelerin peygamberimizden (sav) öğrendikleri şekli iledir. Hakikat mesleği, Cadde-i Kübra ve Rıza-ı İlâhi Allah’ın Kur’anda övdüğü Sahabe, Tabiin ve Eimme-i Ehl-i Beyt’in imamlarının takip ettiği yoldur. Onlar ise “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olup prensipleri “Hakâiku’l-Eşya-i Sabitetün” (Eşyanın hakikatı vardır ve sabittir) hakikatidir. Akaid kitaplarının başına bu düsturu koymuşlardır. Bu prensibin anlamı Bediüzzaman’ın izahı ile şöyledir: “Cenab-ı Hakkın bütün esması ile hakiki bir surette tecelliyatı var. Bütün eşyanın O’nun icadıyla bir vücûd-u ârizîsi vardır. Ve o vücud çendan Vâcibu’l-vücuda nispeten gayet zaif ve kararsız bir zıll, bir gölgedir; fakat hayal değil, vehim değildir. Cenâb-ı Hak, Hallâk ismiyle vücut veriyor ve o vücûdu idame ediyor.” Muhiddin-i Arabî ve takipçilerinin keşfettiği ve izah ettiği “Vahdetu’l-Vücud” Tevhit mertebelerinden nâkıs bir mertebedir. Tevhidin hakikati değildir. Şimdi burada kapalı olan husus “Tecelli” “Tezâhür” ve “Temessül” meselesinin anlaşılmamasıdır. Tecelli dünyada temessül ahirette olacaktır. Tecelli hikmetin temessül kudretin esma-i ilâhi ile tezahürüdür. 28. Sözde “Cennetin esma-i ilâhinin temessülü” olduğu beyan edilir. Temessül aynada görüntüdür. Görüntü zatın bir parçası değildir. Tecelli, tezahür ve temessül zatın ne parçasıdır, ne aynısıdır. Bunları zatın parçası olarak düşünmek insanı yanıltır. Vahdetu’l-vücutçuların yanıldıkları husus budur. Bu meslek ifrata gitse panteizme yol açar. Yani “Her şey O’dur” mesleği ortaya çıkar. Bu tabiatçılıktır. Hakikat ise “Her şey Ondandır” yani Allah’ın yaratması ve icadı ile vücutları vardır. İcat ve vücut ve o vücudun levazımatı hepsi Allah’ın takdiri, halkı ve icadı iledir. Halk ve icad ise esmanın tecellisi ile olur. Esmanın tecellisi ile eşya yoktan yaratılır. Cenab-ı Hak “Leyse Ke-mislihi şey’ün”dür. Hiçbir şeye benzemez. Mevcudatla alakası yaratma noktasındadır. Görünen eşya Allah’ın eserleridir. Eser ise ustasına işaret ve delalet eder ama asla ustaya benzemez ve ustanın bir parçası değildir. Mesela bir mektup o mektubu yazanın eseridir ve ilminin mektup suretinde tecellisidir. Ama ne yazarın bir parçasıdır ve ne de ilmidir. Yazarın hayatına, ilmine, sanatına ve mektupta ifadesini bulan şeylere delâlet eder ve o zatın elinden ve kaleminden çıkmıştır. O kadar. Soru içindeki ifadeler bu açıdan yanlıştır. Vacibu’l-vücudu deniz gibi, varlığı da denizin meydana getirdiği köpük gibi düşünemeyiz. Bu yine tabiatçı panteizmdir. Yine vacibu’l-vücut güneş ve varlık onun ışığı gibi değildir. Işık ile güneş arasında yine kendinden olma özelliği vardır. Bu da tabiatçı panteizmdir. Hıristiyanların Hz. İsa (as) konusunda yanıldıkları husus budur. Onlar ruhu Allah’ın parçası ve Hz. İsa’ya intikal eden Allah’ın bir cüz’ü gibi telakki ederek şirke ve tabiata saplanmışlardır. Hâlbuki Hz. İsa (as) Allah’ın kulu ve yoktan yarattığı bir mucizesidir. Tüm varlıklar gibi. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|